Gözlerim, kafamın içinde duyduğum mesaj sesiyle açıldı. Neden açıldığını da anlamadım çünkü uykusu hafif olan bir insan değildim. Bu yüzden sinirlendim.
"Eğer operatör ya da alışveriş bildirimiyse var ya..." Hışımla komodinin üstünde duran telefonumu elime aldığımda gördüğüm şeyle gözlerim büyüdü.
Saat gecenin üçüydü. Ve Mendebur isimli kişiden bir yeni mesaj vardı.
Uyudun mu?
Ofladım. "Anlaşıldı, bu gece kimse uyumamı istemiyor."
Ben: Uyudum.
Mesajı yazdıktan sonra telefonu tekrar yerine koyuyordum ki ekran tekrar aydınlandı. Pes ederek telefonu gözlerime doğru tuttum. Her an şaşı olabilirdim.
Mendebur: Uyurken mesajlaşabilmen takdire şayan.
Gözlerimi devirdim. Laf yetiştirmeyi de çok iyi biliyordu beyefendi.
Uzatmadan, Ne oldu? yazdım. Lamını cimini uzatmaya gerek yoktu. Ben hiç sabırlı bir insan değildim, hemen her şeyi anında öğrenmem gerekiyordu.
Mendebur: Bir şey olmadı. Ne yapıyorsun diye merak etmiştim sadece.
Okul vakti bu saatte uyumaktan başka ne yapılıyordu ki?
Sence ne olabilir Asu? Çok başarılı bir öğrenci olduğun için ders çalıyorsun diye düşünmüştür.
Tabi ki de böyle düşünmesi çok normaldi. Muhtemelen notlarım çok güzel olduğu için beni gece gündüz ders çalışan biri olarak düşünmüştü. Ay... İlahi Atalay. Sivri zeka bir insan olduğum için bu kademeden olduğumu bilmiyordu tabii, ne yapsın çocuk?
Kendi kendimi mutlu ettikten sonra keyifle sırıttım ve mesajına cevap yazdım.
Ben: Tabii, sen de çok haklısın. Notlarım çok yüksek olduğu için uyumak yerine ders çalışıyor olduğumu düşünmüşsündür.
Mendebur: Hiç öyle bir şey düşünmemiştim ama, sen öyle diyorsan...
Gülümsemem yavaşça soldu.
"Ne diyor be bu? Bana başarısız falan mı demeye çalışıyor?"
Ben: Bana bak yakışıklı mendebur, seni elime aldığım gibi...
Yazdığım her şeyi sildim ve dertli bir nefes verdim. Uykumu da kaçırdı zaten. Bir annem bir bu. Kime yetişeceğimi şaşırıyordum.
Ben: Uyuyorum Atalay, uyuyorum.
Yazdığını belirten üç nokta uzunca bir süre ekranda göründü. Boş boş sohbette beklerken artık saniyeleri sayıyordum ki mesaj geldi.
Mendebur: Tamam Asu, iyi uykular.
Neden tripli gibi yazmıştı bunu? Bana küsmüş müydü?
Sen de hiç az değilsin Asu, kendi kendine kafandan bir şeyler uyduruyor sonra da tersi çıkınca karşındakini suçluyorsun. Bir akıllan artık.
İç ses bana öyle ağır konuşmuştu ki omuzlarım resmen içe göçtü.
Sanırım... Ben olsam ben de kendimle uğraşmak istemezdim.
Bir anlığına ilk defa alttan almak istedim. Bu yüzden kelimeler hızlıca parmaklarımdan çıktı ve göndere basarken gözlerimi kapadım.
Ben: Özür dilerim, kaba davrandım. Bugün olanlar beni çok strese soktu, bu yüzden fevriyim. Normalde ne kadar uyumlu bir insan olduğumu sen zaten çok iyi biliyorsun. Sonuçta seninle bir sürü anlaşma yaptık. Daha doğrusu beni bir sürü anlaşmaya zorladın!!!
Alt tarafı özür dileyecektin Asu. Bu kadar uzatmaya ne gerek vardı? Gittin yine anlaşmayı hatırlattın ona. Şimdi yine sevgililik oynamaya başlayacak sırf gıcıklığına.
Mendebur: Ben seni zorlamadım Asu, farkındaysan sen bu anlaşmayı makyaj malzemelerini almam için kabul etmiştin. İki tarafın da kârda olduğu bir anlaşmaydı bu.
