İçeriğe geç

KELEBEK UYKUSU

Bölüm 19 · 13 dk okuma

KELEBEK UYKUSU

Bölüm 19

19

İyi okumalar 🤍

Kulaklığımı kulaklarıma geçirip uzun yoldan eve doğru yürürken sıcak meltem saçlarımı uçuşturuyordu. Huzur denilen şey şu hafif meltemde bile bulunabiliyordu bazen.

Hemen eve gitmek istemiyordum. Bu yüzden yolun kenarında gördüğüm kafeye kendimi attım ve büyük boy soğuk kahve istedim. Kahvem hazırlandıktan sonra güneşi kaçırmamak için kafede beklemedim ve yürüyerek kahvemi yudumladım. Kulaklığımda üzcü şarkılar çalmaya başlamıştı. Ben dünyanın en neşeli insanıyken neden kulaklıklarımda sahibine ayak uydurmuyordu? Nilipek'in Gömülür şarkısını çalarak bana eziyet etmek isteyenler kim? Bu şarkıların çalmasını düzenleyen insanla konuşacaklarım vardı.

Karşıma çıkan bir taşı ayakkabımın ucuyla ittire ittire yürümeye devam ettim. Aklımda çok şey vardı ve hangisini düşüneceğimi şaşırıyordum bu yüzden. Dün sanki çok aksiyonsuz olan hayatıma yeni bir şey eklenmiş ve resmen karakolluk olmuştuk. Sanırım benim 18 yaşım hayattaki en garip şeyleri tecrübe ettiğim yaş olarak takvimime adını yazdıracaktı. 18 yaşındaydım ve güzel bir üniversite için direniyordum. 18 yaşındaydım ve daha önce hiç sevgilim olmamıştı. 18 yaşındaydım ve dün karakola gitmiştim. 18 yaşındaydım ve sevdiğim çocuk beni sevmiyordu. 18 yaşındaydım ve... Derin bir nefes verdim.

Sırf makyaj malzemelerim için daha 1 aydır tanıdığım çocukla sahte sevgili rolü yapıyordum.

18, gerçekten çok garip şeyler yaşadığım bir yaştı.

Kendi kendime kulaklığımda çalan şarkıyı mırıldanırken tüm bu aksiyon dolu anların aksine beni yumuşatan şey aklıma geldi.

Pamuk Şeker...

Onu çok özlemiştim, artık gerçekten burnumda tütüyordu. Acaba Leyla Abla'ya müsait olup olmadıklarını sorsam, buradan onlara geçsem olur muydu? Eve gittikten sonra gitmeye çalışırsam annem milleti bunaltma diye beni yollamazdı belki.

Ama Leyla Abla'nın telefon numarası ben de yoktu ki. Anneme sorsam bin beşyüz tane soru sıralardı. En iyisi annesinin numarasını Atalay'dan istemeliydim.

Ben: Atalay???

Elinde telefonla reels kaydırıyor olacak ki mesajımı hemen gördü.

Mendebur: N'oldu?

Ben: Bir şey olmadı. Bana annenin numarasını verebilir misin?

Mendebur: Veririm vermesine de, ne yapacaksın?

Ben: Annenin numarasıyla onu aramaktan başka ne yapabilirim sence?

Mendebur: E bana söyle, ben söyleyeyim ona ne söyleyeceksen.

Konuşacağımız her şey senin radarından geçmek zorunda mı ya? Benim bir özelim olmayacak mı oğlum?

Ben: Ya niye inat ediyorsun? Annene bir şey sormam lazım.

Mendebur: Ne soracaksın?

"Allah'ım sen bana sabır ver..."

Ben: Senin özel birey olup olmadığını soracağım. Oldu mu!?

Mendebur: Özel birey mi? O ne?

"Bu. Çocuk. Beni. Delirtecek. Yemin ederim delirtecek ya!" Kaldırımın ortasında kalmış telefonumun klavyesiyle kocaman bir çatışmaya girmiştim bu mendebur yüzünden.

"Yok bu böyle olmayacak. Çalıştır saksıyı Asu."

Kafamda yanan ampulle parmaklarımı kelimeleri yeniden kuşandım.

Ben: Bana bak Atalay. Eğer on saniye içinde annenin numarasını bana atmazsan bugün okula geldiğini anneni annemden görüntülü arayıp söylerim!

