İçeriğe geç

KELEBEK UYKUSU

Bölüm 22 · 14 dk okuma

KELEBEK UYKUSU

Bölüm 22

22

“Ne zamandır uyuyor oğlum?”

“Üç saat oldu.”

“Üç saattir hiç uyanmadı mı?”

“Uyanmadı.”

“Nefes alış verişini kontrol ettin, değil mi?”

“İlk başta hiç hareket etmeyince bir an almıyor sanıp burnunun dibine girdim. O sırada saçlarım burnunu gıdıkladı sanırım, alnımı tırnakladı.”

“Ayy, çok acıdı mı?”

“Yok ya, alıştım ben onun tırnaklarına zaten, bir şey yok.” Birkaç fısıltı daha duydum ancak umrumda bile olmadı. Üstümdeki yumuşak battaniyeye daha da sıkı sarıldım ve diğer tarafıma döndüm. Bu nasıl bir yorgunluktu yahu? Gözümü açamıyor, rüyalar aleminde gezip duruyordum.

“Tamam, uyusun o zaman biraz daha, çok yorulmuş demek ki. Uyandığı zaman evine götürürüz. Sezen’in haberi vardır zaten bize geldiğinden, söylemeden bir yere gitmez Asu.”

Kısa bir sessizlik oldu. “Gitmez, değil mi?”

“Bilmiyorum anne.”

“Ayy…Ya annesi bize geldiğini bilmiyorsa? Bak panik oldum şimdi.” Ardından birkaç hışırtı duydum.

“Alo, Sezen? Nasılsın canım?” Kısa bir sessizlik oldu.

“Asu mu kayıp? Nasıl kayıp!”

Endişeli ses, “Kayıp mıymış?” diye sordu.

“Koşa koşa evden mi kaçtı? Nereye gittiğini söylemeden mi kaçtı? Yok canım, kızma çocuğa, belki birazdan çıkıp gelir.”

Aynı endişeli ses, “Çok mu kızmış?” diye sorduğunda hızlı nefes alış verişler duydum. Duydum duymasına da çok rahattım şu an, beni hiç etkilemedi o yüzden.

“Tamam canım, görüşürüz.” dedikten sonra panik haliyle, “Oğlum uyandır çabuk. Çabuk!” dedi.

Omzumda bir el hissettim. “Asu?” Aynı el beni salladı. “Asu, çabuk uyan!” Gözlerimin üstündeki koca ağırlığı kaldırmaya çalışarak uyku mahmurluğunda saçmasapan bir şeyler mırıldandım.

“Uyanman lazım Asu. Annen sana kayıp ihbarı yapacakmış, polise gidecekmiş.”

Gözlerim faltaşı gibi açıldı ve koltuğa dönük yattığım için dibimdeki kırlentlerle bakıştım.

“Ne!” Yattığım yerde onlardan tarafa döndüm. Başımda Leyla Abla ve Atalay vardı. Leyla Abla işten yeni gelmiş gibi görünüyordu. Üstünde siyah blazer bir ceket ve aynı renk kumaş bir pantolon vardı.

Atalay onu bıraktığım kıyafetleriyleydi. Tek fark şu anda yüzünde belirmiş endişeli ifadeydi.

Sanırım benim takınmam gereken bir yüz ifadesiydi bu.

Yattığım yerden bir robot gibi oturur şekle geçtim. Gözlerim karşıdaki duvarda kalakaldı. “Annem beni gebertecek.”

“Seni hemen geri götürmemiz lazım Asu.” dedi Leyla Abla. Çaresizlikle kafamı salladım ona. Hangisiyle daha hızlı giderdim. Jet uçağı, ya da roket? Benim mancınıkla eve fırlatılmam gerekiyordu şu an.

“Leyla Abla,” dedim ağlamaklı bir ifadeyle. “Ne olur beni eve götür ama sen de evde bizimle otur, tamam mı? Hatta bu gece bizde kal.” Bir de bayıl istersen Asu. Terlik savaşına niye Leyla Abla’yı da katıyorsun? Kadın medeniyet sahibi biri. Annenle senin milattan önceden kalmış savaş tekniklerine ayak uyduramaz ya.

