"Taksiye mi?" Gülümsedi. "Sen ciddi misin?"
"Yok canım. Ciddi olmadığım için şu an seni bu yokuştan aşağı keyfimden götürüyorum." Bu mendeburda ne kadar ağırdı yahu. Bana tüm ağırlığını yaslamadığını biliyordum çünkü yaslasaydı pestilim çıkar, ikiye bölünürdüm ama azıcık ağırlığını bile taşımakta zorlanıyordum. Bu çocuk nasıl bir spor yapmıştı da kasları bu kadar ağırdı?
Neyse ki çok yolumuz yoktu. Yokuşu indiğimiz an taksi durağı oradaydı. Yani, o kadarcık yol için de taksiyi yanımıza çağırmak istememiştim. Ayıp olur gibime gelmişti.
Taksiye binecektik işte yine. Bir haftalık harçlığımı bırakacaktım yine ortaya. Neyse ki önceden Asubank'ta biraz para biriktirmiştim. Yoksa bu sürekli taksiye binmeler ohooo... Milyarder kızı gibi taksiden taksiye atlıyordum resmen.
Taksi durağını gördüğümde tıpış tıpış hızlanıyordum ki sakat bir mendeburun koluna girdiğimi unuttum. Bu çocuğu neden sızlanmasa fark edemiyordum yahu ben? Tek başıma geziyor gibi rahat rahat istediğimi yapıyordum.
"Kusura bakma." Kolunu sıktığımda kaslarını sıkmış oldum. Canını acıttığımı sanıp, "Pardon." dedim bu sefer de. Elimi kolundan çekecektim ki desteğimle yürüdüğünü yeniden fark ettim. Ne yapacağımı bilemeyerek İki saniyede dört devre dönmüştüm resmen.
Hafifçe güldü ve bembeyaz düzgün dişleri gün yüzüne çıktı. Valla kendisi gibi dişleri de yıkılıyordu. Bir tane kusur bulabilmek için onu dikkatlice inceliyordum ama her seferinde elim boş dönüyordum.
"Canımı yakmıyorsun Asu. Kas onlar, sıksan da bir şey olmaz." Elimi ne yapacağımı bilerek kolundan tekrar çekmeye çalışıyordum ki boştaki elini elimin üstüne koyup elimi kaldırmamı engelledi. Elim elinin altında kaybolmuştu. "Bana yardım etmeyi bırakacak mısın?"
"Yok." dedim hemen. "Refleksle oldu."
"Refleksle yerinde kalsın o zaman."
Kafanı salladım, "Tamam."
Boş bulunup tamam demiştim de, ben tam olarak neye tamam demiştim, onu bile hatırlamıyordum ki.
Kafam karışmış bir halde "Ben neye tamam dedim?" diye sordum. Kafasını geriye atıp kocaman bir kahkaha attı.
Yolun ortasında durmuş kahkahasının bitmesini ve bana bir cevap vermesini bekliyordum ancak hiç oralı olmuyordu. Kahkahası durduğunda "Yürü Asu, yürü." dedi. İlerlemeye devam ettik ve duraktaki taksilerden birine bindik.
Taksi okulun önünde durduğunda saat 8'i yirmi beş geçiyordu. Okul kapısından geçmek için tamı tamına beş dakikamız vardı. Aceleyle cüzdanımı bulmak için çantamı karıştırmaya başladım ancak ben yetişemeden yanımda oturan Atalay kişisi pos cihazına bir kart okuttu ve onaylanmasını bekledi. Kafamı çantamdan kaldırdım ve şaşkınlıkla ona baktım. Bugün beni kaçıncı şaşırtışı olduğunu sayamıyordum artık. Sabah sakat haliyle okula gitmeye çalışması, benim evimin dibindeki durakta metrobüs beklemesi, takside ön koltuğa geçmek yerine arkada yanıma oturması ve taksi ücretini şıp diye ödemesi... Bu çocuğa yeni güncelleme gelmişti sanki.
