"SAÇIM!!!" Saçımın acısıyla kocaman bir çığlık kopardım. Sanki miting yapacaktım birazdan, bütün ilçenin duyurularını yapacak kadar yüksek çıkmıştı sesim.
Saç köklerimdeki acının şiddeti gittikçe arttığında, arkama bakmaya çalıştım ve kimin ölüm fermanını imzaladığını görmeye çalıştım. Ancak o kişinin hiç beklemediğim bir kişi olduğunu gördüğümde ise gözlerim şaşkınlıkla büyüdü.
"Asu!" Atalay beni Beyza'nın elinden almaya çalıştığında, Beyza saçımla birlikte geriye kaçtı. Gerçekten saçımla kaçmıştı. Eğer onunla birlikte ayaklarımı götürmesem kafam kel kalacaktı.
Beyza. Dedikoducu Beyza, saçımdan tutup beni sürüklemeye çalışıyordu. Maral'ın biricik kankisi, ama Maral değil. Sonuçta kankiler de birbirleri için belli başlı şeyler yapabilirlerdi ama...
Bu kadarı da fazla olurdu, değil mi?
"Sen söyledin, değil mi? Tarık'a onu sevdiğimi sen söyledin!?" Yanımıza yaklaşan herkesi içinden çıkardığı cadının çığlıklarıyla uzak tutuyordu. Saçımdan tutup beni etrafta çevirirken kocaman gözlerle olanları izleyen Sinan'ı gördüm. Yaklaşmaya çalışıyordu çalışmasına da, Beyza fırsat bırakmıyordu ki. Birkaç kişi araya girmeye çalıştığında, sınıfın ortasında benimle birlikte başka tarafa kaçtı. Sanki korku filmlerindeki çarpılmış insanlar gibiydi. Kafayı yemişti manyak.
"N...ne diyorsun sen be! Tarık kim?" Valla Tarık'ın t'sini tanısam belki sırrını söylediğim için bana saldırmasına minicik bir hak verebilirdim ama... Ben Tarık kim onu bile bilmiyordum ki.
"Sevgilinin arkadaşı. Sevgilinin sürekli yanında gezen, kıvırcık kafalı olan arkadaşı." Kıvırcık kafalı olan mı? Atalayın arkadaşlarını düşünmeye çalıştım. Sabah imayla ona gülenleri gözden geçirdim. Bu sırada Beyza saçlarımı biraz daha sıktığında geriye doğru ona tekme atmaya çalıştım ancak tekmemden kaçtı. İdmanlıydı belli. Kesin bütün mahalle kavgalarında başı çekiyordu varoş.
Atalay'ın "Tarık mı?" dediğini duydum. Ardından koşarak sınıftan çıktı. Al sana sevgili. Gördün mü, hemen kaçtı gitti, bıraktı seni.
Koridorda hocaların sesini duyduğumda rahatlıyordum ki bir şey oldu. Sınıfın kapısı sertçe kapandı. Ardından kilitlenme sesini duydum. Eğilmiş kafamın izin verdiği kadar sınıftakilere baktım. Herkes şok olmuş bir şekilde kapıya bakıyordu. Kim yapmıştı bunu? Kapıyı kilitleyen kimdi?
"Maral ne yapıyorsun!" Bu sinirli ses Sinan'ındı. Demek bunu yapan kahpe, o Maral'dan başkası değildi. Bana iftira atan da budur kesin. Beyza beni dövsün diye kendince bir şeyler uydurmuştur pislik.
Ulan Maral... Beyza'dan önce seni yakalayacağım kızım. Kısasta hayat vardır. Senin o bebek sarısı saçlarını tek tek cımbızla çekeceğim, bak gör sen.
Kapının kolu dışarıdan oynatılıyordu ancak açılmadı. Sınıftakilerin açması için kapıya vurdular. Ancak Maral kapının önüne geçmişti, kimsenin yaklaşmasına izin vermiyordu. Ulan şu sınıfta bir tane erkek yok muydu? Küçücük kız size ne yapacak kaldırın şunu yerinden be! Anahtarı da kapının ağzında bıraktığı için dışarıdan açılmıyordu.
