İçeriğe geç

KELEBEK UYKUSU

Bölüm 21 · 23 dk okuma

KELEBEK UYKUSU

Bölüm 21

21

Bu kurguyu ilmek ilmek işlediğimi bilmenizi isterim, lütfen desteğinizi esirgemeyin 🤍 Ve lütfen benimle bir cümle bile olsa düşüncelerinizi paylaşın, iyi okumalar.

Hot n Cold, Katy Perry

🦋

"Asu. Ne olursun aç gözlerini Asu!" Önce saçlarımda, ardından da yüzümde bir elin ağırlığını hissettim. Bu büyük eller çok tanıdıktı.

"Seni geberteceğim şimdi!" Ona vurmaya çalışıyordum ki elleri kahkaha atarak bileklerime dolanmıştı.

"Dur Asu!" Kafamı iki yana salladım.

"Durmayacağım. O soruyu nasıl çözdüğünü bana da göster!" Bir kez daha koca bir kahkaha attı. Bileklerimi tutan uzun parmaklar hala tenimden ayrılmamıştı.

"Tamam." dedi. "Tamam, göstereceğim ama rahat duracaksın." Kafamı sallayıp onu onayladığımda ellerimi bırakmıştı.

Bu eller, o ellerdi.

Yüzüme düşmüş saçları iten ince uzun parmaklar, onundu.

"Asu..." sesi de yüzümdeki parmakları gibi titriyordu. Gözlerimi açmaya çalıştım ancak beceremedim.

Bir anda sert zeminden kaldırıldığımda nereye götürüldüğümü bilmiyordum. Birinin kolları arasındaydım. Bilincim; ne tamamen kapalı, ne de gözlerimi açabileceğim kadar açıktı. Ortada bir yerde dolanıyordum.

Tüm sesler çok geçmeden birbirine girdiğinde kafam bu karmaşayı daha fazla kaldırmıyordu. Bu yüzden etrafımda ne olduğunu daha fazla dinlememeyi seçtim.

Gözlerimi açtığımda daracık bir yerin içindeydim. İçerisi bembeyaz, ışıklı bir alandı. Bir şeyin içinde uzanıyordum. Hareket etmeye çalıştığımda yüksek bir ses yankılandı. Tanımadığım bir adamın sesiydi bu.

"Asu Hanım, gözlerinizi kapatın ve hareket etmeyin lütfen. Sizi birazdan çıkartacağız."

Ancak ne olduğunu bir türlü anlayamadığım için konuşan her kimse onu dinlemedim.

"Neredeyim ben?" diye bağırdım. İçinde uzandığım olduğum büyük beyaz bir boruya benzeyen şeyi yukarı doğru itmeye çalıştım.

"MR çekiyoruz, hareket etmeyin lütfen." dedi aynı ses. Neden MR çekiyordu? Ben buraya ne zaman gelmiştim?

Normalde kapalı alandan korkmazdım ancak içinde bulunduğum daracık yer kendimi daha da küçük hissetmeme sebep oldu. Nefes almaya çalıştım ancak yapamadım. Tıkandım.

Oksijene yalvaran bir halde nefes nefese kaldığımda içinde uzandığım şey hareketlendi ve öne doğru gitmeye başladı. O şeyden dışarı çıktığımda panikle uzandığım yerden kalkıp ayaklanmaya çalıştım. Sık nefeslerim ciğerlerime bir nebze de olsun oksijen girmesiyle düzelmeye başladı.

Bembeyaz bir odanın içindeydim. Karşımda bir cam var ve o camın arkasında birkaç bilgisayar ve iki adam vardı. Beyaz önlüklü olan, bu doktor olmalıydı, ayaktaydı; diğer adam ise bilgisayarların başında oturuyordu.

Doktor odadan çıkıp gözden kayboldu. Birkaç saniyenin ardından içinde bulunduğum odanın kapısı aynı doktor tarafından açıldı ve odadan çıkarıldım.

Ailemle birlikte doktorun odasına gelmiştik şimdi. Doktor elindeki röntgenlere baktı.

"Tüm gerekli tetkikleri yaptık, yalnızca sarsıntı geçirmiş. Sonuçlarında tehlikeli bir şey gözükmüyor, içiniz rahat olsun."

Annem rahatlamış bir nefes verdi ve elini kalbine götürdü. "Şükürler olsun... Peki neden bayılmış doktor bey?"

"Sarsıntının şiddetiyle anlık bir bilinç kaybı yaşamış olabilir. Aynı zamanda insan beyni böyle şiddetli sarsıntıların ardından aniden yoğun strese maruz bırakılırsa bilinci kendi kendine de kapayabiliyor." Kafama topu ilk yediğimde şiddetli bir ağrı hissetmiştim ancak bu ağrı bana kendimi kaybettirecek kadar değildi.

Sinan kavga ederken yaşadığım korkuyu düşündüm. Endişeyle ona doğru gitmeye çalışırken bulanıklaşan görüşüm ve ayağımın altından kayıp giden zemin... Tüm bunları korktuktan sonra yaşamıştım.

Doktorun yanından çıkıp hastanenin içinde yürürken annem ne olur ne olmaz diye koluma girmiş, babam da her an her şey olabilir mentalitesiyle gözünü dört açmıştı. Bu şekilde ikisinin ortasında ağır adımlarla yürüyordum.

"O kadar korktum ki Asu. Sabah olan şeyden sonra bir de bu. Aklımı kaybettim sandım." Annemin sesi gitgide ağlamaklı bir hale dönmüştü. Onu rahatlatmak için tebessüm ettim.

"Bir şey yokmuş işte anne, doktoru duymadın mı? Rahatla biraz." Bana bakan gözleri dolu doluydu. Kafasını iki yana sallayarak reddetti.