Mendebur: E numarayı neden annenden almayıp benden istiyorsun o zaman? Bana bak yoksa sen sırf benimle konuşmak için bahane falan mı üretiyorsun kız?

"Dışarıdayım çünkü aptal!" Telefona doğru bağırdım ve öfkeyle yerimde zıpladım. Bu mendebur yüzünden sokaktan geçen insanlar garip bir yaratıkmışım gibi bana bakmıştı.

Bıkkınlıkla ağlamaklı yüz ifademi kuşandım. Sabrımın sınırları her gün daha da uç noktalara çıkıyordu. Keşke bugün biraz saçını başını yolsaydım, ama sakat diye dokunmamıştım işte. Üstüne bir de hasta bakıcısı olmuştum.

Ben: Dışarıdayım Atalay. Eve gittiğimde Leyla Abla'yı arayacağıma emin olabilirsin.

Yazdığını belirten üç nokta uzunca bir süre göründü. Sanki destan yazıyordu. Oldu olacak kargalarla mektup yolla. Sokağın ortasında durmuş seni mi bekleyeceğim be ben?

Birkaç dakika sonra Annem adıyla kaydedilmiş bir numarayı iletti. Çok şükür. Numarayı vermemek için bin dereden su getirmişti resmen. Beni sinirlendirmek en sevdiği aktiviteydi.

Ben: Beni sinir krizlerine soksan da sağ ol.

Mesajım tabi ki de imalıydı. Alt tarafı bir numara verecekti. Çıldırtmıştı yine beni.

Mendebur: Dışarıda ne yapıyorsun?

Yaptığım imaya aldırmadan bir anda gelen bu soruyla istemsizce kaşlarım çatıldı. Anlaşılan bu yazışma uzun sürecekti. Puflayarak kaldırımın ortasında dikilmeyi bıraktım ve dibimdeki bina duvarına yaslandım. Bir yandan da soğuk kahvemi bitirmiş, pipetini kemiriyordum.

Ben: Geziyorum.

Mendebur: Nerede geziyorsun?

Ben: Ne yapacaksın nerede gezdiğimi?

Mendebur: Bir şey yapmayacağım.

Ben: Bir şey yapmayacaksan neden soruyorsun?

Mendebur: Meraktan.

"Merakına başlayayım senin. Söylemiyorum ulan nerede olduğumu. Az önce beni sinirlendiren sen değil miydin, söylemiyorum işte!"

Ben: Merak etmeye devam et o zaman. Çünkü söylemeyeceğim.

Mendebur: Neden?

"Kaplumbağa deden." Tabi ki de bunu yazmayacaktım. Bu esprilerimle kendimi bile kendimden soğutuyordum. Bu nasıl oluyordu bilmiyordum ama bunu da bir şekilde beceriyordum işte...

Ben: Az önce beni çok sinirlendirdiğin için.

Mendebur: Seni sinirlendirdiğim için özür dilerim. Şimdi nerede olduğunu söyler misin?

Bir anda bu uysallık nereden çıkmıştı böyle?

Ben: Atalay sen misin?

Mendebur: Evet.

Bence Atalay böyle konuşmazdı ama ondan başka kim konuşurdu ki? Leyla Abla'nın Atalay'ın yerine benimle mesajlaşması imkansızdı bence.

Ben: O zaman selfie yolla. Yoksa sana nerede olduğumu söylemem.

Anlık fotoğrafını attığında kıkırdadım. Kamerayı tam yüzüne tutmuş, ela gözleri şaşkınlıkla büyümüşken komik bir fotoğrafını çekmişti.

Ben: Sana o kadar selfie at dedim. İnsan biraz düzgün fotoğraf çeker bu ne? Bundan olsa olsa çıkartma yapılır.

Bunu deyip yapmamak olmazdı tabii ki. Hemen çıkartma oluştur'a bastım ve kaydettim. Herhalde fotoğrafı hızlıca atmaya çalışırken tek gösterimliği açmayı unutmuştu. Fotoğraf çoktan galerime kaydedilmişti bile.

Mendebur: Sakın çıkartma yaptım deme Asu.

Demeyecektim zaten, gösterecektim.

Yaptığım çıkartmayı ona yolladım.

Mendebur: Bunun bir savaş ilanı olduğunu biliyorsun, değil mi?

Bak bak ne kadar da korktum ama.

Ben: Olsa ne olacak? Sen beni alt edemezsin. Ben bir fırıldaklık ustasıyım.