“Bir tanem korkma sen. Daha gitmemişler polise. Bir saate kadar gelmezse gideceğim, dedi. Korkulacak bir şey yok.” diyerek beni rahatlatmaya çalıştı. Ancak ben polisten falan korkmuyordum ki, benim korku filmi evin içindeydi zaten.

“T-tamam.” diyerek ona daha fazla ayak bağı olmak istemedim. Zaten neden bahsettiğimi anlayamamıştı ki… Leyla Abla’nın kafasında kötülüğün k’si yoktu. Onun simli dünyasını siyah keçeli kalemle boyayamazdım.

Leyla Abla ve Atalay beni evin kapısında bıraktı. Arabadan inmeden önce ikisine de teşekkür ettim. Leyla Abla gülümsedi.

“Asıl ben teşekkür ederim Asucuğum. Sırf arkadaşının ödevini vermek için bu kadar çabalaman bizim için çok değerli.” Yanında oturan Atalay’a döndü gülümseyerek. “Değil mi oğlum?” Dikiz aynasından Atalay’a baktım. Tabi çocuğun ödevden falan haberi yoktu. Benim gibi anında yalan da uyduramıyordu, ne olacaktı?

Büyümüş gözlerimle ön koltukta oturan Atalay’dan beni patlatacak bir cevap bekledim. Ancak o bunun yerine hafifçe gülümseyerek omzunun üstünden arkada oturan bana bir bakış attı.

“Öyle.” dedi samimi bir tavırla. “Çok teşekkür ederim Asu.” Gülüşünü genişlettiğinde gamzesi ortaya çıktı. Ela gözleri hoş bir parıltıyla parlıyordu. Uzun ve gür kirpiklerine bakakaldım.

Başım dönmüş bir halde sendeleyerek arabadan indim ve kafamı kaldırarak önümdeki koca apartmanın en üst katına gözlerimi çevirdim. Araba gözden kaybolana kadar apartmandan içeri girmedim.

Sesli bir nefes verdim ve hafifçe yanaklarımı tokatladım. “Savaşa hazır mısın Asu?”

Değildim. Ama olmasam da bir şey değişmeyecekti. Er ya da geç yaptıklarımın sonucuna katlanmak zorundaydım.

Hepsi senin yüzünden yakışıklı mendebur…

Senin yüzünden sanki her gün olmuyormuş gibi bugün de annemle papaz olacağım. Sırf senin kudurukluğun yüzünden. Leyla Abla’mın bir tanecik oğluna benim yüzümden bir şey olur diye ödüm patladı be.

Evin kapısına sessizce anahtarı sokmaya çalıştığım dakikalarda kapı açıldı. Kapının ağzında öfkeli bakışlarıyla beni hedef almış annem vardı.

“İçeri geç.” dedi soğuk bir tavırla. Ses çıkarmadan söylediğini yaptım.

Kapıyı kapattığında başıma geleceklere hazırlanarak gözlerimi kapattım. Şu anda çaresizce popoma yiyeceğim terliği bekliyordum.

Karşıma geçti. “Neredeydin Asu?” Yutkundum.

“İşim vardı.”

“İşin olup olmadığını sormadım. Neredeydin, dedim?”

Pes ettim. “Leyla Ablalar’daydım.” Annemin kaşları çatıldı.

“Orada ne yapıyordun?”

“Atalay’ın ödevi vardı, onu vermeye gittim.” Leyla Abla’da bu şekilde biliyordu, o yüzden bu bahaneyle devam etmem gerekiyordu.

“Niye tutuşmuş gibi koşa koşa gittin? Sırf ödev için deme, inanmam çünkü.” E o zaman ne diyecektim ki? Başka bir bahanem yoktu ki.