"Sen böyle bir şey yaşamışken nasıl rahatlayayım? Canımdan can gitti benim." Sesli bir nefes verdi.

Annemlerin hastaneye ne zaman geldiğini bilmiyordum. Gözlerimi MR cihazında açmış ve oradan çıktıktan sonra koridorda yürekleri ağzında bir şekilde beni bekleyen onları görmüştüm. Yanlarında Sinan'da vardı. Ben odadan çıkarken üçü beraber konuşuyordu ancak beni gördüklerinde susmuşlardı.

Ardından doktorun odasına geçmiştik ancak Sinan girmemişti. Annem ona her şey için teşekkür etmiş ve daha fazla yorulmaması için beklememesini söylemişti. Sinan bunu ilk başta reddetse de annemin teşekkürlerine dayanamamış ve en sonunda gitmişti.

Biz de şimdi hastaneden çıkmıştık. Artık bir arabamız olmadığı için babam taksi çağırmıştı. Tam ona biniyorduk ki "Asu!" diye bir ses duydum.

Gözlerimi gelen sesi arayarak hastanenin bahçesinde gezdirdim. Sinan'dı bu. Gitmemişti.

Şaşkın gözlerim onu izlerken hareket etmeden uzakta öylece bekliyordu. Anneme döndüm. Yanına gitmem için belli belirsiz kafasını salladı.

Ben Sinan'a doğru yürürken o, aramızdaki mesafeyi kapatmak için koştu.

Karşı karşıya geldiğimizde yüzümü inceledi. Gözlerinde gördüğüm endişe dışında her şey normal gibiydi.

"Nasılsın?"

"İyiyim." dedim yalnızca. Başka ne söyleyeceğimi bilmiyordum.

O da aynı şekilde hissediyor olacak ki başka bir şey söylemeden yalnızca kafasını salladı.

Bu sırada gömleğinin cebindeki gözlüğünü gördüm. Ona çok yakıştırdığım, siyah kemik çerçeveli gözlüğü... Camlarından biri çatlamıştı.

"Gözlüğün!" Elimi dalgınlıkla gözlüğe doğru uzatıyordum ki bir adım geriledi.

"Önemli değil." dedi yalnızca. Ona uzandığımda geriye kaçması moralimi bozdu. Bu istemsizce yüz ifademe de yansımış olacak ki, "Sorun yok, gerçekten." dedi. Ancak bozulan moralimin sebebi bu değildi.

Az önce benden kaçmıştı.

Ona yaklaşmamı bile istemiyordu. Bu kadar silmiş olmalıydı beni.

Umursama Asu. Sana nasıl geliniyorsa sen de o şekilde gideceksin.

Gitmek zorundasın.

Sessizce nefes verdim. Karşılıklı böyle boş boş dikilmenin bir anlamı yoktu. Tam ağzımdan görüşürüz çıkacaktı ki ona sormam gereken bir soru olduğunu fark ettim.

"Sinan."

"Efendim?"

"Sana bir şey sorabilir miyim?" Kafasını salladı.

"Bana bu sabah neden öyle bir mesaj attın?" Kaşları anlamazcasına çatıldı.

"Ne mesajı? Ben sana mesaj falan atmadım ki." Öylece ona bakakaldım. Nasıl mesaj atmamıştı? Bir anlığına acaba kendim mi böyle bir şey uydurdum diye düşündüm. Ama hayır, yanımda Belma'da vardı. O da mesajın Sinan'dan geldiğini görmüştü.

"Ne demek mesaj atmadın Sinan?"

Okul eteğimin cebinden telefonumu çıkardım. Bana attığı mesajı açıp telefonun ekranını ona tuttum. "Bak, bu sabah attın."

Sinan kaşlarını çatarak ondan gelen mesaja baktı. Ondan uzak dur yazıyordu. Bu mesajla Atalay'ı kastettiğini düşünüyordum.

"Ben sana böyle bir mesaj atmadım Asu."

"Ne demek atmadın?" Tekrar ekrana baktım. Basbayağı mesajın geldiği kişi Sinan'dı işte.

"Sinan sen atmışsın işte, görmüyor musun?"

"Ben atmadım ama. " onun telefonundan ondan başka kim mesaj atabilirdi?

"Sinan sen atmadıysan kim atacak Allah aşkına?" Bir cevap bekleyerek yüzüne baktım.

Çok geçmeden anlarmış gibi mırıldandı.

"Kimin attığını biliyorum galiba."

"Kim?"

"Maral." demesiyle donakaldım.

"M-Maral mı? Hangi Maral?"

"Hangi Maral olacak Asu? Bizim sınıftaki Maral İpek işte."

"O bana senin telefonundan nasıl mesaj atsın ki?" Gerçekten şu an yaşadığım şeye aklım ermiyordu. Sinan anlamlandıramadığım bir şekilde yakın zamandır Maral İpek'le arkadaşlık yapıyordu. Atalay'ın sevdiği kızla onun işi neydi ki?

"Sabah onunlaydım çünkü."

Sabah onunla mıydı? Bu, istemsizce endişeyle atan kalbimi hissetmeme neden oldu.

"Bu senden gelen mesajı açıklamıyor." dedim sesimi düz tutmaya çalışarak. "O, senin telefonundan bana nasıl mesaj atacak ki?"

"Atabilir. Çünkü önceden seninle ne kadar yakın olduğumuzu biliyor. Sanırım kendince bir şey ima etmeye çalışmış."

"Neden bir şey ima etmeye çalışsın?"

Kısa bir süre duraksadı ve çenesini sıvazladı. Devam etmesini diken üstünde bekledim.