Üç nokta yeniden ortaya çıktı. Bana laf yetiştirmeye çalışmak onu yoruyor olmalıydı.

Mendebur: Sakat ayağım iyileştikten sonra bu konuyu tekrar konuşalım.

Şuna bak, şuna. Sanki sakat ayağı iyileşse ne olacaktı? Beni alt edememesinin tek nedeninin ayağı olduğunu mu düşünüyordu? Onun benim laflarıma yetişebilmesi için daha kırk fırın ekmek yemesi lazımdı.

Ben: Sen öyle san.

Son mesajımdan sonra cevap vermesini beklemeden uygulamadan çıktım ve telefonu kapattım. Gökyüzüne baktığımda hava kararmaya başlamıştı. Bu mendebur beni ne zamandır oyalıyordu da, hava kararana kadar burada dikilmiş onunla mesajlaşıyordum ben? Annem birazdan neredesin diye aramaya başlardı. Bugün de sakat mendebur yüzünden Pamuk Şeker'i göremeyecektim.

Oflayarak evin yolunu tuttum.

🦋

Açlıktan kazınan karnımı doyurmak için hemen masaya geçtim. Normalde masayı ben kurardım ancak annem ben gelene kadar her şeyi yerleştirmişti.

Eve on beş dakika önce gelmiştim. Kapıdan içeri "Çok açım!" nidalarıyla girmiş ve koşa koşa elimi yüzümü yıkadıktan sonra üstüme ne bulduysam geçirmiştim. Bulduğum şey de ayıcıklı peluş pijama takımımdı. Saçlarımı da topuz tokasıyla ensemde tutturduğumda yemeklere dalmak için hazırdım.

Çorbadan aldığım koca kaşığı hemen ağzıma götürüyordum ki, çorbayı yüzüme yaklaştırdığımda bile buharı suratımı haşladı. Onu üflemeden ağzıma götürsem ne olacağını düşünmek bile istemiyordum.

"Ayy..." kaşığa bolca üfledim ve tekrar ağzıma götürdüm.

Kocaman bir aptallık yapıp öğle yemeğinde yalnızca çay içmiş ve bisküvi yemiştim. Eve gelirken de sadece soğuk kahve içmiştim. Bir nevi sabahki kahvaltımla duruyordum. Hayır yani Asu, bisküvi çay senin neyine? Sen aç karnını doyurmadan bu kadar olaylı bir hayatla baş edemezsin.

Annemin "Kızım yavaş ye. Boğulacaksın." demesi bile beni durduramıyordu. Üç gündür bir şey yememiş gibiydim.

"Çok açım..." diye mırıldandım çorbanın son kaşığını da ağzıma götürüp. "Acayip hem de."

Annem önümdeki boş kaseyi aldı ve sandalyeden kalktı. "Öğlen bir şey yemedin, değil mi yine? Manyak." Tabağımla birlikte mutfağa gitti. O arada ben de salata kemirmeye devam etmiştim. Yemeğimin onuncu dakikasında neyin farklı olduğunu sonunda çözdüm. Sanırım karnım doymaya başlayınca mantığım yavaş yavaş yerine geliyordu.

Babam. Sofrada babam yoktu.

Annem tekrar salona girdi ve koyduğu yemeği bana uzattı. Tabağı ondan aldım ve önüme koydum.

"Anne, babam nerede?" Annem gerçekten mi dercesine kıstığı bakışlarla beni süzdü.

"Çok erken fark ettin." Açlıktan önümü bile göremiyordum az önce, ne yapayım yani?

İmasına aldırmamayı seçtim. "Nereye gitti?" Annem çatalıyla önündeki yemeği didikledi. Morali bozuk gibiydi. Ne olmuştu acaba?

En sonunda ağzındaki baklayı çıkardı.

"Baban yine karakolda Asu." Gözlerim kocaman oldu.

"Ne!"

"Duydun işte. Karakolda."

"Yine karakolda ne işi var?" Annem uzunca ofladı.

"Galiba." deyip bekledi. Önündeki yemeğe eğdiği kafasını kaldırdı.

"Galiba baban arabamızı çaldırdı kızım."

Endişeyle bir türlü uyumadığım uzun bir gecenin ardından sabah olmuş ve kısa kısa daldığım uykudan uyanmıştım. Bugün gözlerimi saat yediden önce açmıştım. Sabah güneşi penceremden sızıyordu.