"Ne yaptın?" dedim şaşkınlıkla. Anlamaya çalışarak kaşlarını çattı.
"Ne yapmışım?" Kart onaylandığında hızlıca taksiden indim. O da bana yetişmeye çalışarak taksiden indi. Sekerek yanıma geldi ve birlikte okulun bahçesine girdik. Demir kapıyı geçtiğimde rahatlamış bir nefes verdim.
"Taksiyi ödedin." Tekrar koluna girdim ve yürümesine yardımcı olmaya çalıştım. Eğer okuldakiler bundan bir dedikodu çıkarmaya çalışırsa hepsini yolardım. Şurada yardıma ihtiyacı olan bir insana yardım ediyordum alt tarafı.
"Evet ödedim." Kafasını eğip bana baktığını hissettim. "Ödemese miydim?"
"Yok canım, öde tabi ki de ama," Ödesin diye hevesli olduğunu bu kadar gösterme Asu. "Ama şey..."
"Ney?"
Ağzımdaki baklayı çıkarttım. "Şaşırdım yani canım, ne yapayım?"
"Şimdi sen bana canım mı demek istedin?"
"Ne diyorsun yahu?"
"Bunu bilmiyor musun?"
"Neyi bilmiyor muyum?"
"Az önce söylediğim şeyi işte. Bir tane evlilik programında öyle bir replik vardı." Şaşkınlıkla ağzım açıldı. Oha. Atalay evlilik programı mı izliyordu?
"Sen ciddi misin? Gerçekten evlilik programı mı izliyorsun?"
"Ne alakası var Asu? Sosyal medyada çıktı karşıma işte. Instagram'da."
Kıstığım bakışlarımı üstünde tutmaya devam ettim. "Senin Instagram'ın mı var?"
Şaşırma sırası şimdi ondaydı. "Senin yok mu?" Vardı ama üniversiteye hazırlık senesinde olduğum için dondurmuştum.
"Maalesef. Hazırlanmam gereken bir üniversite sınavı olduğu için sanal dünyayla arama çizgi çekmek zorunda kaldım."
"Yani hesabını dondurdun, öyle mi?" Kafamı salladım.
Son olarak yavaş yavaş merdivenleri de çıktıktan sonra okuldan içeri girdik. Şimdi bu ayakla şu dört katı nasıl çıkacaktı bu oğlan? Bizim bugün öğretmenlerin asansörüne binmemiz gerekiyordu. Yoksa bu kadar merdiveni biz anca yarım saatte çıkardık.
"Gel benimle." Onu kolundan çekip birlikte asansörün olduğu yöne çevirdim.
Meraklandı. "Nereye gidiyoruz?"
"Bizi asansörle yukarı çıkaracak herhangi bir öğretmene ihtiyacımız var. Ayağının sakatlığını belli et. Asansörün önünde gelmelerini bekleyeceğiz. Onlar bizi asansöre almadan da olay yerinden ayrılmayacağız, tamam mı?"
Emrime asker selamı verdi. "Emredersiniz komutanım." Hah şöyle. Her dediğimi yaparsa birbirimize daha kolay katlanıyorduk.
Onu hızlandırmaya çalışarak gevezelik ettiğim beş dakikanın sonunda nihayet asansörün başına geldik. Öğretmen zilinin çaldığını duydum. Aceleyle asansöre doğru gelen biyoloji öğretmeni Mustafa Hoca'yı gördüğümde Atalay'a rolüne girmesi için kaş göz yaptım.
"Ah! Ayağım..." dikildiği yerde iki büklüm oldu ve bacağını tuttu. Mustafa hoca şaşkın gözlerle Atalay'a baktı.
"İyi misin oğlum?" Atalay gözlerini acıyla yumup kafasını iki yana salladı. "Ayağım geçen günkü maçta çok kötü sakatlandı hocam, doğru düzgün hareket ettiremiyorum."
Mustafa Hoca endişeyle Atalay'ı inceledi. "E sakat sakat neden okula geldin oğlum, raporun yok muydu?"