"İzin verisen Tarık'ın kim olduğunu düşüneceğim. Sıkma şu kafamı hücrelerimi öldürdün hatırlayamıyorum!"
"Yaptın işte, yaptın!" Bağıran sesi ağlamaklıydı. "Rezil ettin beni."
"Kız hoşlanıyorsan hoşlanıyorsun, hoşlanmak neden rezillik olsun?"
"Dalga geçti benimle. Ezik dedi bana." Artık gerçekten ağlıyordu. Bir yandan saçımı çekiyor, bir yandan salya sümük ağlıyor, bir yandan da bağırıyordu. Gerçek manada delirmişti.
Tarık, her kimse artık. Onu da bulduğum yerde...
"Ben kimseye öyle bir şey söylemedim Beyza. Hem ben nereden bileceğim be senin Tarık denen çocuğu sevdiğini? Alnında yazmıyor ya!"
Burnunu çekti. "Maral, Sinan'a söylemiş. Sinan'da sana." Maral, şu kızın elinden kurtulayım bak ben seni nasıl elime alıyorum...
Sinan "Maral!" diye gürlediğinde Beyza'nın dikkati dağılmış olacak ki saçlarımdaki eli az da olsa gevşedi. Bu boşluktan faydalanıp hemen tırnaklarımı neresine gelirse orasına salladım. Ki bu da yüzü olmuştu. Çığlık çığlığa saçlarımı bıraktığında bu sefer sıra bendeydi. Onu at kuyruğundan yakaladığım gibi etrafımda bir tur döndürdüm ve Maral'a doğru fırlattım. Beyza onu döndürmemin şiddetiyle kapının dibinde dikilen Maral'ın üstüne düştü ve onu adeta ezdi. Beyza, Maral'a göre daha kiloluydu. Bu yüzden Maral'ı sinek gibi yere yapıştırmıştım. Bir taşla iki kuş vurmuştum.
İkisinden de intikamımı aynı anda almıştım.
İşimi bitirmiş bir şekilde ellerimi birbirine çarpıp temizledim. Çok sinirlenmiştim, daha çok şey yapardım yapmasına ama, Beyza'ya da üzülmüştüm biraz. Hem arkadaş kazığı yemiş, hem de acı bir şekilde reddedilmişti. Maral'a gelince... Ona başka bir şey yapmama gerek kalmamıştı çünkü birkaç hafta üstüne düşen Beyza sayesinde vücudundaki çürüklerle uğraşacaktı. Onların acısının ona beni unutturacağını umdum. Böylece Atalay için deli deli şeyler yapmak yerine kendini iyileşmeye verirdi.
Saç diplerimdeki acıyı yoğun bir şekilde hissediyordum hala. Herkesin kafamla zoru vardı resmen. Sürekli hedef alınan yer kafamdı. Hayır zekamı kıskanıyor olabilir ama, ona bu şekilde sahip olamayacaklarını da bilmeleri gerekirdi. Onlar kafama daldıkça kanım beynime daha hızlı akıyordu bence. Böylece zekam da gitgide daha da gelişiyordu.
Yaptığım şeyin endişesi vücuduma yavaş yavaş yayıldı. Ceza alır mıydım? Ama önce bana saldıran oydu. Gidip kızı asıl dayağı yemesi gereken kızın üstüne fırlatıp ikisini de yere yapıştırdıysam ne olmuş yani? Biri hamburgerin ekmeği, diğeri de arada kalan köftesi olmuştu sadece.
Az önce saçım başım yolunurken bana yardım etmeye kimsenin cesaret edemeyen herkes konu Maral olunca Beyza'yı üstünden kaldırdılar. Sırf sarışın olduğu için benden bir sıfır öndeydi.
Beyza'yı, Maral'ın üstünden kaldırdıklarında Sinan kendine geldi. "Maral!" diyerek ona koştu. Aman, yediler sevgilini koş hemen, al kollarının arasına. Öfkeyle gözlerimi devirdim ve akıllı tahtanın yansımasından kendime baktım. Saçlarım pişmaniyeye dönmüştü resmen, savaştan çıktığım belliydi.