Yatakta yorganın içinde öylece otururken küçük bir kız gibi kollarımla kendimi sardım ve en sonunda dayanamayıp ağlamaya başladım. Babam dün gece çok geç bir saate eve gelmiş ve arabamızın çalındığını doğrulamıştı. Yani artık kesinleşmişti. Güzelim arabamız gitmişti.

Sinirlerim çok bozuktu. Ben o arabayı çok seviyordum. Biz o arabayı daha yeni almış, gidip hep beraber seçmiştik. Ben sabırsızlıkla ehliyetimi alıp o arabayı süreceğim günü bekliyordum.

"Ş-şerefsiz adamlar..." elimin tersiyle gözlerimi sildim. Birazdan sinirden bağıra bağıra ağlayacağım belliydi. Öfkeyle ayaklarımı boşluğa savurdum. "Pislikler!"

Arabamızı çalan şerefsizler ultra tecrübeli hırsızlardı. Resmen gerçek bir çekici gibi davranmışlar ve arabayı alıp Allah bilir nereye gitmişlerdi?

Şimdi arabamız kaç parçaya bölünüp satılıyordu acaba? O lastiği senin, bu lastiği benim derken tavuk gibi neresini isteyen olursa orasını satıyor olmalılardı.

Ya bari çok zengin olan birinin arabasını falan çalsalardı? Biz şimdi ne zaman araba alırdık Allah bilir? Zaten zenginden çalamazlar, anca bizim gibi orta halli ailelerden çıkarırlardı hınçlarını şerefsiz pislikler.

Resmen gitmişler ve kendilerine hırsızlık organizasyonu kurmuşlar. Böyle bir şey olabilir mi? Adamlar her kaza yapan arabaların yanına gidiyor ve onları çekicileriyle alıp çalıyor olmalılardı. Bunu tecrübeli olmadan bu kadar kolay yapamazlardı.

Ben üniversite sınavından sonra yaz tatilinde araba sürecek ve sınava çalışırken göremediğim her yeri gezecektim. Onlar sadece bir arabayı çalmamışlardı. Benim hayallerimi de çalmışlardı.

Ağlamaktan burnumun tıkandığı dakikalarda odamın kapısı açıldı. Elimin tersiyle bir kez daha gözyaşlarımı sildim ve burnumu çektim.

"Kızım?" Annem uykulu gözlerle kapının ağzında ağlayan halime bakıyordu. Endişeyle, "Ne oldu?" diye sordu.

Omuzlarımı silktim. "Bir şey olmadı." Aynen, hiçbir şey olmadığı için salya sümük ağlıyorsun Asu.

"Ne demek bir şey olmadı?" Odaya girdi ve yanıma geldi. "Bir şey olmadıysa neden ağlıyorsun kızım?" Gözyaşlarımla yüzüme yapışmış saçlarımı önümden çekti.

"Ağlayasım geldi öyle."

"Neden ama? Bir sebebinin olması gerekiyor." Yatağın kenarına oturdu. Bu, öğrenmeden gitmeyeceğini açıkça gösteriyordu.

Dudaklarım yeniden ağlamanın eşiğinde gitgide büzüldü. "Çünkü arabamız çalındı." Yeniden sesli bir şekilde ağlamaya başladım.

Bana sarıldığında birkaç dakika da ona sarılarak ağladım. Geri çekildiğimde üzgün gözlerle bana bakıyordu.

"Ağlama kızım." dedi beni yatıştırmaya çalışarak. "Yeni araba alırız, neden dert ettin bunu bu kadar?"

"Çünkü ben o arabayı çok seviyordum. Sınavdan sonra ehliyet alacak ve gezemediğim neresi varsa gezecektim."

"Tamam, şimdi yeni alacağımız arabayla yaparsın bunu." Gözlerimi yorganın çiçekli desenlerinden kaldırdım.

"Anne biz hemen başka araba nasıl alalım, o kadar paramız mı var bizim?"

"Bulacak mecbur." dedi sertçe babamı kastederken. Anlaşılan hala babama çok sinirliydi.

"Arabasız bu şehirde yaşamanın ne kadar zor olduğunu biliyorsun. Hele kendi rahatını düşünüyorsa bir hafta içinde almak zorunda. Bir haftanın sonunda toplu taşımanın nasıl bir illet olduğunu yeniden fark edecek." Kendinden çok emin konuşuyordu.