"Çünkü Maral İpek benim sevgilim Asu. Ve sana o mesajı atmasının sebebi de muhtemelen beni senden kıskanması." Duyduğum şeyle başımdan aşağı sanki kaynar sular dökülmüştü.

Korktuğum ne varsa birer birer üzerime devriliyordu.

🦋

Eve gelip kendimi soğuk suyun içine atıp kendime gelmeye çalıştım. Kafamdaki ağrıyı düşünmeyi bırakmıştım artık, kalbimdeki ağrı kendini öne çıkarmıştı.

Duşta ağladığım uzun sürenin ardından çıkmış ve Sinan'a söve söve pijamalarımı giymiştim. Islak saçlarımı tararken de bu hakaretler silsilesi devam ediyor ve bir nebze de olsun kendimi rahatlatmama sebep oluyordu.

"Gerizekalı, pislik, mal..." akan burnumu çektim ve saçımdaki havluyu yatağa çarptım.

"Aptal!"

Ağlamamı durduramıyordum. Sesli ağlayışlar eşliğinde içimdeki öfke dilimden dışarı çıkıyordu. Orada ona söyleyemediğim her şeyden yatağımdaki peluş oyuncaklarım nasibini almıştı. Her gece sarılarak uyuduğum peluş kedim, tavşanım ve oyuncak filimi Sinan'ın yerine koymuş ve sanki karşımdaymış gibi tüm hakaretlerimi yemişti. Gerçek Sinan ona asla böyle hakaret etmemi dinlemez ve uğraşmadan çekip giderdi. Ancak tavşan olanın benden kaçar yolu yoktu.

Masanın üstünde bulduğum vücut spreyini tavşana fırlattım. Sprey, hedef olarak tavşanın göbeğini aldı. Ağlamaya devam ederken "O kızla nasıl sevgili olursun!?" diye sordum.

"Nasıl böyle bir şey yaparsın?" Seslice ağlamak bile yetmiyordu şu an bana. İçimde öyle bir öfke vardı ki çığlık çığlığa her yeri inletmek istiyordum. Ancak yapamazdım, annem evdeydi. Çığlıklarımın sebebini allem eder kallem eder, zorla öğrenirdi. Üstüne bir de ona Sinan'dan hoşlandığımı söylemek zorunda kalırdım. Mecbur son ses yabancı bir şarkı açmış ve onun eşliğinde Sinan'la yüzleşiyordum. Katy Perry'nin Hot n Cold şarkısını açmıştım. Nasıl olsa benim durumuma uyuyordu. Şarkının klibinde, tam evlilik yeminleri edilirken damat düğünden kaçıyordu.

Bu durumda arkada bırakılan da ben oluyordum.

Sabah benim için kavga eden sevdiğim çocuk, öğle vakti sevgilisi olduğunu söylemişti.

Ve sevdiğim çocuğun sevgilisi de, sahte sevgilimin sevdiği kızdı.

Ben neyin içine düşmüştüm böyle?

Artık Maral İpek'ten nefret ediyordum.

Şu peluşlardan biri de Maral İpek olmalıydı. Oyuncak fili yatakta oturur şekle getirdim ve onu da Maral İpek olarak hayal ettim.

"Kötü sarışın. Keşke platin olsaydın." Dolabımın alt çekmecesini açtım ve içindeki çorap toplarını sırayla ona fırlatmaya başladım.

"Al sana!" Çorap topları ne kadar sert atılabilirse o kadar sert atıyordum. Çorap fırtınasının sonunda fil oturduğu yerde ters döndü. Bu azıcık da olsa içimi rahatladı.

"Oh, dur öyle işte ters dön." Zaten yaptığı kötülük yüzünden çarpılsa böyle kalırdı ama işte... Resmen gitmiş Sinan'ın telefonundan bana ondan uzak dur diye mesaj atmıştı. Ben de Sinan'dan mesaj geldi diye havalara uçuyordum. Meğerse yazan o cadıymış.

Bana Sinan'dan uzak durmam için göz dağı vermeye çalışmıştı da, bu sivri zeka, bunu Sinan'ın telefonundan atarak nasıl anlamamı bekliyordu? Sinan bana, ondan uzak dur yazarsa, ben nasıl Sinan'dan uzak durmam gerekeceğini anlayacaktım ki? İlla ki başka birini kastettiğini düşünecektim. Bu yüzden de Sinan'ın Atalay'dan uzak durmamı kastettiğini düşünmüştüm.

Bekle Asu.

Ya Maral İpek, o mesajla Sinan'ı kastetmediyse? Ya gerçekten Atalay'dan uzak durman gerektiğini anlatmak istediyse?

Ve sence Maral İpek, neden Atalay'dan uzak durmanı istemiş olabilir?

Elimle ağzımı kapadım. Şaşkınlıktan dilim tutulmuştu.

Olabilir miydi?

Maral İpek, aslında Sinan'dan değil de, Atalay'dan hoşlanıyor olabilir miydi?

Fark ettiğim şey bana kafayı yedirecekti. Odada bir o yana bir bu yana giderken abarttığımı düşündüm.

Lütfen abartmış olayım, kafam gereğinden fazla çalışmış olsun, ne olur...

"Gerçek olmasın." Resmen özenle törpüleyip badem şeklinde şekil verdiğim tırnaklarımı yiyecektim. O kadar dehşete düşmüş bir haldeydim.

Bu gidişle Maral İpek'in elimden alamayacağı tek şey bu peluş versiyonlar olacaktı.

Hemen kedi olanı bana çevirerek karşıma oturttum ve onu Atalay yaptım. Yakışıklı mendebur kedi kılığına girmiş bir şekilde ela gözleriyle bön bön bana bakıyordu. Atalay bu kedi gibi tatlı değildi normalde. Bu kedinin vahşi hali gibiydi. Yakışıklı, yapılı ve karizmatik hali...