"Hocam..." acı çeker gibi sıkıca gözlerini yumdu. "Bugün çok önemli derslerim var, onlara katılmam gerekiyor. Bugün sizin dersiniz var." Mustafa Hoca gururlanmış olacak ki Atalay'ın omzunu patpatladı. "Aferin sana oğlum. Biyolojinin ne kadar önemli olduğunun sen de farkındasın demek ki." Ceketinin cebinden kartını çıkarttı ve kartı okutup asansörün kapılarının açılmasını sağladı. Asansörün içini işaret etti. "Hadi geç bakalım."
E ben ne olacaktım? Hoca beni hala fark etmemişti.
Atalay asansöre binip dışarıda kalmış beni işaret etti. "Hocam Asu arkadaşım da gelebilir mi, o benim hasta bakıcım." Çüş! Ne zaman hasta bakıcısı olmuştum. Allah'ım... Kimseye iyilik yapmak da yaramıyordu gerçekten. İyi insan olayım derken hasta bakıcı olmuştum!
Mustafa Hoca en sonunda beni görebildi. Eliyle asansörü işaret etti. "Geç kızım sen de."
"Sağ olun hocam." Asansöre bindiğimde Atalay'ın hafifçe sırıttığını görebiliyordum. Mustafa Hoca'da asansöre binip en üst katın düğmesine bastı. Atalay'ın yanında durdum ve koluna hafif bir çimdik attım. Sessiz olmaya çalışarak acıyla inledi ve kolunu benden kurtarmaya çalıştı. Ancak koluna sülük gibi yapıştım ve hareket etmesine izin vermedim.
"Hasta bakıcın şu anda kolundan tutup ayakta dikilmene yardım ediyor, o yüzden hemen sus."
Boğazından kaçacak kahkahayı tutmaya çalışarak öksürdü ve sözümü dinledi. Artık benden kaçmaya çalışmıyordu.
🦋
Sevmediğim derslerle geçen bir günün ardından, duvardaki saatten gözümü ayırmadan okulun dağılması için kaç dakika daha geçmesi gerektiğini hesaplıyordum. Akrep ve yelkovan sürekli ilerliyor ancak o beş dakika bir türlü geçip gidemiyordu sanki.
Sessizce kendi kendime mırıldandım. "Çabuk çalsana be." Zil hemen çalmalıydı. Eve gidip hemen uyumak istiyordum. Son derste öyle uykum gelmişti ki gözlerim kendi kendine kayıyordu artık.
Bir de gitmek istiyordum çünkü...
Çünkü sabahtan beri gözümün önünde olan o sahneye daha fazla dayanamıyordum.
Sinan ve Maral İpek bugün birlikte oturuyordu. Atalay'ın uğruna benimle kıskandırmaya çalıştığı kız ve benim sevdiğim çocuk sabahtan beri yan yanaydı. Bir de sanki güzelce göreyim diye en öne oturmuşlardı. Ne zaman hocaya bakacak olsam gözlerim onların kafasının üstünden geçiyordu. Sürekli birbirlerine gülümsüyorlardı, görüyordum hepsini.
Bunun canımı acıtmamasını istedim. Ama acıttı işte.
Teneffüste, gördüğüm şeyi Atalay'a söylediğimde morali bozuldu. İfadesinden anlamıştım bunu. Kafasını eğdi ve buharı tüten çayından başka bir yudum daha almadan öylece soğuttu.
Sanırım... Birbirimizi anlıyorduk.
Severken sevilmemeyi beraber tadıyorduk. Bu yolda bir yoldaşım vardı.
Zil neyse ki çaldığında bir saniye bile durmadım ve çantamı hızlıca omzuma atıp sınıftan çıktım. Gözlerimi Atalay'ın sınıfının olduğu tarafa çevirdim. Koca bir öğrenci curcunasının arasında oldukça uzun boyuyla ayırt ediliyordu.
Öğrencilerin arasından geçerek yanına gitmeye çalıştım. Şimdi giderler sakat ayağına basarlar, bu sefer daha kötü olurdu. Gerçi akıllanması için böyle bir şey yaşaması gerekiyordu ancak şimdi olmazdı. İçimdeki iyi kızı bir kez daha dinleyecektim.