"Dümdüz duran saçlarımı bile nasıl böyle yapmayı becerdi bu götelek?" Sinirim hala geçmemişti. Bir süre ikisi de gözüme görünmemeliydi
Kapıya dışarıdan sertçe vurulduğunda en sonunda sınıftaki çocuklardan biri kilidi çevirdi ve anahtarı kapının ağzından çıkardı sağ olsun.
"Ne oluyor bir saattir burada? Niye açmıyorsunuz çocuğum kapıyı!" Kapıdaki öğretmen kalabalığının en başında bize şimdi dersi olan Mehmet Hoca vardı. Sinirliydi. Sinan'ın yerden kaldırmaya çakıştığı ezilmiş Maral'a baktı. Hayret, midesi boğazından çıkmamıştı. O zaman çok da bir şey olmamıştır.
Öğretmen kalabalığının arkasında hocaları geçen boyuyla gözlerini rahatça bizim sınıfta gezdiren Atalay'ı gördüm. İfadesi endişeliydi. Onun yanında da Atalay'dan biraz daha kısa, hafif kıvırcık saçları olan bir çocuk vardı. Sabah gördüğüm çocuklardan biri değildi bu.
Gözlerimi kısarak Tarık denilen biti hedef aldım. Atalay en sonunda gördü beni. Ve nereye baktığımı gördüğünde yanındaki çocuğun kulağına bir şey fısıldadı. Çocuğun gözleri büyüdü. Tedirgin bir şekilde kafasını çevirip ona baktığımda işi bitmişti zaten, çıkışta onu yakaladıktan sonra gösterecektim gününü.
Ulan Tarık... Senin yüzünden dayak yedim be bugün ben, saçım başım yolundu, ben de seni yolmaz mıyım şimdi?
Sinan Maral'ı yerden kaldırdıktan sonra sıralarına götürmüştü. Sinan duvar tarafında, o da yanında oturuyordu. Maral'ın omuzlarında Sinan'ın montu vardı. Sinan ona bir şeyler söylerken Maral kafasını eğmiş ağlıyor, bir yandan da onu onaylayarak kafasını sallıyordu. Yüz ifadesine bakılsa hiç suçlu demezdiniz, aksine mağdur olan sanardınız bu kızı. Tam bir tiyatrocuydu.
Sinan ona son bir şey daha söyledi ve sıradan kalktı. Maral, Sinan'ın geçmesi için ayağa kalktığında Sinan'la göz göze geldik. Ona yüzümden ne düşündüğüm seçilmeyecek şekilde bakıyordum. Yani, öyle baktığımı umuyordum, inşallah öyle bakıyorumdur yoksa...
Mehmet Hoca ve kapının ağzında birikmiş diğer öğretmenler, diğer sınıflardan merakla koridora çıkmış öğrenci kalabalığını dağıtmaya çalışıyordu. Atalay'ın da bu kalabalıkla geriye geriye ittirildiğini gördüm. Giderken hala bana bakıyordu.
Sinan karşıma geçti. "İyi misin?" Bak bakalım, sence iyi miyim? Ne halde olduğumu saçlarımdan ve kıpkırmızı olmuş yüzümden anlayabilirsin bence.
"Sence iyi miyim?" dedim soğuk bir sesle. "Oradan iyi gibi görünüyor muyum?" Gözlerini yerde gezdirirken çenesini sıvazladı.
"Kusura bakma. Bir yanlış anlaşılma olmuş sanırım-"
"Bu yanlış anlaşılma falan değil!" diye kestim sözünü. Omzunun üstünden hala sırada otururken timsah gözyaşları döken sevgilisini işaret ettim parmağımla.
"Onun suçu! Ben bugün senin o pislik sevgilinin iftiraları yüzünden buna maruz kaldım!"
"Asu!" Yükselen sesi araya girdi. "Laflarına dikkat et." dedi keskince.
Karşımda duran kişi kimdi? Bu benim tanıdığım Sinan olamazdı. Daha bir ay öncesine kadar en yakınım olan kişi bana böyle davranmazdı.
