O an nasıl bir reflekse sahip olduğumun farkında olmadan vestiyerin kapaklarını açtım ve ikimizi de içine kapattım. Ayak sesleri gitgide yaklaştığında, Atalay’la birlikte dolabın içinde biraz daha küçüldük ve kendimizi iyice köşeye sıkıştırmaya çalıştık. Çok geçmeden başka bir kapının açılıp kapandığını duydum.
Annemle babam, ikisinden biri lavaboya gitmiş olmalıydı.
İkimiz de iyice saklanmaya çalışırken en köşede dip dibe girmiştik. Karanlık vestiyerin içinde yüz yüzeyken Atalay’ın sıcak nefesleri yüzümdeydi. Az önce olan şeyden korkmuş olacak ki çok sık nefesler alıyordu.
Ona doğru fısıldadım. “Panik olma, ikisinden biri tuvalete gitti herhalde.”
Bana kafasını salladığını gördüm belli belirsiz, ancak karanlıkta tam olarak emin olamadım. Onu rahatlatmaya çalışmama rağmen hala nefes nefeseydi.
Ya astımı varsa ihtimali aklıma geldi. Belki de asıl astımım yok diyerek yalan söylemişti. Böyle ciddi bir şeyin yalandan şakasını yapar mıydı?
Tabii ki de yapardı.
“Atalay sakinleş…” diyordum ki kapı açıldığında lafımı ağzıma tıktım. Atalay bu sefer daha sık nefes alıyordu. Bu sık nefeslerinin sesi gitgide arttığında, yakalanacağız korkusuyla elimi ağzına kapattım. Bu sefer de çocuğu nefessizlikten boğacaktım ama yapacak bir şey yoktu. En azından birkaç dakikalığına olsun burnundan nefes almak zorundaydı.
Ayak sesleri gitgide uzaklaştığında ve kapının kapanma sesini duyduğumda, elimi yavaşça ağzından çektim ve nefeslenmesi için vestiyerin sürgülü kapağını açtım. Ciğerleri depar atarcasına dışarıdan gelen oksijene sarıldı ve vestiyerden çıktı. Odadayken hiç bu kadar panik olmamıştı. Acaba şimdi güvendiği bir kapı kilidi olmadığı için mi bu kadar paniklemişti?
Öyle olmalıydı.
Gerçi, benim de ödüm patlamıştı ama onu yatıştırmaya çalışırken benim paniğime sıra gelememişti maalesef.
“İyi misin?” Elleriyle yüzünü ovuşturdu ve kafasını salladı. Böyle heybetli ve güçlü birinin annemden bu kadar korkması istemsizce komiğime gidiyordu. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Ben gideyim artık.” dedi zorlukla konuşarak. Hala kendine gelmeye çalışıyordu zavallım. “Görüşürüz.”
Kafamı salladım ve kapıyı açtım. “Görüşürüz.”
Kapıyı açtığımda ayakkabılarını göremedim. İyi ki de göremedim çünkü eğer görseydim tüm foyamız ortaya çıkardı.
Atalay panikle bana döndü. “Asu ayakkabılarım yok.”
Kaşlarım çatıldı. Ayakkabılarını geldiğinde ayakkabılığa koymayı akıl ettiğini düşünmüştüm halbuki.
“Ne? Vestiyerin yan tarafındaki ayakkabılığı işaret ettim kafamla. “Ayakkabılığa koymamış mıydın?”
Kafasını iki yana salladı. “Hayır, koymadım. Kapının önünde çıkarmıştım.”
Acaba yine mi apartmanın kapısını açık bırakmışlardı? Ne yazık ki apartmanın kapısı kapatılmadığında sık sık yaşanılan bir şeydi bu. Ayakkabı hırsızları bizim mahalleden iyi para kazanıyordu.
“Apartman.” dedim. “Sen geldiğinde apartmanın kapısı açık mıydı?” Kafasını iki yana salladı. “Anahtarla girdim.”
“Peki sonra kapıyı güzelce kapattın mı?” Bakışları yüzümde donakaldı.
“Hatırlamıyorum. O an koşarak asansöre yönelmiştim.”
Aferin sana Atalay. Bana yetişmeye çalışırken bu uğurda ayakkabılarını çaldırmaya değdi mi be çocuk?
Gözlerimi sabırla yumdum. Birazdan yüzünün alacağı hali görmek istemiyordum.