Aynen, onunla ters düştüğümde hıyar ağalığı yapıp anlaşmaya karınca yazısıyla yeni maddeler ekleyen de babamdı zaten(!)
Ben cevap yazamadan ardından yeni bir mesaj daha geldi.
Mendebur: Neyse, en azından yine nazlanmayıp hatanı kabul edebildin. Özür dileme kabiliyetin varmış.
Telefona bakan gözlerim sorgular şekilde kısıldı. Var ya, illa muhalefet olayım istiyordu. Bana böyle şeyler söylerse tabi ki de altta kalmazdım yani, ne yapacaktım, ağzım armut mu topluyordu benim? Böyle yaparsa her şeyi pat pat söylerdim tabi.
"Ben seni yarın saçından bir yakalayayım da, gör sen." diye mırıldandım. Ardından mesajına görüldü attım ve telefonumu kapattım.
Rüyamda yakışıklı mendebur kılığında bir hacıyatmaz tekmelediğimi görmeyi umarak kendimi tekrar uykunun kollarına bıraktım...
🦋
"Asu Hanım, kaç gibi uyanmak istersiniz?" Mayhoşlukla kimin olduğunu seçemediğim sese gözlerim kapalı, "11 gibi." diye cevap verdim.
"Öyle mi? Hemen not alıyorum." Kafamı salladım. Uykunun tatlı mırıltısıyla yatakta diğer tarafıma döndüm.
"Kahvaltıda ne isterdiniz peki? English breakfast sizin için uygun mudur?" Ne English breakfast'ı be? Sabah sabah kuru fasulye mi yiyecektim?
"Yok. Yemem ben onu, Türk kahvaltısı isterim." Ama hiç zeytin sevmezdim, o bunun dışında olmalıydı. "Ama sakın zeytinin z'si bile masada olmasın lütfen." diye belli belirsiz mırıldandım. Uykumun içinde bile aklım çalışıyordu valla. Ne sevip sevmediğimi rüyamda başka ufuklarda gezerken bile biliyordum.
"Peki Asu Hanım, hepsini not aldım." dedi aynı ses.
Belli belirsiz kafamı sallamaya çalışıp kendimi bu sefer de yüzüstü yastığa gömdüm.
"Son bir şey daha var. Peki, okula gitmek gibi bir planınız var mı? Rüyanızda görüyor musunuz?"
Valla hiç okul mokul görmüyordum şu an. Bu yüzden reddederek kafamı salladım.
"Yok... S-sadece uyk-" diye mırıldanıyordum ki sözüm kesildi.
"Saat yedi buçuk Asu, kalk şuradan!" Bu kimdi? Az önce isteklerimi not alan asistanım nereye gitmişti?
Gözlerimin üstündeki kilolarca ağırlığı kaldırmaya çalıştım. Ancak açacağım an tekrar kayıyordu gözlerim. Kış uykusuna ihtiyacım vardı.
"Asu!" Bu cırlamayı tabi ki de tanıyordum, tanımaz olur muydum? Sezen Hanım bugün erken teşrif etmişti. Annemin bu saatte onuncu uykusunda olması gerekiyordu. Nasıl erken uyanmıştı?
Kendime gelmeye çalışarak yatakta vücudumu esnettim. Ancak bunu yaparken bile yatıyor ve kalkmamak için direniyordum.
Annem en nefret ettiğim şeyi yapıp üstümdeki yorganı çekti.
"Kalk."
"Ya sen niye uyandın? Gidip uyusana."
"Oldu, ben uyuyayım sen de okula gitme. Kalk çabuk Asu, bak ayağımda topuklu terliklerim var." Bu tehdite karşılık yalnızca açılmayan gözlerimi kısabildim. Ay, uyumamış da bayılmıştım sanki. Tüm gece boyunca sadece iki dakika uyumuş gibi hissediyordum.
Bugün o topuklu terliklere boyun eğmeyecektim. "Ben bugün gitmek istemiyorum."
"Gitmek istemiyorum diye bir cevap yok." İyi, böyle bir cevap yoksa ben de fiile farklı zaman eki koyar, farklı cevap verirdim.
"O zaman gitmiyorum."
Annem cevabıma karşılık, "Asu..." diye tısladı.
"Gitmiyorum diye bir cevapta yok."