Şaşkınlıkla ona bakakaldığım sırada yanımda birinin varlığını hissettim. Kafamı kaldırıp yanımdaki kişiye baktım. Atalay'dı. Ve öfkeli bakışlarıyla hedef aldığı kişi Sinan'dan başkası değildi. Sınıfa nasıl girmişti? Hocalar hala öğrencileri dağıtırken o içeri nasıl girmişti?
"Asıl sen laflarına dikkat et. Onunla böyle konuşamazsın."
Sinan bakışlarını Atalay'a çevirdi. "Sen karışma."
Atalay öne doğru bir adım attı ve önüme geçip Sinan'ın karşısına geçti. İkisi de çok uzundu, iki dev karşı karşıya duruyordu sanki.
"Ne yapacaksın?" Sesi tehditkardı. Sinan'la dip dibelerdi.
"Karışırsam ne yaparsın?" Sinan'ın öfkeyle yutkunduğunu gördüm.
Yalnızca "Karışma." dedi bir kez daha.
"Karışmamamı istiyorsan," dedi Atalay. "Ona göre davran."
Sinan yükselerek "Sana mı soracağım lan nasıl davranacağımı?" diye sorduğunda kötü bir şey olacak korkusuyla ikisinin arasına girmeye çalıştım. Ancak Atalay elini omzuma koydu ve araya girmeme izin vermedi.
Sinan dişlerini sıkarak Atalay'a bakmaya devam ederken Mehmet Hoca ne olduğunu gördü ve dikkatini kapının yanındaki duvara yaslanmış hala oturan Beyza'dan bize yöneltti. Kızı nasıl fırlattıysam hala kendine gelememişti anlaşılan.
Sinan ve Atalay, Mehmet Hoca'nın gür sesiyle bakışmayı kesti. "Gençler! Ayrılın hemen, bir de sizinle uğraşamam. Atalay," dedi ardından. "Senin de bu sınıfta işin yok oğlum, hemen sınıfına."
Atalay yutkundu. Ardından belli belirsiz kafasını salladı. Gitmeden önce bana baktı ve "Dikkat et." dedi.
Kafamı salladım. "Sen de."
Tebessüm etti ve gitmeden önce gözümün önüne gelen pişmaniyeden bozma olmuş tutamları kulağımın arkasına sıkıştırdı.
"Asu ve Maral," dedi Mehmet Hoca ciddi bir sesle. "Siz de hemen müdürün odasına gidiyorsunuz. Beyza da kendine geldiğinde size katılacak."
Gözlerim kocaman olmuş bir şekilde Mehmet Hoca'ya bakakaldığımda başıma geleceklerin fragmanı sanki gözümün önünden şerit gibi geçmişti.
Ben gerçekten bitmiştim.
🦋
"Bir şey olmayacak, sakin ol." Atalay ben suyu içtikten sonra şişeyi elimden aldı. Mehmet Hoca müdürün yanına gideceğimizi Atalay sınıftan çıkmadan önce söylemişti. Bu yüzden Atalay tekrar derse girmemişti. Şimdi de müdürün kapısındaydık. Uyuz Maral'da Sinan'la birlikte merdivenin köşesinde bekliyordu. Onları elimden geldiğince yok sayıyordum.
İçeri girecektik girmesine de, müdür yardımcılarından biri dolu olduğunu ve beklememiz gerektiğini söylemişti. Hem korkudan, hem de içerisi dolu olduğundan giremiyordum işte.
Müdürün kapısı aceleyle açıldığında içeriden bir çocuk adeta uçarcasına merdivenleri indi. Bu... o çocuktu. Bir elin parmağını geçmeyen yakışıklılar... Heh, işte buydu! Ara sıra okulun bahçesinde gördüğüm gizemli yakışıklıydı.
Koşa koşa bir yere gitmişti. Kafamı içeri uzattığımda müdürün odasının öğrencilerle birkaç öğretmenle dolu olduğunu gördüm. Ve yerde de...
Yerde biri yatıyordu!