“Atalay, bana ne olur gelirken çok pahalı bir ayakkabı giymediğini söyle, ne olur…” sesi çıkmadı. Yalnızca sesli bir şekilde yutkunduğunu duydum.
Ağzının içinden “Özel tasarımdı…” diye mırıldandığını duydum.
Yarınlar yokmuşçasına yaşlı teyzeler gibi ellerimi dizime geçirmek istedim, ancak ses çıkaramazdım. Bu yüzden kendimi tuttum.
“Atalay çalmışlar işte. Hırsızlar apartman kapısını açık bulunca çalmış.” Birinin ona kötü haberi vermesi gerekiyordu ve o kişi de ne yazık ki bendim.
Şaşırdı. “Hırsız mı? Sizin mahallede hırsız mı var?”
“Niye, sizin mahallede yok mu?” Şaşkın şaşkın kafasını iki yana salladı.
Ona destek olmak amacıyla omzunu patpatladım. Tam bir safozdu. “Vardır ama senin haberin yoktur.”
Neyi kastettiğimi anlamadı, ya da umrunda olmadı, bilmiyorum ama boş boş bana bakmaya devam etti.
“Çoraplarımla mı gideceğim şimdi ben?” Bu soruyu öyle mahzunlukla sormuştu ki yanaklarını sıkmak istedim. Üzülme zengin bebesi, ben sana en plastiğinden güzel bir terlik ayarlarım.
Kafamı eğdim ve Atalay’ın eşofmanına kadar çektiği beyaz çoraplarına baktım. Kendi ayakkabılarımdan birini vereyim diyeceğim de, bu koca katır ayaklarına girmezdi ki benim ayakkabılarım. Zıplaya zıplaya alt mahalleye yuvarlanırdı, başımıza bir iş daha alırdık.
Aklıma gelen şey bir anlığına gözlerimi kısmama neden oldu.
SAKIN ASU!
üff… Aman sen de be iç ses! Sakın düşünmeme bile izin verme, aman!
Babamın ayakkabılarından birini vermeyi düşünmüştüm ama şimdi babama da belli olmazdı, ya işe giderken tam da Atalay’a verdiğim ayakkabılarını giymek isterse, o zaman ne yapardım?
Onu çaldırmış gibi yapsam?
Olmaz. Bu sefer de hırsızlara söve söve apartman yöneticisine gider ve kapıyı yine kimin açık bıraktığını öğrenmeye çalışırdı. Apartman kamerasına da bakılırsa eğer…
Gözlerim endişeyle büyüdü. Bu seçenek direkt elenmişti.
Masum bir tavır takınmaya çalıştım ve istediğimi yaptırmak için tatlı bir ses tonu kuşandım.
“Atalay sana terlik versem olur mu?”
🦋
Atalay’ı, Eylem Teyze’min bize geldiğinde giydiği ponponlu terlikleriyle evden yolladıktan sonra kendimi yorgunlukla yüzüstü şekilde yatağa fırlattım. Eylem teyzem eskiden profesyonel voleybol oynadığı için kızlarda en uzunumuzdu. Boyu 1.77’ydi. Bu yüzden ayak numarası da bizimkilere kıyasla daha büyüktü.
Fakat buna rağmen, Atalay’ın ayaklarının yarısından fazlası yine terliklerin dışında kalmıştı. Ancak yapacak bir şey yoktu. Yakalanacak olmamızdan o kadar korkmuştum ki ona babamın terliklerini vermeye bile cesaret edememiştim. Gerçi bu gidişle ona babamın terlikleri de küçük gelebilirdi. Dev gibi bir şeydi manyak. Ben onun koca ayaklarına özel üretilmiş terliği nerede bulacağım yahu?
Kendi kendime “Çok uykum var…” diye mızıldandım.
Ancak yine okula gitmeyeceğim laflarına başlarsam, bugün annemle uzun soluklu bir tartışmaya girişmememiz imkansız olurdu.
Perdenin ucundan gözüme giren güneş ışığına sinirlendim ve oflayarak saçlarımdaki topuz tokasını bir tarafa fırlattım. Dağınık saçlarımla görüş açımı kapattım ve gözüme gözüme gelen güneş ışığını engelledim. Bugünün günah keçisi de tatlı tatlı parlayan güneş olmuştu işte, ona öfkelenmiştim.
“Yemem ben senin bu tatlı kız triplerini.” dedim güneşe hitaben. “Sarıysan sarısın yani, ne olmuş? Tamam, iyi hoş güzel güzel parlıyorsun ama için kararmış kızım senin, için. UV ışınlarınla hepimizi yakıyorsun. Sen aslında iyilik yapıyor gibi gözüküp kötülük yapıyorsun.”