“Hoca o ödevden baya bir puan verecekmiş. O yüzden bugün tamamlayıp bitirmesi gerekiyordu.”

Kaşları şaşkınlıkla havalandı. “Öyle mi?”

Öyle anne. Ne olursun daha fazla uzatma… Tabi ki de sana, Atalay’ın; kafama top atıp sonra da bana saldırmaya çalışan çocukla konuşmaya gitmeye çalıştığını ve onu durdurmak için saksının altındaki anahtarla evlerine girdiğimi söyleyemem ki.

Tüm bunları düşünmek bile beni yormuştu resmen. Sessiz bir nefes verdim.

“Tamam.” dedi annem ciddi bir sesle. “Ama bir daha haber vermeden gitme. Kızım sanki arkadaşıma ödev götürüyorum desen seni eve kelepçeleyeceğim, neden haber vermeden koşa koşa kaçıyorsun? Öyle olunca panik oldum ben de.” Gözlerimi yerdeki halıya eğdim ve ne yapacağımı bilemeyerek ayağımla üstünde daireler çizdim.

“Özür dilerim. Bir daha kaçmam öyle.”

“Aferin, kaçma tabi ki.” Bana sıkıca sarıldı, ardından yemeklere bakmak için mutfağa girdi.

Ben de yalan söyleyerek günü kurtardığım için vicdan azabı çekerek odama gittim.

🦋

“Asu, dersi dinlemeyi düşünüyor musun?” Bana seslenen sesle, kafamı sallayıp kendime gelmeye çalıştım.

“Dinliyorum hocam.” dedim içime kaçan sesimle.

“Aferin.” Bunu söylerken ironi yapmıştı. Ardından üstten bakan bakışlarını tekrar beyaz tahtaya çevirdi ve problem yazmaya devam etti. Hiç de sevmiyordum bu kadını. Kibirli ve çok gıcıktı. Kendi dersiyle dünyayı falan kurtardığını düşünüyordu. Düşünüyordu düşünmesine de, ders bile anlatamıyordu ki. Tek yaptığı şey test kitaplarındaki çözülmüş soruların aynısını tahtaya geçirmekti. Soruları da kendi çözmüyordu, çözümünü bile kitaptaki cevabı alarak yazıyordu. Böyle birini nasıl öğretmen yapıp bize ders anlatması için sınıfımıza koyduklarına hala inanamıyordum. Anlaşılan denetleme denen şey yoktu. Dersi bitse de kurtulsam diye diye saliseleri saymaya başlamıştım artık.

Göz ucuyla Sinan’dan tarafa baktığımda Maral İpek’le göz göze geldim. Hemen gözlerimi çeksem bile öfkeli bakışları çoktan beni kıskaca almıştı bile. Aptallık edip Sinan’a baktığım için kendime içimden hakaretler saydım.

Maral İpek çok geçmeden Sinan’ın kulağına bir şeyler fısıldamış ve onun da kısa bir anlığına bana bakmasına sebep olmuştu.

Ardından Sinan, Maral’a sessizce bir şeyler söyledi.

Dün Sinan kavga ettiğinde, Maral yoktu ancak sınıftakiler olanları ona yetiştirmiş olmalıydı. Gözlerindeki öfkenin bir sebebi de bu olmalıydı. Sevgilisi benim yüzümden biriyle kavga etmişti sonuçta.

Sinan’ın dünkü kavga yüzünden cezası bugün belli olacaktı. Bir yandan da büyük bir ceza almaması için dua ediyordum çünkü alırsa eğer, çok büyük bir vicdan azabı çekeceğimi biliyordum.

Daha fazla buna maruz kalmak istemiyordum. Birkaç dakikanın ardından neyse ki zil çaldığında sıramdan ışık hızıyla kalktım ve hocanın ardından hızlıca sınıftan çıktım. Tam bu sırada arkamdan birinin “Asu!” diye çağırdığını duydum. Ancak aldırmadan yoluma devam ettim.