"Seni kendime aşık edeceğim oğlum. Seni o Maral İpek'in elinden alacağım. Kapımda yatacaksın kapımda..."

Kararımı vermiştim. Maral İpek, Sinan'ı elimden alabilmişti ancak asıl istediği Atalay'dı. İçimdeki güçlü ses bunu söylüyordu.

Atalay'ı da ona vermeyecektim.

Sahte sevgililik anlaşması kafamda boyut değiştirmişti. Atalay bu anlaşmayı o kızı kıskandırmak için yapsa da ben artık aramızdaki bu sahte yakınlığı onu kendime aşık etmek için kullanacaktım. Maral'ı unutacaktı. Maral'ı unutacak ve beni aklından çıkaramayacaktı.

Böylece Maral'dan intikamımı almış olacaktım.

Atalay'ın iyileşip okula döneceği günü sabırsızlıkla bekliyordum.

Ders çalışıp akşamı getirdiğim bir gecenin ardından kafamdaki ağrı gitgide azalmaya başlamıştı. Ancak birini arayıp bugün başıma gelenleri anlatmak için hala geç değildi.

Ki, o biri de Atalay oluyordu.

Mendebur olarak kaydettiğim numarayı çevirdim.

Telefon birkaç çalışta açıldı. O yakışıklı ses, "Alo," dedi. Daha önce dikkat etmemiştim ancak Atalay'ın sesi de dış görünüşüyle uyumluydu. Derinden gelen erkeksi, çok hoş bir sesi vardı.

Boğazımı temizledim ve konuştum. "Atalay?"

"Efendim Asu?" Sesi çok canlı değildi. Yorgun muydu acaba?

"Sesin neden böyle? Yorgun musun?"

"Yok, yorgun değilim." E neden bu kadar cansız konuşuyordu o zaman?

"Eee? O zaman niye ölü balık gibi konuşuyorsun?"

Benzetmeme hafifçe güldü. Ardından ,"Öyle konuşmuyorum, sana öyle gelmiştir." dedi.

"Hayır tam olarak da öyle konuşuyorsun. Dinliyorum dökül. Ne oldu?" Telefonun ardında uzun bir nefes verdi.

"Her şeyi didiklemesen olmaz zaten, değil mi?" Bunu bir de soruyor muydu cidden? Utanmasam alnımda meraklı yazısıyla gezecek biriydim.

"Evet olmaz. Anlat hadi!"

"Ben sakat bir halde bu saate kadar evde yatıyorum, ama sen benden haber dahi almıyorsun Asu." Haber mi almıyorum? Bu mendebur şu anda bugün onu arayıp sormadığım için gerçekten bana trip mi atıyordu? Yahu daha dün senin bakıcılığını yaptım, ondan önceki gün de canın çektiği için kilo kilo baklava alıp evine geldim. Bu mu benim ilgilenmemiş halim? Eğer ilgilenmemiş halim buysa ilgilenmiş olanı kim bilir nasıldır...

Oysa ki onun benim başıma gelen hiçbir şeyden haberi yoktu. Beni arayıp sorsaydı bugün yaşadıklarımı öğrenebilirdi. Asıl ben ona trip atmalıydım.

Ağzım şaşkınlıkla kocaman açıldığında trip atma formuma geçtim. "Asıl sen nasıl benden hiç haber almazsın? Sen bugün benim ne yaşadığımı biliyor musun?"

"Ne oldu, yeni törpülediğin tırnağın mı kırıldı?" Hayır kırılmamıştı. Ama senin yüzünden az kalsın ona da bir şey olacaktı.

"Ne alakası var ya, ben o kadar çıtkırıldım bir şey miyim?"

Öylesin Asu.

"Öylesin Asu."

Teşekkürler...

"İyi," dedim bozulmuş moralimi sesime yansıtarak. "Sen benimle böyle dalga geçmeye devam et. Halbuki ben bugün ölümden döndüm."

Yerinde hareketlendiğini duydum. Az önce yatıyordu muhtemelen. Biraz otursun da beni saygıyla dinlesin eşek başı.

"Ne oldu?" dedi endişeyle.

"Bugün sınıfta kafama top yedim."

Kocaman bir kahkaha kulak zarımı patlattı resmen. Gözlerimi sıkıca yumdum ve telefonu kulağımdan uzaklaştırdım.

Ayı ya, resmen ayı!

"Gülmeye başlamadan önce keşke başıma gelenleri dinleseydin."

"Başına top gelmiş, ne gelecek başka?" dediğinde onu boğazlamak istedim. Bu iğrenç espriyi kaldırmak istemiyordum.

"Sus Atalay." İki dakikada yine tahammül sınırlarımı aşmıştı mendebur. Seni kendime aşık edeyim de gör sen. Bakalım benimle böyle rahat rahat konuşabilecek misin o zaman? Aşkından kem küm edecek, gözlerime bakamayacağın hale getireceğim seni.

"Atalay ben hastanelik olmuşum, sen hala benimle dalga geçiyorsun ya!"

"Yine mi?" dedi şaşkınlıkla. "Bu seferki kurbanın kimdi?" Sinirim tepeme çıkmaya başlıyordu yine. Beni hastanelik ettiği zamanda bile kendini kurban görmüş, şimdi de kafamda resmen topu patlatan Hakan'ı kurban olarak gösteriyordu. Buradaki tek kurban bendim asıl!

"Sinan." dedim adeta tıslayarak. "Bu seferki Sinan'dı." Artık gülmüyordu çünkü Sinan'ı sevmiyordu.