Güneşe böyle laflar sarf ederken, aklımda bu lafları asıl hak eden kişi vardı. Pislik Maral. Onun o parlak sarı saçları yüzünden sarı ışıklı gezegenimiz, Güneş’le bile aram bozulmuştu.
Uykuyla kayan zihnime teslim olmaya çok yakın bir şekilde mırıldandım. “Her yerde başrolün güzel bir sarışın olmasından sıkıldım artık…”
***
“Asu, sen bu zaman kadar benden güzel bir dayak yemediğin için böylesin, biliyor musun?”
Annem, elindeki ayşekadın fasülyeyi çat diye kırdı ve kafasını masum bir şekilde önüne eğmiş bana fırlattı.
Bir yandan Müge Anlı televizyonda konuşuyor, bir yandan annem hem fasulye kırıyor, hem de bana söyleniyordu.
Peki ben ne yapıyordum?
Boynum bükük bir şekilde koltukta oturuyor ve tüm söylenenleri mecbur yutuyordum. Çünkü bu kez haklıydı.
Yine okula gitmemiştim.
Ciddi manada devamsızlık hakkım bitmişti. Ve ben herhangi bir acil durumda ayvayı yemiştim.
Ne yapayım ama? Dün gece çok yorulmuşum o mendebur yüzünden. Kaç saat konuştu, uyutmadı beni. Ben de sabah alarmı kapatıp uyudum yani.
E tabi ki annem de uyanmamış güzellik uykusundan. Uyandığımda saat 11’i geçiyordu. Bu saatten sonra okula gidip ne yapacaktım ki? Pes ederek tekrar uyumak için gözlerimi kapattım ben de.
Ancak tekrar uyuyamadım. Çünkü annem uyanmış ve adeta kükreyerek başımda bitmişti.
Söylenmeleri son senemde böyle umursamaz olmamdan başlıyor ve yine babaanneme benzememden çıkıyordu. Benim devamsızlık yapmamla babaannemin ne alakası olabilirdi ki? Bu ikisinin arasındaki mantık köprüsünü kuramıyordum bir türlü.
“İsyankar oldun çıktın başıma.” Çat diye bir fasulye daha kırdı ve öfkeyle kucağındaki plastik kabın içine fırlattı.
Koltuğun üstünde duran telefonum bilinmeyen bir numaranın aramasıyla çaldığında annemin uzun söylenişlerinden kurtulmak adına hemen aramayı cevapladım. Telefonu kulağıma götürdüm ve salondan tıpış tıpış çıktım.
Resmi bir ses tonuyla, “Alo?” dedim.
“Adınıza açılmış bir dolandırıcılık davası var—“
“Üfff…” Arayan dolandırcıydı. Telefonu çat diye suratına kapatıyordum ki telefonun ardındaki kişi “Kapatma!” diye bağırdı. Ardından kahkaha attı. Bu sesi bir yerlerden hatırlıyordum sanki.
Telefonu tekrar kulağıma götürdüm. “Kimsin?” Hattaki kişi tekrar güldü.
“Daha kahve içeli kaç gün oldu, hemen unuttun mu beni?” dedi sahte bir üzüntüyle.
Tarık bitiydi…
Yüzümü buruşturdum ve çemkirdim. “Ne istiyorsun be?”
“Ne istediğimi daha geçen gün konuşmadık mı? Bugün okulda sana bakındım, yoksun. İlk iş gününden kaçak mı oldun başımıza?”
“Birincisi, ben senin çalışanın değilim Tarık, bunda bir anlaşalım. Eğer çalışanın olmamı istiyorsan bana yüklü bir meblağ ödeme yapman gerekir. İkincisi de, ben sana henüz tamam demedim, bu yüzden şu an daha anlaşmadık. Üçüncüsü de İŞİM GÜCÜM YOK, BİR DE SANA MI HESAP MI VERECEĞİM?”
Son söylediğimi tiz bir çığlık atarak söylemiş ve telefonu suratına kapatmıştım. Bugünlerde herkes tepemin tasını attırıyordu.
“Off… Bir de bu çıktı başıma.” Çaresizce yatağıma oturdum ve boş boş etrafa bakındım. Ne yapacaktım? Dediğini yapmazsam eğer Atalay’la gerçekten sevgili olmadığımızı söyleyecekti millete. Ve bu şekilde de Maral’ın istediği şeyi direkt avuçlarına bırakacaktım. Gururumu yerde bırakamazdım.