Tam kızlar tuvaletine doğru gidiyordum ki Atalay’ın sınıfının kapısı açıldı. Ve sınıftan hocanın arkasından arkadaşlarıyla birlikte Atalay çıktı. Gülerek arkadaşlarına bir şeyler anlatıyordu. Yalnızca yakası görünen okul gömleğinin üstüne, gri renk kapüşonlu bir sweatshirt geçirmişti. Arkadaşları, beni gördüğünde imayla Atalay’a omuz attılar ve saçlarını karıştırdılar.

Atalay beni gördüğünde kısa bir anlığına şaşırdı ancak çok geçmeden gülümsedi. Arkadaşları kenarda gülerek bizi izlerken o, bana yaklaştı.

“Günaydın hanımefendi.” dedi gülüşünü silmeden. Gülümsemesi bulaşıcıydı.

“Günaydın beyefendi.” dedim ben de onun gibi gülümseyerek.

Ağırca çenesini sıvazladı ve “Nasılsın?” diye sordu.

“İyiyim. Sen nasılsın?” Aynen çok iyisin Asu. O kadar iyisin ki sahte sevgilinin sevdiği kız seni parçalamak isteyerek derste sana kitleniyor.

“Ben de iyiyim.” Sol ayağını hafifçe kaldırdı. “Bak, çıkarttım sargıyı.” Yalnızca ayakkabısını giymişti bugün, sargısı gitmişti. Çok tarz olmuştu duruyordu. Sweatshirt’ün üstündeki bordo yazılar, ayağındaki bordo dunk low’larla uyumluydu.

“Asu?” Tekrar bana çağıran bir ses duyduğumda arkama döndüm. Atalay’ın gözleri de sesi takip etti.

Sınıfın kapısında durup bana çağıran kişi, Maral İpek’ten başkası değildi.

Ve ağzı beş karış açık bir halde Atalay ve bana bakıyordu.

Maral İpek ağzını kapatmadan hala bize bakarken kafamı kaldırdım ve göz ucuyla Atalay'a baktım. Dikkatle Maral İpek'e bakıyordu.

İçimdeki hırs alevlendi. Atalay'la karşı karşıya dururken beklemediği bir şeyi yaparak ona yaklaştığımda kollarımız birbirine değdi. O, kafasını çevirip ne yaptığımı anlamaya çalışırken az sonra yapacağım şeyin utancıyla gözlerimi sıkıca yumdum ve kolumu Atalay'ın beline sardım.

"Sevgilim." dedim flörtöz çıkartmaya çalıştığım sesimle. "Hadi kantine gidelim." Atalay öylece bana bakakalmışken, beline sardığım elimi sıktım ve onu hafifçe çimdikledim. Sıçrayıp kendine geldi.

"Hahah." Yalandan gülmeye çalıştı. Ne yapacağını o da bilmiyordu. Çok geçmeden kolunu omzuma attı.

"Gidelim sevgilim. Gidelim de, sana üçü bir arada ısmarlayayım." Arkadaşlarına kaş göz yapıp gittiğimizi işaret ederken onlar kahkahalarla gülüyor ve yerin biraz daha dibine girmemi sağlıyorlardı.

Giderken omzumun üstünden Maral İpek'e baktım. Ellerini iki yanında yumruk yapmış, öfkeyle arkamızdan bakıyordu. Bu beni memnun etti.

Savaş daha yeni başlıyordu.

Tam beş dakikadır gözlerini ayırmadan beni izliyordu. Beş dakika. Yani 300 saniye. Yüzümde 300 saniye izlenecek ne vardı?

Oturduğum sandalyede pes etmişlikle arkama yaslandım ve kollarımı önümde bağladım. Kantine gelmiştik ve söylediği gibi bana üçü bir arada ısmarlamıştı. Karton bardaklardaki kahvelerimizi karşılıklı bir şekilde yudumlarken, "Ne söyleyeceksen söyle artık..." dedim.