"Sinan mı?" Sesindeki eğlenen tını, yerini ciddiliğe bırakmıştı. "O seninle hastanede ne yapıyor Asu?" Şuna bak, sinirlenmesini de biliyormuş beyefendi. İşine gelen olmayınca hemen dişlerini çıkarıyordu.

"Ne yapacaksın ne yaptığını? Geldi işte."

"Gelemez öyle." diye yükseldi.

"Niyeymiş? Az önce bu seferki kurban kim diyordun?"

"O olamaz senin kurbanın falan."

"Kim olabilir?"

"Ben olabilirim." dedi yükselerek. Nefes verdiğini duydum. "Sadece ben olabilirim."

Sen öyle sanmaya devam et o zaman.

"Niye? Senin ne özelliğin var da sadece sen olacaksın?"

"Çünkü ben senin sevgilinim. Sevgilinden başka kimse kurbanın olamaz."

"Ne kadar da bilmiş, sahte bir sevgilim var." Bir süre cevap vermedi.

"Sahte ya da değil. Sevgili, sevgilidir." Kaşlarımı kaldırdım ve alt dudağımı öne eğerek laf yetiştirme hızına şaşırdım. Gitgide bana benziyordu.

"Atalay, bugün neler olduğunu soracak mısın, yoksa benimle laf dalaşına devam mı edeceksin? Ona göre telefonu suratına kapatacağım da?" Telefona doğru ofladığını duydum.

"Anlat, dinliyorum.." Bu, fitili ateşlemişti işte. Sinan'dan gelen mesaj dışında baştan sona bütün yaşananları ona bir anlattım. Mesaj olayını anlatmamıştım çünkü o mesajı Atalay'dan uzak durmam için atan kişi Maral'dı. Atalay'a Maral'ın da ondan hoşlandığını söylesem iki çocukla ortada kalmış gibi olurdum. Atalay koşa koşa giderdi ona. Hem Sinan'ı hem de Atalay'ı, Maral'ın ellerine vermiş olurdum.

Sinan'ı almıştı ve bu beni hırslandırmıştı.

Atalay'ı da vermeyecektim.

"Ne yani? Sinan o çocuğu dövdü mü?" Sanki görebilecekmiş gibi kafamı iki yana salladım.

"Dövmedi ya, iki tane yumruk attı sadece." Tamam iki yumruktu ama o iki yumruktan sonra arkadaşları Hakan'ı öğretmenler masasının üstünden toplamıştı.

"E bayıldı dedin?" Gözlerimi devirdim. Bu mendebur beni neresiyle dinliyordu?

"Bayılan bendim salak!"

"Sen miydin?" dedi panikle. "Sen niye bayıldın Asu?"

Allah'ım sen bana sabır ver...

"Kafama top yediğim için olabilir mi Atalay? Ya sabahtan beri ben sana ne anlatıyorum, nerenle dinliyorsun beni?"

"Şeyden sonra dikkatim dağılmış. Sinan'ın çocuğu dövmesinden sonra." Sesi sonlara doğru öfkeli çıkmıştı.

"Ya dövmedi iki yumruk sadece—"

"Onu bana savunma Asu." dedi sinirle. "Ayrıca ona neymiş? O senin neyin olarak dövdü çocuğu?"

"Immmm, şey olabilir mi? Duyarlı bir insan olarak!?? Ne yapacaktı? Çocuk bana dalmaya çalışırken yolunu kesmeyecek miydi? Ayrıca başlatan Hakan'dı. Sinan'ı kaç kere itti."

"Sana mı dalmaya çalıştı?" Sesi gitgide karardı. "Asu o çocuk sana mı saldırmaya çalıştı!"

Ayy, bunu söylemese miydim acaba?

Ben cevap vermeyince bir kez daha öfkeyle, "Asu!" dedi.

"Şey... Top kafama gelince gerizekalı dışarıda oyna topunu dedim. O da ona bağırdığım için—"

"Sana saldırmaya çalıştı." diyerek sözümü tamamladı. "Tamam, ben halledeceğim." Gözlerim endişeyle büyüdü. Yatakta uzanırken hemen oturur şekle geçtim.

"Atalay ne yapacaksın!" Bana cevap vermedi.

"Atalay!"

"Şimdi kapatmam lazım Asu, sonra görüşürüz."

Ve telefon kapandı.

Panikle onu yeniden aramaya çalıştım. Ancak birkaç çaldırmanın ardından aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor tekrarı yankılanmaya başladı. Ne yapacaktı?

Panikle odada depar attım. Başım döndüğünde tekrar yatağa oturdum ancak böyle bekleyemezdim.

Pijamalarımdan kurtulup üstüme kot bir pantolon, yeşil bir kazak ve siyah montumu geçirdim. Saçlarım hala ıslak olduğu için kafama da krem renkteki peluş şapkamı geçirdim ve aceleyle evden çıktım.

Nereye gittiğim belliydi.

Atalay'ı evden çıkamadan yakalamak için onlara gidiyordum.

🦋

"Leyla Abla ben şimdi size geliyorum. Kusura bakma müsait misiniz diye de soramadım ama... Çok acil hemen gelmem lazım şey yüzünden şey... Atalay'ın çok önemli bir ödevi vardı, ben bugün onun yerine aldım da çok acil yapması lazımmış. Yani çok acil olduğu için geliyorum, acil olmasa gelmezdim, ne olur kusura bakma—"

"Asucuğum, ne olursun nefes al." Leyla Abla'nın araya giren sesiyle kendime geldim ve bir nefes aldım. Kaç saniyede kaç kelime konuşmuştum ben? Ve az önce nefes almasam ne olacaktı?

Galiba kendi kendini boğan ilk insan olacaktım.

"Bir tanem ben şu an bürodayım." Doğru ya. Leyla Abla avukattı. Her yetişkin insan gibi hafta içi belli bir saate kadar çalışması gerekiyordu.