O zaman Atalay’la sevgili olduğunu herkese kanıtla Asu.
Daha ne yapayım iç ses? Çocukla okulda el ele, kol kola geziyoruz zaten.
Öp onu.
Ne!
Okul dışında öğrencilerin görebileceği bir yerde öp onu.
Gözlerim kocaman oldu. Bu deli ne diyordu böyle?
Ben senim Asu.
Hayır, ben hayatta böyle bir şey yapmazdım. Ya annem ve Leyla Abla duyarsa? Rezil kepaze olur, bir daha kimsenin yüzüne bakamazdım.
Hayır, bu ihtimal dahilinde bile değildi. Bu düşüncenin kırıntılarını dahi direkt kafamdan imha edecektim. Sahte sevgilimi öpüp ilk öpücüğümü ona heba edemezdim. İlerideki gerçek sevgilim üzülürdü.
İki seçeneğim vardı: Ya Atalay’a Tarık’ın beni tehdit ettiğini anlatacak, ya da Tarık’ın teklifini kabul edecektim.
Sanırım Atalay’a anlatacaktım. Her şey başıma onun yüzünden geldiği için bununla da onun uğraşması gerekiyordu.
Yatakta duran telefonumu aldım ve kilit ekranından saate baktım. Saat öğlen 12’ye geliyordu. Eğer okuldaysa birazdan öğle teneffüsüne çıkardı. Onu yirmi dakika sonra, öğle teneffüsüne çıktığında arayacaktım.
Yirmi dakikanın geçmesini beklerken elime Shakespeare’in Romeo ve Juliet klasiğini aldım ve yarım bıraktığım sayfadan başlayarak okumaya devam ettim. Bir sonraki sayfayı çevirdiğimde, bir alıntı yüzlerce kelimenin içinde parladı.
“Yarayla alay eder, yaralanmamış olan.”
Atalay’la dün gece konuştuklarımızın ardından, karşıma böyle bir alıntı çıkması parçalanmamış, mutlu aile tablomdan ânı aklıma düşürdü.
Alıntı bana, ben alıntıya bakakalmışken aklıma yine ortamdaki ciddiyetimi bozacak saçmasapan şeyler gelmeye başladı.
Annem bu alıntıyı görse kesin, “Dayak yemişle alay eder, dayak yememiş olan.” derdi.
Hatta annem kesin Shakespeare’i tripkolik bulurdu. Adam yüzyılların koskoca yazarıydı ama Sezen Sultan’ın gözünde dramatik bir adamın ötesi olamazdı.
Edebiyat böyle bir şeydi işte. Annemin abartma dediği şeyler, bazı insanların gönlünden geçenlerdi. Çok garipti.
Sessizce satırlarını okuduğumda gerçekten uzun uzun düşündürücü cümlelerdi yazdıkları. Ancak bunları bir başkasının yanında okusaydım eğer, ortamdaki oluşacak kasvetli havayı dağıtmak için bir de bayıl Feriha deyip göz devireceğim satırlardı. Başkalarının yanında yalnızca bir kabuktan ibarettim ben. Tek başımayken salya sümük ağlayacağım şeylere insanların yanında kahkaha atardım.
Dürüst bir insan değildim ve bunun farkındaydım.
Kimsenin eline koz vermeyeyim derken gerçek duygularımı bile dışa vuramıyordum. Güven çok ince bir tabakaydı ve ben ne zaman bir insanı o ince tabakaya almaya çalışsam sırtımdan vuruluyordum. Bu Sinan’da da, bir zamanlar en yakın arkadaşım dediğim o kızda da böyle olmuştu.
Pelin’le küsmemizin üstünden üç yıl geçmişti. Çocukluk arkadaşım dediğim kız, üç yıl önce bana güya eşek şakası yapmış ve hayatımın en korkunç gecesini geçirmeme sebep olmuştu.
Unutamıyordum…
Hiçbir şeyi sindirip boğazımdan geçiremiyordum. Olmuyordu.
Yirmi dakikanın sonunda kitabı yatağın üstüne bıraktım ve telefonumu elime aldım. Kişiler listesinde M harfine indim ve Mendebur olarak kaydettiğim kişiyi aradım. Telefon birkaç çalışın ardından açıldı ve derinden gelen o yakışıklı ses, sessizliği bozdu. “Alo?”
Hafifçe boğazımı temizledim ve “Atalay?” dedim.