Elindeki kahveyi masaya bıraktı ve ellerini masanın üstünde birleştirdi. Bu hareketiyle kollarındaki ve büyük ellerinin üstündeki damarlar daha da belirginleşti.

Hayırdır dercesine göz kırptı. "Az önce yaptığın neydi?"

Kaşlarım çatıldı. "Ne demek neydi? Anlaştığımız oyunu oynadım. Seni kıskanmasını istemiyor muydun? Gördüğün gibi kıskançlığından çatır çatır çatladı işte."

"Ben hiçbir şey söylemeden yaptın. Normalde kimse sana istemediğin bir şeyi yaptıramaz Asu." Evet yaptıramazdı. Bu da demek oluyordu ki istiyordum.

O kızı kıskançlığından göbeğini çatlatacak bir hale sokmak istiyordum.

Çenemi dik tuttum ve kendimden ödün vermedim. "Demek ki yapasım varmış Atalay." Yüzüme bakakalmışken kaşları şaşkınlıkla havalandı. Çok geçmeden yutkundu ve adem elması hareketlendi.

"Ö-öyle mi?" Hafifçe öksürdü ve boğazını temizledi. Omuzlarımı dik tuttum.

"Öyle." Gözlerimi ondan ayırmadım. O, dikkatlice ifademi incelerken ben de aynısını yapıyordum. Bir şey söylememek için dudaklarını birbirine bastırdı.

"Ne söylemek istiyorsan söyleyebilirsin Atalay, kendini tutmana gerek yok."

"Savunmaya geçmeyeceğine söz verirsen istediğim her şeyi söylerim." Savunmaya geçmemem söyleyeceği şeye bağlıydı. Ama tabi ki de onu kandırabilirdim.

Sonuçta yalandan kim ölmüş?

"Tamam." diyerek kafamı salladım.

"Sanki sen özellikle Maral'a gıcık kapıyor gibisin Asu. Bunun sebebi ne?" Neden şimdi böyle gayet mantıklı bir sormuştu ki? Haklıydı. Çok fena gıcık kapıyordum o kıza.

Ama Atalay'a nasıl açıklayacaktım ki bu durumu? Açıklayamazdım çünkü açıklarsam eğer onu Maral'ın ellerine altın tepsiyle sunmuş olurdum.

Yemek mi bu çocuk Asu? Nasıl altın tepside çocuğu ona veriyorsun?

"Yarışıyoruz biz onunla. Dersleri iyi de, ondan." Yalan ağzına yuva yapmıştı resmen. Biraz daha böyle devam edersem doğru söylediğim laf kalmayacaktı.

Ayrıca Maral İpek'in dersleri de iyi falan değildi. Sınıfın sonuncusuyla yarışıyorlardı galiba. Zehir gibi dikkatliydi, çalışsa notları belki düzelirdi ama işte... Dikkati derslerden çok, başka yöndeydi.

O daha çok elimdekilere gözünü dikmekle meşguldü.

Atalay kafasını iki yana sallayarak reddetti. "Yeme beni Asu. Onun dersleri iyi değil." Üf... O bunu nereden biliyordu be?

Gözlerimi kısıp onu kıskaca aldım. "Peki sen bunu nereden biliyorsun?"

Rahat bir tavırla arkasına yaslandı ve kollarını ensesinde birleştirdi. "Hoşlandığım kızın derslerinin de nasıl olduğunu bileyim be Asu." Hafifçe sırıttı. "O kadar da ilgisiz değilim."

Keşke o kadar da ilgisiz olsaydın.

"Bir daha bana o kızdan hoşlandığını söyleme." dediğimde, kavisli kaşları çatıldı.

"Niye?" Yeni yalanlar uydurmak için üç saniyem vardı.

"Çünkü o zaman role iyi giremiyorum."

"Ne rolüne?" Dedektif rolüne. Ne rolüne olacak be? Sevgilin rolüne.