Panikle Atalay'ı sweatshirt'ünden çekip içeriyi işaret ettim. O da baktığım yere döndü. Gözlerimi kısıp yerde kimin yattığını görmeye çalıştım. Bir dakika. Ben bu kızı tanıyordum.
Bu, denemelerde yarıştığım o kızdı. Mercan. Onunla ilgili bir şey düşüneli daha ne kadar olmuştu da karşıma çıkmıştı? Bir de bayılmıştı. Neden bayılmıştı acaba? Açlıktan falan mıydı?
E bu oda niye bu kadar doluydu peki? Maşallah neredeyse bütün bir sınıf müdürün odasında dizilmişti. Ama müdür odada yoktu, koltuğu boştu; sadece öğretmenler ve öğrenciler vardı. Bugün bizim sınıftan başka bir sınıfta da mı vukuat olmuştu yani?
Ya o koca kalabalık sadece senin için toplanmadıysa Asu? diyen iç sesim belirdi. Farkına vardığım şeyle gözlerim büyüdü. Yani evet, saçım yolunmuştu da bütün okulu ayağa kaldırabilmiş miydim? Bizim sınıfın kapısı açıldığında tüm koridor doluydu, ancak tüm kalabalık bizim sınıfın önünde sıkışmamıştı.
"Oha." Atalay olanları izlerken bana döndü.
"Ne oldu?"
"Bu o kız." dedim gözlerimi önümdeki manzaradan ayırmadan.
"Hangi kız?"
"Denemelerde beni geçen kız." Ne söylediğimi fark ettiğimde kendime geldim. "Yani geçen değil de... Böyle ara sıra birkaç soru fazla yapıyor benden sonra hop, bir bakıyorum birincilik gitmiş. Öyle bir şeyler yani." diye geveledim.
"Sen denemelerde birinciliğe mi yarışıyorsun?" dedi şaşkınlıkla. Olayları izleyen gözlerim kısılmış bir şekilde ona döndü.
"Sen beni ne sanıyordun?" Havalı bir şekilde tek gözümü kırptım. "Ben sana ne kadar akıllı bir kız olduğumdan bahsetmemiş miydim?" Hafifçe güldü ve kafasını salladı.
"Demiştin demesine de, çok da inanamamıştım." Kaşlarım şaşkınlıkla havalandı.
"Adama bak ya... Zeki olduğumuza inanmıyor bir de. Ulan ben seni cebimden çıkarırım cebimden. Söyle bakayım kaç aldın fizikten? Ben 85 aldım, dersten nefret etmeme rağmen bu notu aldım ben sen ne diyorsun-" Sözüm kesildi.
"95." Ona bakakaldım.
"N-n..." Konuşamıyordum, dilim boğazıma yapışmıştı şaşkınlıktan.
Şaşırınca dilin boğazına yapışmaz Asu, dilini yutarsın.
"Ne?" Rahat bir tavırla omuzlarını silkti.
"Son sınavı kastetmiyor muydun? Fizik sınavından 95 aldım işte." Bakışları gitgide muzipleşti. Kendimden ödün vermemek için omuzlarımı dikleştirdim.
"Zaten zeka notlarla ölçülebilen bir şey değildi. Bunu hatırlattığın iyi oldu." Atalay sesli bir şekilde gülecekti ki karşımızda canıyla cebelleşen yerde üç metre uzanan biri olduğunu fark ettiğinde sesini kesti. Empati yeteneği sıfır olan mendebur seni... Kız kim bilir ne yaşadı da bu hale geldi, sen hala gül.
Boğazını temizledi. "Güldürme beni Asu." Burnumu kırıştırdım.
"Ben mi seni güldürüyorum? Ben seni güldürmek için hiçbir şey yapmıyorum Atalay, sadece gerçekleri söylüyorum." Dudakları yeniden kıvrılıyordu ki onları birbirine bastırdı ve kendini tuttu.
Aldığı nota da sınav kağıdını incelemeden hayatta inanamazdım. O sınav çok zordu, bizim sınıfta sadece üç kişi geçer not almıştı. Bu mendebur kesin 05 almıştır, onu bana 95 diye yutturmaya çalışıyordur.