"Sana bir şey mi söyledi?"

Kafasını iki yana salladı. "Sence söylemeye yüzü var mı? Sırf sabah başına binmeyeyim diye gece gitmiş kanepede uyumuş. Bugün sırt ağrısı çeksin de göreyim onu."

Ne yapacağımı bilemeyerek ofladım ve akan burnumu çektim. Annem yataktan kalktı. Saçlarımdan öptü.

"Sen bunu kafana takma, senin stres yapman gereken bir şey değil bu. Sen şimdi bir saat daha uyu, sonra ben sana güzel bir kahvaltı hazırlarım, tamam mı güzel kızım?" Belli belirsiz kafamı salladım ve yastığımı düzeltip tekrar uzandım. Beni rahatlatmaya çalışarak gülümsedi ve üstümdeki yorganı düzeltti.

"İyi uykular." Ardından odadan çıktı ve kapıyı örttü.

Okul için her zamanki rutin hazırlığımı yaptıktan sonra kahvaltı masasına geçtim. Dün nasılsam bugün de öyleydim. Bugün giyindiğim şeylerdeki tek fark, dizlerimde biten gri çoraplarım yerine siyah eteğimin altına aynı renkte külotlu çorap giymiş olmamdı.

En son babam masaya oturduğunda ne annem ne de babamdan çıt çıkmıyordu. Bugün ikisi de erkenden uyanmıştı. Benim okula gitmeme yarım saatten fazla bir süre varken üçümüz beraber kahvaltı ediyorduk. İkisi de sabah uykularını çok sevdiği için hafta için pek rastlanan bir şey değildi bu.

Annemin yüz ifadesinden babamı yok saydığı açıkça belliydi. Babam da kendini fark ettirmek için hiçbir şey yapmıyordu zaten.

Ağzıma bir parça salatalık attıktan sonra etraftaki garip sessizliği yok etmek için hafifçe öksürdüm. Ancak çatal bıçak sesinden başka bir şey yoktu. Tam bir kez daha yalandan öksürecektim ki ağzımdaki salatalık boğazıma kaçtı ve gerçek bir curcuna yarattım.

Boğazımı yırtarak öksürürken salatalığı çıkarmaya çalışıyordum ancak tıkanmıştı genzimde. Annem bu öksürüklerimi de az öncekilerden sanıp ciddiye almıyordu ki yüzümü gördü.

"Asu!" Panikle yerinden kalktı ve sırtıma vurmaya başladı.

Annem korkuyla hızlıca sırtıma vurup babama döndü. "Erdem, Heimlich manevrası yap, kızı ters tut, bir şey yap!"

Ölüm döşeğinde olsam da en azından konuşabilmelerini sağlamıştım, bu da bir şeydi.

Babam ışık hızıyla yerinden kalkıp beni karnımdan tuttu ve sandalyeden kaldırdı. Kollarıyla karnıma baskı uygularken ben de öksürmeye devam ediyor ve içimdeki salatalığı tüm gücüyle çıkarmaya çalışıyordum.

Durmayan öksürüklerim sonunda, neyse ki sonunda salatalık genzimden geçti ve rahat bir nefes alabildim. Tekrar sandalyeye bırakıldığımda öksürmekten yaşaran gözlerimi sildim. Üçümüz de tir tir titriyorduk. Bir an gerçekten de gümbürtüye gittiğimi sanmıştım. Kaş yapayım derken göz çıkarıyordum resmen, az kalsın canımdan olacaktım.

Annemin yüzü korkudan bembeyaz olmuştu. Sandalyesine geri çöktüğünde yüzünü ellerinin arasına aldı. Elleri benimkiler gibi titriyordu.

"İ-iyiyim." Boğazımı temizledim ve cızırtılı sesimi eski haline getirmeye çalıştım.

Babam kendine gelmeye çalışarak gözlerini ovaladı. "Kızım canımdan can götürdün."

Annem sesli bir nefes verdi ve ellerini yüzünden çekti. Gözleri dolmuştu.

"Bir şey yok anne, korkma." dedim onu yatıştırmak isteyerek.

"Ne demek korkma Asu? Sen görmedin az önceki yüzünün halini. Mosmor oldun iki dakikada. Allah'ım sen koru..." Şakaklarını ovaladı. Galiba ikisini de fena korkutmuştum.