"Sevgilin rolüne Atalay. Oldu mu? Sen hoşlandığın kızla ilgili kafama binersen ben seni nasıl sevgilim olarak düşünüp ona göre davranacağım? Karaktere girmem zorlaşıyor böylece." Ben gerçekten zeki bir kızdım ya. Böyle anında peş peşe mantıklı bahaneler uydurduğumda buna gitgide daha çok inanıyordum.

"Tamam o zaman. Bundan sonra ona göre davranırım." Ha, şöyle. O kız bize bakarken bana daha samimi davranmayı aklının bir köşesine not edebilirsin bence.

"Nasıl davranacaksın?" Sözünü almıştım almasına da, bunu bir de eyleme dökmesi gerekiyordu. Sonuçta laf söz belli bir yere kadar gidiyordu.

Kollarını tekrar masaya yasladı ve yüzünü bana doğru yaklaştırdı. Dudaklarında hafif bir tebessümle dikkatlice yüzümü inceledi. Öyle bir bakışı vardı ki kendime gelememiştim. Bir insan, hiçbir duygu hissetmediği birine böyle bakamazdı. Bunu yalnızca çok iyi oyuncular yapabilirdi.

Anlaşılan o, benden daha iyi bir oyuncuydu.

Ela gözlerinin içinde artık yansımamı gördüğümde yutkunmaya çalıştım. Göz bebekleri bana bakarken kocaman olmuştu.

"Sana onun yanında böyle bakarım, olmaz mı?" Kendime gelebilmek için boğazımı temizledim.

"O-olur." diyebildim. "Böyle bakarsa kesin inanır." Çünkü az kalsın ben de inanıyordum.

Bembeyaz dişlerini göstererek gülümsedi. Bir insanda en çok dikkat ettiğim şeylerden biri de dişlerdi ve Atalay'ın dişleri hem çok düzgün, hem de bembeyazdı. Tamam, benimkiler de öyleydi ama ben böyle olabilmeleri için facia bir diş teli macerası geçirmiştim. Bir gün yemek yerken dilim dişlerimdeki tele takılmış, onu bütün çabalarımıza rağmen geri çıkaramamıştık. Az kalsın kendi kendimi boğuyordum. Dilim elimde kalacak diye ödüm patlamıştı. Ben ağlamaktan helak olurken babam arabayı ambulans gibi kullanmış ve tüm paniğimizle bizi hastaneye yetiştirmişti.

Resmen bir an dişlerim yüzünden öleceğimi sanmıştım. Panik olmaktan nefes bile alamamıştım.

Acaba o da diş teli taktırmış mıydı? Yoksa bu güzel dişleri de o harika genlerin bir yavrusu muydu?

Gülüşüyle birlikte gamzeleri çıktığında içimden gamzeleriyle ikiye katlanan yanaklarını parmaklarımın arasında kıstırmak geçti. Canım bunu yapmayı çok istemişti ama zorla kendimi tuttum. Nasıl tepki vereceğini bilmiyordum. Bunu yaparsam belki koca mendeburun havası biraz sönebilirdi.

Zil çaldığında karton bardağın dibindeki üçü bir aradanın tozuyla karışık son yudumu da içtim ve yüzümü buruşturdum. Bunun içindeki kahve bile doğru düzgün erimemişti, resmen süt tozu gibi bir şey içmiştim.

Yüzümdeki ifadeyi gördüğünde güldü. "Beğenmedin mi?"

"Kahvenin tozu doğru düzgün erimemiş, ağzıma geldi." Dilimi damağıma değdirerek cık cık ses çıkardım. Ağzımdaki kahve bozması tat midemi bulandırmıştı.

"O zaman başka bir zamana sözüm olsun, seni güzel bir yerde kahve içmeye götüreyim. Ağzındaki kötü tadı siler." Vay... Yakışıklı mendebura bak sen... Büyümüş de beni kahve içmeye götürecekmiş.