"Ama bu kadar acilse sana zahmet olmayacaksa eğer gidip ödevini verebilirsin." Sanki görüyormuş gibi kafamı salladım.

"Tamam, ben de yoldaydım zaten Leyla Abla."

"Tamam canım. Apartmana girmeden önce soldaki sümbül çiçeği saksısında evin anahtarı var, onunla girersin olur mu? Atalay sakat ayağıyla yataktan kalkmasın şimdi." Leyla Abla sen şu an Atalay'ın evden çıkmaya çalıştığını bilsen ne yapardın acaba? Peki ya dün okula geldiği? Kesin onu da söylememişti hıyar ağası çocuk.

"Tamam Leyla Ablacığım." Ama ya bahçe kapısı? Apartmanlarının bahçesine girmem için de o kapının açılması gerekiyordu.

"Leyla Abla bahçe kapısından nasıl geçeceğim peki? Orası da kilitli."

"Ay doğru. Asucuğum o kapı şifreli. Şifresi de 3555. Onunla girersin içeri, olur mu?"

"Tamam Leyla Ablacığım, öptüm seni görüşürüz."

"Görüşürüz canım."

Telefonu kapattıktan sonra adımlarımı hızlandırdım ve alt sokağa geçtim. Annem pencereden Asu nereye gidiyorsun diye cırlıyordu ama, yapacak bir şey yoktu. Eve gelince taaruzu kabul edecektim.

Atılan topla yamulan kafamın hafifçe zonklamasına aldırmadan koşmaya başladım.

Nefes nefese geçen uzun dakikaların ardından Atalaylar'ın bahçe kapısında durmuştum. Kapının şifresini girip içeri girdim.

"Sümbül, sümbül, sümbül..." bahçede sümbül saksısı ararken apartman kapısının yanında olduğunu gördüm. Hemen saksının içini karıştırdım ve dibindeki anahtarı alıp apartmana girdim.

Asansörde yerimde duramayarak geçirdiğim kısa dakikaların ardından Atalaylar'ın kapısında durdum. Kapının önünde dizilmiş birkaç spor ayakkabı vardı. Bir tanesi Nike'ın futbolculara özel ürettiği bir seridendi. Oha. Bu Atalay'ın mıydı? Ama çok pahalı bir ayakkabıydı bu, ve çok az üretiliyordu. Kıskançlığımdan çatır çatır çatladım.

Daha fazla zaman kaybetmeden anahtarı kapıya soktum ve ayakkabılarımı çıkarıp içeri girdim.

Kapının kapanma sesiyle Atalay, "Anneee?" diye seslendi. Rahatlamış sessiz bir nefes verdim. Evden çıkamadan yetişmiştim ona. Zaten bu sakat ayağıyla biraz zor giderdi de, panik olmuştum işte gelirken.

Acaba kandırsa mıydım onu? Ama Leyla Abla'nın sesinin taklidin yapabilir miydim ki?

Sesimi incelttim ve "Geliyorum oğlum!" dedim. Ancak Leyla Abla'nın sesi dışında her şeye benzemişti. Yanlışlıkla helyum çekmiş civciv gibi olmuş, cik cik etmiştim.

"Anne?" Ses giderek yaklaşıyordu. Anlamıştı çocuk tabi annesi olmadığımı. Cırrık kuşu sesi olan anne olur muydu?

Adımlar çok yakındaydı artık. Duvarın kenarından çıkıp kendimi göstermem gerekiyordu çünkü beni hırsız sanıp bana saldırmaya çalışırsa, her şey daha kötü olabilirdi. Bir üstüme atlasa beni ezer geçerdi.

Bir anda duvarın arkasından çıkıp karşısına geçtiğimde şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. Üstünde siyah vücuduna yapışmış, kaslarını belirginleştirmiş bir tişört ve aynı renk kot bir pantolon vardı. Alnına düşen saçların düzeltmiş ve geriye atmıştı. Her zamanki gibi çok yakışıklıydı.

"Asu?" dedi şaşkınlıkla. "Sen nasıl girdin içeri?" Gülümsedim ve parmaklarımı şıklattım.

"Sihirli güçlerimle kapıyı açtım. Çünkü ben bir Winx'im." Anlamayarak kaşlarını çattı.

"Winx mi? O ne?" dediğinde gözlerim büyüdü. Winx'i nasıl bilmiyordu? Ben Winx'le büyümüştüm, o nasıl ismini duymamıştı?

Erkek olduğu için olabilir mi Asu?

Ama Winx'te de erkek vardı. O da uzmanlardan biri olurdu işte.

İç sesimi görmezden gelip omzunu patpatladım. "Merak etme sahte sevgilim, sana Winx neymiş öğreteceğim."

Bunu duyduğunda dudakları hafifçe kıvrıldı. "O nasıl olacak?" Ne nasıl olacak canım? Sana Winx'in çizgi filmini izleteceğim işte.

Gözlerim evde dinlenmeye uygun olmayan kıyafetlerinde gezindi. Ben evde ya pijama, ya tayt, ya da eşofman gibi rahat şeylerle gezerdim. Mantıken onun da sakat bir halde yatarken pijama giymiş olması gerekiyordu, kot pantolon değil.

Kollarımı bilirkişi gibi önümde bağladım ve tek kaşımı kaldırdım. "Sen nereye gidiyorsun böyle?" dedim kıyafetlerini işaret ederken. Göz kırptım. "Hayırdır?"

Ellerini rahat bir tavırla pantolonun cebine attı. "Sahte sevgilimin mevzusu varmış." dedi rahat bir tavırla. Ardından muzip bir tavırla göz kırptı. "Anlarsın ya?"