Sonunda yanına varabildiğimde sınıf kapısının olduğu duvara yaslanmış, kalabalığın dağılmasını bekliyordu. Beni fark etmesi için hafifçe kolunu sıktım.
Beni gördüğüne şaşırdı. "Asu."
"Ben ya." Sabahki gibi koluna girdim. İşte şimdi üstün yeteneklerimi kullanacaktım.
"HERKES YOLU AÇSIN ACİL HASTA VAR!" Bağırışımla şaşkınlıkla bana dönen gözlere aldırmadım. Ambulans edasıyla "Çekilin, çekilin." diye etrafımızdaki öğrencileri uzaklaştırmaya çalıştım. Ambulans olmak için bir nani, nani sesi çıkarmadığım kalmıştı.
"Çekil bak, bu çocuk sakat." dedim koluna girdiğim Atalay'ı işaret ederken. Önümüzdeki bu tombul çocuğu ittiremezdim, mecbur onu lafla yönetecektim.
Atalay gözleri kocaman olmuş bir şekilde yalnızca ne yaptığımı izliyordu. Ben onu yolu nereden açarsam o yöne ilerletiyordum.
Bir yandan ilerlerken çenem de boş durmuyordu tabi ki. "Sakın ayağına basayım demeyin, bakın bu çocuk okulumuzun futbol kariyeri için çok önemli."
Yanlarından geçtiklerimizin bazıları Atalay'ın takım arkadaşlarıydı. Onlarla uzaktan selamlaşıyordu. Sanki halkı selamlıyordu, çok komik bir görüntüydü.
En sonunda kazasız belasız onu o kalabalıktan çıkardığımda okulun bahçesine çıkabilmiştik. Derin nefesler aldım ve kendime gelmeye çalıştım. Hasta bakıcı olmak ne zormuş gerçekten, iki dakikada maraton koşmuş gibi yorulmuştum.
"Asu," diye mırıldandı. Ardından kocaman bir kahkaha attı. Kafasını iki yana sallarken hala gülmeye devam ediyordu.
"Çok iyi bir hasta bakıcı olduğumu biliyorum."
"Sen hasta bakıcı falan değilsin. Sen basbayağı bodyguard'sın kızım. İleride çok ünlü bir futbolcu olursam seni korumam yapacağım, söz bak." Yüzümü buruşturdum.
"Sen benimle dalga geçmeye devam et. Ben olmasaydım yarım saatte çıkardın o okuldan."
"Zaten farkındayım bunun. Teşekkür ederim." Burun kıvırdım ancak teşekkürünü de cevapsız bırakacak kadar kaba değildim tabi ki.
"Önemli değil. Bak yarın yine gizlice okula gelmeye çalışırsan akşama annene söylerim seni. Yarın yatıp dinleneceksin Atalay, bir gün daha hasta bakıcılık yapamam." Valla bir günde bile ne biçim yorulmuştum. Eğer yarın da okula gelirse onu tokat manyağı yapardım.
En sonunda neyse ki pes etti. "Tamam söyleme anneme, gelmeyeceğim yarın. Ben de yoruldum zaten bugün." Çok şükür anlayabilmişti bunu.
"Tamam. Hadi gidelim de seni bir taksiye bindireyim." Kaşları çatıldı.
"Sen ne yapacaksın?"
Hava o kadar güzeldi ki içimde yürüme isteği uyandırmıştı. "Bu güzel havanın keyfini çıkaracağım. Yürüyerek gideceğim." Başka bir şey söylemedi, ya da benimle tartışmadı. Yalnızca kafasını salladı.
Giderken yeniden Atalay'ın koluna girdim. Okulun bahçe kapısından çıkarken gözlerim nedense bir anlığına bizim sınıfın penceresine takıldı.
Ancak pencereden bizi izleyen Sinan'ı görmek, en beklemediğim şeydi.