"O zaman--"
"Okula gitmemekle ilgili hiçbir cevap yok!" diyerek işini sağlama aldı.
"Ya istemiyorum işte. Heceleyeyim mi, is-te-mi-yo-rum!"
"Sen bugün bu okula gitme, sana bir daha makyaj malzemesi alanı--" Bak, bak. Tehdite bak!
"Alma, sen almazsan başkası alır--"
"Kim alacakmış?"
Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Ulan Asu, sırf uyuyayım derken bütün sırları dökecektin ortaya. Annemin bu anlaşmanın a'sını bilmemesi gerekiyordu. Yoksa hemen gider, Leyla Abla'ya yetiştirirdi. Oğluyla sevgililik oyunu oynadığımı bilse ne derdi? Onun gözünden düşmek istemiyordum...
"K-kimse." dedim hemen. Beynime bir anda hızlı kan gitmiş olacak ki uykum kaçmıştı. Yatakta oturur vaziyete geçtim.
"Hiç kimse. Senden başka kim bana makyaj malzemesi alır ki canım annem..." Kollarımı sarılsın diye ona doğru uzattım. Hemen yağcılığa başlamıştım.
Sezen Hanım gözlerini kısıp beni inceledi. Anlaşılan yine ne işler peşinde olduğumu çözmeye çalışıyordu. Annemin bu hayattaki ömür törpüsü olduğum için mecbur dikkatli olacaktı. Ortalığı karıştırmam iki dakika falan sürüyordu.
Neyse ki çok geçmeden beni süzmeyi bıraktı ve ona uzattığım kollarıma karşılık verip bana sıkıca sarıldı. Sarıldık sarılmasına da, anne gücünden olsa gerek bana sarılırken beni yataktan kaldırıp ayaklarımın üstüne bıraktı. Beni nasıl kaldırabildiğine akıl sır erdiremiyordum, aramızda taş çatlasın on kilo vardı. En son tartıldığımda 54 kiloydum. Hatta boyumla eşleştirince zayıf kalıyordum ancak annem benden daha uzundu. O, 1.78 boyuyla 65 kiloydu. Önceki mesleğini düşününce bu, onun için normaldi. Aynı zamanda bunun genetik olduğunu da söylemişti. Teyzelerim de onun gibi uzun ve inceydi. Of... Aklıma geldiği gibi onları da özlemiştim şimdi.
İki teyzem ve üç kuzenim vardı. Emel teyzem, annemin ablasıydı ve başka şehirde yaşıyordu. Annemle aralarında üç yaş vardı ve üç çocuğu vardı. Biri benimle yaşıt ikizler Ege ve Elif, diğer minik ise beş yaşındaki Sahra'ydı.
Diğer teyzem Eylem ise Amerika'da hayatını yaşıyordu valla. Eylem teyzemin ismi, dedemin madenlerde mühendis olarak çalışırken çalışma şartlarına ve alınması gereken önlemler için işçi haklarını savunmak için katıldığı grev ve eylemleri temsil ediyordu. Tavrını bir de bu şekilde, 20 yıl sonra çocuğunun ismini Eylem koymasıyla göstermek istemişti. Hatta annemler bu yüzden Eylem teyzemle dalga geçiyormuş. Sen çöpten çıktın yerine, babam seni madenlerden kömür olarak çıkarttı diyerek küçükken onu ağlatıyorlarmış. Dedem kadar hakkını savunan varsa, gelsin çıksın ortaya. Adam resmen bunun için çocuk dünyaya getirmişti.
Eylem teyzem 26 yaşındaydı ve iki senedir Amerika'da güzel bir şirkette pazarlama bölümünde çalışıyordu. Türkiye'de üniversiteyi bitirdikten sonra yüksek lisans için New York'taki üniversitelerden birine başvurmuş ve kabul edilmişti. Kabul edildiği zamanı hala hatırlıyordum valla. Okul masraflarını ödemek için dedemi soyup soğana çevirmiş ve aile içi kargaşa çıkmıştı. Annem ve Emel teyzem kendi haklarından vazgeçip Eylem teyzemin Amerika'da okumasını istemişlerdi. Ancak dedem istemsizce elinden giden şeylere üzülmüştü tabii. O, giden tarlalara ağıt yakarken, anneannem de kızı uzaklara gittiği için ağlıyordu. Teyzem yüksek lisanstan sonra orada iş bulmuş ve Amerika'da yaşamaya başlamıştı.