Sahte bir bilmemezlikle "Yaa, öyle miymiş?" dedim. "Peki sen bu sakat ayağınla nasıl bir mevzuya gidiyorsun sivri zeka bey, ayağını bir güzel kırdırmaya mı?"

Dudakları eğlenircesine kıvrıldı ve gözleri parladı. Çok eğleniyordu.

"Yok." dedi flörtüz bir tavırla. "Korumamı da yanımda götüreceğim, o beni korur." O korumanın ben olmadığımı düşünmek istedim. Ancak hala eğlenerek bana bakmaya devam ettiğinde çaresizlikle ofladım ve gözlerimi devirdim.

"Dayak yememi mi istiyorsun Atalay? Hayır böyle dövüş sanatları bilsem tamam da anlamıyorum ben o işlerden. Çocuk bu sefer kesin dalar bana—" gözleri karardı.

"Benim yanımda sana dokunacak adam daha anasının karnından doğmadı." Yüzümü buruşturdum. Ne kadar da kıroca konuşmuştu.

Elimle durdurdum onu. "Sus, kibar, tatlı dilli, ev işi yapmayı bilen Leyla Ablacığımın oğlu. Sana böyle konuşmayı yasaklıyorum." Kaşlarını çattı.

"Öyle mi? Neyim olarak yasaklıyorsun peki annem mi, babam mı?"

"Sevgilin olarak." diye giriştim. Ardından ne yaptığımı fark ettim. "Yani sahte sevgilin olarak, anlaşmalı olarak..." Üf... Konuştukça daha da batıyorsun Asu, sus artık.

Tabi mendebur kaçırır mı bu fırsatı? Dilim sürçtüğü için benimle uğraşabileceği fırsat doğmuştu ona. Gözleri heyecanla parladı.

"İtiraf et Asu, en sonunda sen de kabullendin bunu." Kaşlarımı çattım ve ne dediğini anlamaya çalışarak ona baktım.

"Neyi kabullendim?"

"Bana çekiliyorsun. Haberin yok ama bana eriyorsun kızım sen." Gözlerim kocaman oldu. Bu, bu, bu...

Bu mendebur ne diyordu be!

Yüzümü ekşittim ve savunma mekanizmamı kuşandım. "Sen öyle san. Sana iki yardım ettim diye hemen senden hoşlandığımı sanıyorsan sorun sende asıl. Ben buraya benim için başına bela almaman için geldim ama sen sana aşık olduğumu düşündün. Erkekler ne kadar kendi kendine gelin güvey olmayı seviyormuş ya, sayende öğrendim." Elleriyle durmamı işaret etti.

"Sakin ol." Kaşları şaşkınlıkla havalandı. "Sadece şaka yapmıştım."

Ortamı yumuşatmaya çalışarak güldü, ancak hiç samimi bir gülüş değildi. "Ciddiye alacağını düşünmemiştim."

Niye ciddiye almayacakmışım? Söylerken gülmezse ciddiye alırdım tabi ki.

Bir bunalma gelmişti bana. Oflayarak kazağımın yakasını çekiştirdim, montumu ve şapkamı çıkartıp elime aldım. Sarılı ayağına baktım.

"Eee, böyle koridorda mı dikileceğiz? Azıcık misafirperverlik yap da beni koltuğa bir yere geçir yahu, iki dakika dinleneyim de gideyim, gelene kadar dilim damağıma yapıştı zaten." Kendim yerini bilsem gidip oturacaktım da geçen gün salona girmemiştim.

Hafifçe güldü. "Gel. " Sakat ayağıyla hafifçe sekerek önümden yürüdü ve kapalı bir kapıyı açtı. Geniş, güzel bir salonları vardı. Hemen koltuklardan birine popomu attım. Ayy... Koltuk yumuşacık ve çok rahattı. Kendimi koltuğa koyduğum gibi ne kadar yorulduğumu fark ettim.

Atalay karşımdaki üçlü koltuğun kenarına yaslandı. "Ne içersin?" Elimdeki montu koltukta yanıma koydum ve yumuşak kırlentlerden bir tanesini kucağıma aldım.

"Su." Dedim tek nefeste. Tamam susamıştım susamasına da, bu mendebur bana bir şeyler de hazırlamalıydı bence. Sonuçta o bize geldiğinde ben ona Türk kahvesi yapmıştım. Rövanşını almam gerekiyordu.

Ama sakat Asu, diyen iç sesimi duydum. Tamam, bir şey istemeden önce onayını alırdım, ona göre isterdim.

Kafamla sarılı ayağını işaret ettim. "Ayağın nasıl?"

"İyi. Tamamen iyileşti bence ama, annem ne olur ne olmaz diye zorla sargılı tutturuyor. Bir şey yok yani." Bunu duyduğum iyi olmuştu.

"Tamam. O zaman bol köpüklü Türk kahvesi istiyorum, sonra da bir demlik çay. Hadi Atalay Bey, seni misafirperverliğe davet ediyorum." Yüzümdeki zafer kazanmış ifade, onun eğlenen ifadesiyle gitgide soldu. Ondan bir şeyler istiyordum. Bu onu niye eğlendiriyordu?

"Maalesef kafemiz bugün için yalnızca bir tanesiyle sınırlı. Malum, işlerim var evden çıkacağım."

"Çıkamazsın." dedim hemen. "Misafirin varken nereye çıkıyorsun Atalay?" Annesi gelene kadar Atalay'ı yalnız bırakamazdım. Saçmasapan şeyler yapmasını engellemeliydim. Sonra zaten Leyla Abla onu çıkarmazdı.

"Benim çok acil önce su, sonra Türk kahvesi, sonra da bir demlik çay içmem lazım. Bugün doktor söyledi. Hepsini yapmam gerekiyormuş Atalay, yoksa çok kötü şeyler olabilirmiş." Kollarını önünde bağladı.