Seninle okul dışında başka bir yerde buluşacak Asu! diye bağıran iç sesime aldırmamaya çalıştım ancak istemsizce dudaklarım kıvrılıyordu. Ben dışarıda okulda olduğumdan daha rahat bir insandım. Bu yüzden dışarıda aklını alabilirdim. Sonuçta gayet komik ve hoş bir kızdım yani. Erkekler komik kızlara aşık olmaz mıydı?

Olmaz Asu. Erkekler için dış görünüşten ötesi yoktur. İç ses suratıma tokatı patlatmıştı ki kendimi telkin ettim.

Sen çok güzel bir kızsın Asu. Unutma, senin annen 1999 Güzellik Kraliçesi Sezen... Sana hayatın da bu mendebur dışında kimse çirkin diyemedi. Kötü düşüncelerini bu bilginin gerçekliğiyle döv.

Özgüven ne illet bir şeydi yahu.

Bu mendeburun söylediği tek kötü laf, bu zamana kadar aldığım tüm iltifatları yere sermişti sanki. O lafı beni gıcık etmek için söylediğini bilsem de bir kere içime oturmuştu yani, ne yapayım biraz üzülmüştüm.

Biraz mı üzüldün?

Yani... Sadece o gün metrobüs durağında oturup gözlerimde yaş kalmayana kadar üç saat ağlamıştım. Başka bir üzüntüsü olmamıştı.

Onu kendime sırılsıklam aşık edecek ve bana ettiği bu lafın intikamını da alacaktım ondan.

Acaba ben de mi ona çirkin deseydim?

Ama hiçbir işe yaramazdı ki. Çok yakışıklıydı ve bunun da farkındaydı. Şu okulda onun gibi heybetli, yakışıklı çocukların sayısı bir elin parmağını geçmezdi. Bir tanesi de A sınıfındaydı. Bütün kızların dilinde o çocuk vardı. Neydi ismi... Kuzey, Güney, Doğu, Batı... Hah. Güney. Okulun basketbol takımının kaptanı olan çocuk. O da Atalay gibi heybetli ve çok yakışıklıydı. Sonuçta biri futbol, diğeri de basketbol takımının kaptanıydı. Sporcu oldukları için vücut yapıyorlardı. Bir tane daha çok yakışıklı bir çocuk vardı okulda, ama onun adını hatırlayamıyordum. Ara sıra okulun bahçesinde görüyordum onu da. Sanırım o da son sınıftı. Onun sporla uğraşıp uğraşmadığını bilmiyordum.

O Güney'de yanında ultra güzel bir kızla geziyordu sürekli. Siyah saçlı, turkuaz gözleri olan çok güzel bir kızdı. İsmi de Mercan'dı. İsmini nereden mi biliyorum? Denemelerdeki bir numaralı rakibim olduğu için tabii ki de! Her seferinde şu deli kızla birinciliğe yarışıyordum. Bu nasıl ders çalışıyordu, bir türlü anlamıyordum. Hayır yani, sınavlara girmeden önce test kitaplarını mı yutuyor ne yapıyor bu manyak... Nasıl bu kadar doğrusu olabilir? Bir yakamdan düşmedi gitti yahu!

Haftaya yeni bir deneme daha olacaktı. Ona iyi hazırlanmalıydım. Bu sefer geçeceğim kız seni. Göreceksin...

Atalay'la birlikte kantinden çıktığımızda dedikoduların Maral İpek'e gitmesi için merdivenleri çıkarken Atalay'ın koluna girdim. Maral çok sosyal bir kızdı. Bu yüzden beni Atalay'ın koluna girmiş bir şekilde kim görürse yanıma kârdı.

Sınıflarımızın önüne geldiğimizde ayrıldık. O kendi sınıfına girerken "Teneffüste görüşürüz." dedi. Hafifçe tebessüm ettim ve sınıfın kapısını açtım.

"Görüşürüz."

Arkam dönük bir şekilde sınıfın açık kapısında dikilirken Atalay'da kendi sınıfına girmek için önce benim girmemi bekliyordu.

Ancak tam bu sırada arkamdan biri saçımdan sıkıca tuttu ve beni sınıfın içine çekti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.