“Efendim Asu?” Bunu söylerken hafifçe gülmüştü sanki. Sesinden duymuştum bunu.
Sesimi düz tutmaya çalıştım. “Ne yapıyorsun?”
“Antrenman yapıyordum.” dedi. “Sen ne yapıyorsun?”
“Antrenman mı?” dedim kafa karışıklığıyla. “Okulda değil misin?”
“Yok, değilim.” dedi yalnızca. Bunu bilerek mi yapıyordu? Ne kadar meraklı olduğumu bildiği için mi nerede olduğunu bana söylemiyordu?
“Neredesin peki?” Soruma güldü.
“Spor salonundayım.”
Spor salonu mu? Orada ne antrenmanı yapıyordu ki? Bu çocuk futbolcu değil miydi, niye spor salonunda antrenman yapıyordu? Spor salonunda nasıl futbol antrenmanı yapabilirdi ki?
Yine saçmasapan şeyler düşünmeye başladın Asu. Bu kadar merak ediyorsan sor ona.
“Spor salonunda ne antrenmanı yapıyorsun peki?”
Bu soruma da güldü. Ben komik miydim ki her söylediğime gülüyordu?
“Ağırlık çalışıyorum.”
Ağırlık mı? Yoksa Atalay o ağır dambılları mı kaldırıyordu? Bizde vardı birkaç tane ama bizimkiler taş çatlasın beş kiloydu. Annemle iki elimize de birer tane alınca onları bile zor kaldırıyorduk.
Gözlerim büyüdü. “Niye ağırlık çalışıyorsun? Atalay ya bel fıtığı olursan o kadar ağır şeyler kaldırmaktan? Bak babam da var bel fıtığı, senede bir geliyorlar ona, hastanelik oluyoruz. Bu genç yaşta fıtık ameliyatı olursun Atalay—“
“Asu ne olursun nefes al…” diyerek kesti sözümü. “Ben alıştım artık, hem çok ağır kaldırmıyorum.”
Bunu söylediğinde istemsizce rahatladım.
“Ha öyle desene. Kaç kilo kaldırıyorsun peki 15 falan mı—“ diyordum ki,
“120 kilo.” diyerek lafımı ağzıma tıktı. Korkuyla elimi ağzıma götürdüm.
“Ne!”
Hayrete düşmemi es geçti ve “Sen az önce ne diyordun 15 kilo mu?” diye sordu. Ardından kahkaha attı.
“Atalay 120 kilo ne? Delirdin mi sen!”
“Sakin olur musun lütfen.”
Sanki görebilecekmiş gibi kafamı iki yana salladım. “Olamam sakin falan. Bana bak, seni annene şikayet ederim.”
“Her zaman aynı tehdit…” diye ağzının içinden mırıldandı.
“Nerede ulan bu spor salonu?” Bu çocuk resmen içimdeki kıroyu ortaya çıkarıyordu.
“Ne yapacaksın, gelecek misin yoksa?” dedi eğlenen bir tınıyla. Bu kadar eğlenirken kesin o ela gözleri de cıvıl cıvıl parlıyordur şimdi… Aklıma düşen şey buz kesmeme sebep oldu.
Ya spor salonundaki kızlar ona bakıyorsa?
Çünkü eğer spor salonunda kızlar varsa ona bakmamaları imkansızdı.
“Sen nasıl bir spor salonuna gidiyorsun Atalay?”
“Normal spor salonu işte, nasıl olacak?” dedi, kast ettiğim şeyi anlamayarak. Yataktan kalktım ve kulağımda telefonla odada depar atmaya başladım.
“Yani karışık spor salonu mu?” dedim bu kez de. Açık açık söyletme, anla işte ya!
“Nasıl karışık? Normal işte…” kısa bir an duraksadıktan sonra “Haa, o mu.” Kafamı salladım hemen. Evet, evet tam o.
Cevap vermesini sessizce beklerken, derinden gelen karizmatik bir tınıyla “Bilmem.” dedi. Davetkar bir ses tonuyla, “Neden kendin gelip görmüyorsun?” diye sordu.
“Tamam.” dedim öfkeden adeta kudururken. “Bana adresi mesaj at. Ben de spor yapmaya geliyorum.” Kocaman bir kahkaha attı.
“Tamam.” dedi. “Seni bekliyorum.”
Evet, bekle beni yakışıklı mendebur. Çünkü Kadırgalı Asuman o spor salonunu başına yıkmaya geliyor…