"Ne olabilirmiş mesela Asu Hanım? Çaysızlığın size zararı neymiş?" dedi muzip bir tavırla.

"Çaysızlık..." düşün Asu düşün...

"Tansiyon. Şu an çay içmezsem tansiyonum düşer ve sonra bir kez daha bayılırmışım." Güzel saçmalıyorsun Asu, böyle devam et.

Eğlenen tavrı gitgide soldu. "Asu." dedi ciddi bir tavırla. "Bunun dalgasını geçip durma. Yaşadığın şeyi neden basite indirgiyorsun? Asıl tam olarak şimdi gidiyorum, çünkü şu an senin hakkını savunmazsam o çocuk tam olarak bundan cesaret alacak. Sen ertesi gün normal haline dönüp yine her şeyi böyle dalgaya aldığın için yaptığı şey umrunda olmayacak."

"Ne yapayım Atalay? Gidip sınıfta ağlamamı mı istiyorsun, ne yapayım?"

"Senden bir şey yapmanı istemiyorum zaten. Ben gidip konuşacağım."

"O konuşmaktan anlayacak bir çocuk değil Atalay. Boşuna o aptala bulaşma."

"Çözümün ne peki?" Eliyle işaret ederek sözü bana verdi. "Seni dinliyorum."

"Benim çözümüm, annen sabah seni nasıl bıraktıysa öyle kalman. Yani yatağına yatıp mışıl mışıl uyuyup dinlenmen, anladın mı?"

"Asu." Kendini tutarak konuşmaya çalıştı. "Lütfen sen buna karışma."

Pardon? Benimle ilgili olan bir şeye nasıl karışmadan duracaktım?

Gerçi ben, benimle ilgili olmasa da karışırdım ama neyse...

"Atalay," artık ben de tıslıyordum. "Bak beni sinirlendirme, seni evden çıkamayacak hale sokarım burada." Dayanamadı ve güldü. Ancak görmemem için kafasını çevirdi ve eliyle ağzını kapadı.

Sabır dileyerek kafasını tavana dikti. Ancak hala kıvrılıyordu dudakları.

Ben galiba gerçekten komik bir kızdım. Az önce neredeyse birbirimize saldıracakken bir anda gülmesine başka mantıklı bir açıklama bulamıyordum çünkü.

"Tamam, tamam. O zaman şöyle yapalım. Ben sana senin istediklerini yapayım, ondan sonra gideyim, olur mu?"

Düşündüm. Önce suyumu ağır yudumlarla içsem, sonra kahvemi yarım saatte içsem, bir demlik çayı da iki saat desen... Ohooo, hepsi bitene kadar Leyla Abla gelir ve Atalay'ı dizginlerdi. Bu anlaşma mantığıma yatmıştı.

"Anlaştık."

***

"Al, suyun." Elindeki bardağı bana uzattı.

Bardağı almadan önce "Soğuk mu?" diye sordum. Gözlerini evet anlamında yumdu.

"Peki ne kadar soğuk?"

"Çok."

"Peki ne kadar çok? Ağrı soğuğu gibi mi, yoksa Antarktika soğuğu gibi mi? Peki Antalya soğuğu gibiyse? O zaman soğuk olmaz ki orası çok sıcak—"

"Asu!" diye kesti sözümü. "Hepsi gibi soğuk tamam mı? Gözünü kapatıp içersen üçünün soğuğunu da hissedeceksin, emin ol." Bakışlarımı sorgular şekilde kıstım.

"Öyle mi?" Bıkkınlıkla kafasını salladı.

"Dene ve gör." Bardağı ondan aldım ve gözlerimi kapatıp sudan bir yudum aldığımda yüzümde anlık bir soğukluk hissettim. Oha. Nasıl olmuştu bu?

Gözlerimi kapatıp bir yudum daha aldığımda yine aynı şey olmuştu. Bu soğukluk nereden geliyordu böyle?

Gözlerimi açtığımda Atalay'ın sessiz kahkahalar atarak yüzüme buz fırlattığını gördüm. Ayrıca buz atarken bir yandan da geri geri giderek kaçıyordu.

"ATALAY!" Koltuktan kalkıp peşinden gidiyordum ki mutfakla arasındaki mesafe birkaç adımdı resmen. Mutfağın kapısına geldiğimde çoktan içeri girmiş ve kapısını kilitlemişti.

Kapının arkasından bağırdı. Ancak hala güldüğü sesinden belliydi. "Sana şimdi de Türk kahvesi yapıyorum, git salona otur!"

Onu bir yakalarsam...

Oflayarak tekrar salona girdim ve az önce oturduğum üçlü koltuğun karşısındakine geçtim. Diğeri Atalay'ın attığı buzlar sayesinde ıslanmıştı.

Kendimi koltuğun en ucuna attım ve kırlentlerden birini kolçağa yaslayıp kafamı koydum. Bacaklarımı kendime çekerek koltukta cenin pozisyonu aldım.

Çok yorulmuştum bugün. Başıma gelenler... Ne kadar da çok şey yaşamıştım. Her biri benim için ayrı şoktu.

Türk kahvem gelene kadar burada iki dakika gözlerimi dinlendirsem ne olurdu ki? Koltuk da çok rahattı, gözlerime kapanın diye baskı yapıyordu resmen.

"İçinden altmış saniye tut Asu. Altmış saniye sonra gözlerini açacaksın, söz."

"Bir, iki, üç, dört, beş, altı." Evet böyle devam et Asu. "Yedi, sekiz, d-dokuz ve... O-on..."

Onda kalmıştım.

Onda kalmıştım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.