En fazla alabileceğini söylüyorum. Rakamları ters çevirmiştir 56'yı 95 olarak söylemiştir. Gerçekleşebilecek en büyük ihtimal buydu.
Neyse, bu mendeburun notlarını düşünmekten daha önemli bir meselem vardı. O da alacağım cezaydı. Şu anda müdürün odasında yaşanan şey, insanların başına daha kötü şeylerin de gelebildiğini gösteriyordu bana. Ama istemsizce yine stres oluyordum. Sağlık her şeyden daha önemli Asu, diyen iç sesimi duyuyor ancak hızlanan kalp atışlarıma bir türlü çözüm bulamıyordum. Alırsam ilk defa ceza alacaktım. Ve bu kim bilir sicilime nasıl işleyecekti? Peki bu, ileride yapacağım mesleği etkiler miydi?
Ama bu haksızlıktı! Ben bir şey yapmamıştım ki. Ben sadece kendimi savunmuştum. Saçımı başımı yolan kıza da yeni nesil anneler gibi, "Hayır Beyza, bu yaptığın çok ayıp, cıs." deyip parmak mı sallayacaktım yani?
Önümüzdeki manzaradaki panik hali yavaş yavaş sönmeye başlamıştı çünkü Mercan uyanmıştı. Öğretmenlerden biri ona kolonya koklatmış, kız yüzünü ekşitip uyanmıştı. Bayat kolonya falan mı koklatmışlardı acaba?
Yerden kalkmaya çalıştı ama başındaki hoca izin vermedi. Birkaç dakikanın ardından müdür yardımcıları ve birkaç kişi asansörden indi ve koşarak müdürün odasına girdi. Arkada kalan memurlardan biri Atalay'la beni uzaklaşmamız için hafifçe ittiğinde kaşlarımı çatarak ona baktım. Kendisi önümüze geçip her şeyi Meraklı Melahat gibi izlerken bizi itiyordu bir de.
Kapıdan uzaklaşırken, "Sanki keyfimden burada bekliyorum." diye ağzımın içinde mırıldandım. Atalay destek çıkarcasına kolunu omzuma koydu.
"Aldırma." dedi sakin bir sesle. "Sen kendine odaklan asıl." Haklıydı. Millete ne olduğunu değil bana ne olacağını düşünmem gerekiyordu. Ama istemsizce aklım kıza da gidiyordu. Şimdi iyi miydi acaba? Empati yapınca üzülüyordum haline. Bir de bütün okul meraklanmıştı, bu olay da o itiraf sayfasına düşerdi kesin.
Peki sen de düşersen Asu?
İçime korkuyla bir nefes çektim. Eğer biri öyle bir şey yaparsa...
Yere dalan bakışlarımı yanımda duran Atalay'a çevirdim. "Atalay?" İsmi ağzımdan korkuyla çıkmıştı.
"Ya ben de o itiraf sayfasına düşersem?" Atalay'ın bakışlarında saklamayı beceremediği bir endişe belirdi.
Kafasını iki yana salladı. "Olmaz öyle şey."
"Ya olursa?" İtiraf sayfasının sahibi kimdi, kimse bilmiyordu. Bu yüzden okulda olan her şey her an oraya düşebilirdi.
"Yapamaz." dedi keskince. "Ne yapar eder, onu bulurum." Kaşlarım şaşkınlıkla havalandı.
Yüzümdeki ifadeden olsa gerek hafifçe güldü ve mahvolmuş saçlarımı avuçlarıyla dizginlemeye çalıştı. "Şu saçını başını da bir düzelt, ne o Tarzan'ın şeyi gibi duruyorsun?"
"Ya!" Ne yaptığını anladığımda daha çok güldü ama neyse ki sessiz sessiz gülüyordu.
"Ama ciddiyim Asu. Gerçekten saçın çok kötü duruyor. Müdürün karşısına çıkacaksın, düzeltmen lazım."