Gerçi ben de çok korkmuştum. Nefes alamadığım o birkaç saniye bile panik seviyemi en üste çıkartmıştı. Hala titriyordum.

Annem sandalyeden kalktı. "Sana su getireyim." Salondan çıktı ve mutfağa yöneldi.

Babam dirseklerini masaya yaslamış ve gözlerini kapatmıştı. Anlaşılan o da kendine gelmeye çalışıyordu. Boğazına salatalık kaçan bendim ancak kendine gelmeyenler onlardı.

Galiba seni birazcık fazla seviyorlar Asu.

Bence de öyleydi. Sonuçta ben sevilmeyecek insan değildim. Beni sevmeyeceklerdide kimi seveceklerdi, değil mi ama?

Elime aldığım çatalı pes edip tekrar masaya bıraktım. Başka bir şey yiyebileceğimi sanmıyordum şu an.

Annem elinde bir bardak suyla içeri girdi. Gördüğüme göre elini yüzünü de yıkamıştı çünkü saçları ıslaklıkla yanağına yapışmıştı.

"Al." Suyu uzattı. Birkaç yudum aldım. Suyu yutarken boğazımda hafif bir acı hissetmiştim. Anlaşılan boğazımı öksürürken çok zorlamıştım.

Suyumu bitirdikten sonra masadan kalktım. "Ben okula gidiyorum." dedim ikisine hitaben. "Görüşürüz."

Koridora bıraktığım çantamı alırken annem masadan kalktı ve beni yolcu ederek peşimden geldi. Evden çıkmadan önce bana sıkıca sarıldı. Az önce yaşadığımız şey onu çok etkilemişti.

"Dikkatli ol, tamam mı?" Kafamı salladım.

"Tamam."

Bir şey unutmadığıma kanaat getirdikten sonra yavaş adımlarımı hızlandırdım ve bizim evin sokağını arkamda bıraktım. Bugün evden erken çıkmıştım, o yüzden okula yürüyebilirdim. Zaten hava da almam gerekiyordu. Az önce boğulmanın eşiğinden dönmüştüm, oksijen depomu, yani akciğerlerimi, temiz havayla doldurmalıydım.

Her günkü rutinim gibi kulaklıklarımı da kulağıma geçirdiğimde tempolu bir şekilde yürümeye başladım. Kafamı eğmiş bir şekilde şarkı dinleyerek hızlıca yürürken önümde uçuşan poşet durmamı sağladı. Poşetin üstünde Nazar Baklava yazıyordu. Hatırladığım şeyle gözlerim büyüdü.

"Ben bunu nasıl unuttum..." Tatlıcının sahibi Ali Amca, istediğim zaman yanına uğramamı ve bana günlük iki baklava bedavamın olduğunu söylemişti. Ancak öyle şeyler olmuştu ki bu kafamdan uçup gitmişti. Atalay'a baklava götürdüğüm gün, karakolluk olduğumuz gündü.

Gözlerimi kapatıp elimi yüzüme götürdüm.

Kafamı kaldırdığımda bu poşeti görmemin sebebi ortaya çıktı. Dükkanın önündeydim. Ancak saat daha sekiz bile olmamıştı, tatlıcı kapalıydı; bu poşetin de nereden geldiğini bilmiyordum bu yüzden. Sanırım kuşlar getirmişti.

"Neyse, karşıma çıkması iyi oldu, okul çıkışı gelirim." Eğildim ve tekrar uçmaya çalışan poşeti yerden alıp çöp kutusuna attım. Benim için toplayıp çöp kutusuna attığım tüm o çöpler, günde o kadar Caretta kaplumbağası ediyordu. Kafamda böyle kurmuştum. Bu yüzden ne zaman yerde bir çöp görsem onu çöp kutusuna atıyor ve minik minik kaplumbağaların denize doğru tıpış tıpış koştuğunu hayal ediyordum. Böylece hayal gücüm hem beni mutlu ediyor, hem de etrafıma en azından bir nebze de olsa fayda sağlamama sebep oluyordu.

Dersin başlamasına uzunca bir vakit kala okula vardım. Büyük demir kapıdan okulun bahçesine girdim. Tam bu sırada elimdeki telefon titredi.

Gelen bildirime baktığımda okula adımlayan ayaklarım aniden durdu. Çünkü bu, en son beklediğim şeydi.

Rehberimdeki Sinan adlı kişiden bir yeni mesaj vardı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.