"Düzeltebilsem düzelteceğim, değil mi? Düzelmiyor ama. Nasıl yolduysa saçımı..." Ellerimin içini saçlarıma bastırıp düzleştirmeye çalıştım.
Atalay hala halime gülüyordu. Çok mantıklı bir şey söyleyerek, "Topuz yap bari." dedi. Haklıydı, topuz bu saçları biraz daha dizginleyebilirdi.
Ama tokam... Yanımda toka yoktu ki, çantamda kalmıştı. Çantam da sınıftaydı ve sınıfa geri dönersem Mehmet Hoca kesin kızardı.
Dur bir dakika...
Geçen gün sınıfa girene kadar dalgalı olsun diye ördüğüm saçlarımdaki tokaları kızlar tuvaletinde çözmüştüm. O arada da tokaları eteğimin cebine sıkıştırmıştım. Bir ihtimal hala cebimde olabilirler miydi?
Ellerimi eteğimin cebine attım ve iki lastik toka bulduğumda rahatlamış bir nefes verdim. Basbayağı kalın lastik saç tokalarındandı. Hemen bir tanesiyle saçlarımı tepemde sıkı bir topuz yaptım.
"Oldu mu?" Atalay'a gösterdim. Baş parmağını kaldırarak onayladı.
"Öncekinden daha iyi." derken hala sırıtıyordu. Gözlerimi devirdim.
Gözlerimi boş boş koridorda gezdirirken hala merdivenin kenarında oturan pislik Maral'la göz göze geldim. Sinan'da karşıdaki manzara umrunda olmayan bir şekilde Maral'a bir şeyler söylüyordu. Şunlardaki rahatlığa bak. Karşıda kız bayılmış, bunlar hala vıdı vıdı konuşuyor.
Az önce sen de konuşuyordun Asu.
Ama ben çok üzülmüştüm Mercan'a. Hem belki yardım isterler diye kapının kenarında bekliyordum ama adamlardan biri geldi, beni itti. İstenmediğim yerde başka ne yapacaktım? Mecbur kenara çekildim, vakit geçsin diye de birazcık Atalay'la konuştum yani.
Ama onlar... Onlar bir kez bile yerlerinden kalkmaya tenezzül bile etmemişlerdi.
Niye bize bakıyordu hala bu kız? Git yanında sana bir şeyler anlatan çocuğu dinle, bizden uzak dur.
Elimde kalan diğer lastikle oynarken aklıma gelen şey, kafamı kaldırıp Atalay'a bakmama sebep oldu. Bakışlarıma cevabı gecikmedi.
"Kolunu uzat." Kaşları çatıldı.
"Niye?" Her şeyi sorgulamasa olmazdı zaten.
"Kolun lazım bana." Manyak korktu tabi.
"Ne yapacaksın kolumu Asu?" Sabırsızlıkla ofladım ve kolunu kendime çektim.
"Bir kere dediğimi yapsan şaşarım zaten Atalay." Sweatshirt'ünün kolunu sıyırdığımda kolunu geri çekmeye çalıştı ancak izin vermedim.
"Rahat dur ya, kötü bir şey yapmayacağım."
"Sakın ısırayım deme Asu, bak geçen ay ısırdığın yer nasıl ısırdıysan daha yeni iyileşti zaten." dedi korkuyla. Gülesim geldi ama kendimi tuttum.
"Isırmayacağım söz." Ardından lastik tokayı bileğine geçirdim ve kolunu serbest bıraktım.
"Al, acıdı mı canın?" Kolunu kaldırdı ve bileğindeki tokaya anlamsız bakışlar attı.
"Bu ne?" diye sordu. Ne olduğunu iyice anlaması için bileğine taktığım lastiği geriye doğru çektim ve hızlıca bıraktım. Canını acıttığım için sızlandı.
"Toka işte."
"Niye taktın bunu peki?"
"Arada saçlarını toplarsın diye Atalay." Resmen söylediğim şeyi ciddiye aldı. Saçları toplanacak kadar uzun olmadığı için de kaşları çatıldı.
"Benim saçlar toplanmaz ki bununla." dediğinde ciddi misin bakışlarımı attım ona.
"Atalay. Dalga geçiyorum neden ciddiye alıyorsun? Bu tokayı bileğine taktım çünkü," Merakla devam etmemi bekledi.
"Çünkü ne?"
"Çünkü bir ay benimsin." İfadesinden tek bir saniye bile kaçırmak istemeyerek onu inceledim. Gözleri önce yüzümde donakaldı, sonra da yutkunmaya çalıştı ama yutkunamadı. Boğulmuş gibi öksürdüğünde hızlıca elindeki şişeden peş peşe yudumlar aldı. Ağzım açık kalmış bir şekilde ona baktım.
Dalgınlıkla benim suyumdan içmişti.
Ancak ya bunun farkında değildi, ya da umrunda olmadı.
Şişenin kapağını kapattıktan sonra boğazını temizledi ve yüzüme bakmadan önce gözlerini birkaç saniye yerde gezdirdi.
"Nasıl yani?"
"Ne nasıl? Sevgilim değil misin, bir ay benimsin işte."
"Sahte," diyerek düzeltti. "Sahte sevgilindim Asu." Doğru, sahtesi de vardı.
"Bir ay boyunca sahte sevgilimsin." Pislik Maral bizi dinlemesin diye fısıldayarak düzelttim. "Bu yüzden bu bir ay boyunca sevgilin olduğunu belirten şeyler yapmamız gerekiyor."
"Ne gibi şeyler?" Koluna taktığım lastik tokayı işaret ettim.
"Bu gibi şeyler. Erkekler sevgililerinin lastik tokalarını bileğine takarlar ki, başka kızlar onlara yürümesin. Kapiş?"
Dudakları hafifçe kıvrıldı ve taklidimi yaptı. "Anlaşıldı kapiş."
Bakışmamız asansörün kapılarının yeniden açılmasıyla bölündü. Birkaç sağlık çalışanı bir sedyeyle birlikte aceleyle müdürün odasına girip Mercan'ın yanına çöktüler. Birkaç mırıldanma duyuluyordu ancak ne konuştuklarını bu mesafeden seçemiyordum. Parmak uçlarımda kapıya sessizce yaklaştım ve ayaklarımın ucunda yükselip memurun koca kafasından içeri bakmaya çalıştım. Mercan uzandığı yerde kafasını sallamıştı. Ardından onu sedyeye aldılar.
Yolun açılması için herkesi kenara çekmeye çalıştıklarında uçan adımlarla Atalay'ın yanına geri döndüm. Bir azar daha işitmek istemiyordum.
Mercan ellerini yüzüne kapatmış bir şekilde sedyeyle okulun asansörüne götürülürken bu manzaranın okulda uzun bir süre konuşulacağına şüphe yoktu. Sonuçta insanların ağzı torba değildi, bir türlü büzülmüyordu.
Mercan'a hissettiğim büyük empati duygusuyla içimden geçmiş olsun dileklerimi ilettim. Çok geçmeden gözden kayboldular. Ancak müdürün odası hala diğer öğrenciler ve öğretmenlerle doluydu.
Odadan çıkan müdür yardımcılarından biri koridorda boş boş dikilen bizi gördü. "Siz ne yapıyorsunuz burada, dersinize gitsenize çocuklar."
Atalay benim yerime söze girdi. "Müdürle konuşacaktık hocam."
Müdür yardımcısı kafasını iki yana sallayarak reddetti. "Bugün konuşamazsınız, müdürün işi başından aşkın zaten. Başka zaman gelin."
"Ama hocam-" diyerek lafa girecektim ki sözümü kesti.
"Aması falan yok kızım. Başka zaman gelin diyorsam başka zaman gelin." diye lafı ağzıma tıktığında susmak zorunda kaldım. Ardından kendi odasına girdi ve kapıyı kapattı.
Ne yapacağımı bilemeyerek Atalay'a döndüm. Çenesini sıvazlayarak bir şeyler düşünüyordu.
Çok geçmeden bakışlarıma cevap verdi. "Gel Asu." Kafasıyla merdivenleri işaret etti.
"Gidelim."