Onu çok kıskanıyordum ve o da bunu biliyordu. Bu yüzden her gelişinde bizi çok güzel hediyelere boğuyordu.
Annemin bütün ailesi uzundu. İki teyzemde en az 1.75 vardı. Kuzenim Ege ise duyduğuma göre 1.85'i geçmiş ve basketbol seçmelerine katılmaya başlamıştı. Bu boy ailemizde genetikti.
E ben neden onlar kadar uzamamıştım? 1.70'de tıkanmıştım ben, daha yukarı gitmiyordu.
Hayretle "Hala beni nasıl kaldırabiliyorsun?" diye sordum. Annemin beni taşıyabilmesi, bazen hala onun küçük kızıymışım gibi hissetmeme sebep oluyordu. O da tam bunu düşünüyor olacak ki yanaklarımı sıktı.
"Çünkü sen hala benim küçük bebeğimsin."
18 yaşında bile hala büyüyemediysem, ne zaman büyüyecektim ben?
Ağzımdan bir anda, "Teyzemleri özledim." çıktı.
"Hangisini?" diye sordu. İkisini de aynı anda seviyordum.
"İkisini de."
O özlediğini çok fark etmemiş olabilirdi tabi. İkisiyle de her gün Türk kahvesi eşliğinde görüntülü konuşuyordu.
"Ben de özledim. Ablama söyleyeyim de yaz tatilinde yanımıza gelsinler. Eylem'le de bu akşam görüntülü konuşalım, senelik iznini tam okullar tatil olduğunda alması için onu kandıralım. Böylece hep beraber oluruz." Güldüm. Annem yine fırıldaklığını konuşturmuştu.
"Olur valla. Gelsin tıpış tıpış." Hala gülüyordum. "Buldum!" dedim aklıma gelen şeyle. "Hep beraber tatile gidelim."
Annem gülümseyerek kafasını salladı. "Olur, gidelim."
"Peki nereye gitsek? Marmaris, Fethiye..."
Annem, "Ben daha iyi bir yer biliyorum." dediğinde hevesle bekledim.
"Neresi?"
Annem yüzündeki eğlenen ifadeyi silmedi. "Köy. Hep birlikte köye gideriz." Ne kadar da güzel bir tatil beldesiydi(!) Tamam köyü sevmesine seviyordum da ben ne diyordum, annem ne diyordu?
"Ya tatil diyorum tatil. Köye bayramda gideriz."
"Anneannenle deden ne olacak Asu? Onları köyde tek başlarına mı bırakacağız?" E zaten 12 ayın 11 ayı ikisi beraber kalıyordu.
"Onlar da tatile gelsin. Tüm aile gidelim."
"Olur canım, hatta tüm sülale gidelim. Yoldan geçerken akrabaları da atarız arabaya, ne dersin kızım? Kaç kişi oluyoruz Asu, o kadar paran varsa bana ver."
Ne vardı ki bunda? Sadece on beş kişi olarak tatile çıkacaktık işte. Anneannem yatağının altına sakladığı altınlardan birini bozdursa beş kişinin masrafını hallederdi zaten. Onun üç altınıyla güzel bir yaz geçirebilirdik bence.
Annem ne düşündüğümü anlamış gibi, "Olmaz Asu." dedi. "O altınlar acil durum altınları." Bence tatil de gayet önemli bir acil durumdu.
"Tatil de gayet acil bir durum."
Annem bıkkınlıkla iç geçirdi. "Hala benimle tartışıyorsun. Saat neredeyse sekiz oldu. Düş önüme kahvaltı canavarı." Uzunca ofladım ve odadan çıkıp kendimi lavaboya attım.
Kahvaltının son kırıntılarını da aceleyle ağzıma tıktıktan sonra kolumdaki saate baktım. Tam sekiz olmuştu. Eğer bugün de geç kalırsam ve güvenlik abi beni okula almazsa...
"Ellerine sağlık, ben çıktım!" Masadan kalktım ve koşarak çantamı almaya odama gittim. Montumu üstüme geçirip çantamı da tek omzuma taktıktan sonra "Bay!" Bütün eve bağırdım ve evin kapısını çektim.
Annemin arkamdan ne söylediğini duyamadan yarım yamalak giydiğim ayakkabılarımla asansöre bindim. Asansörün aynasında kendime çekidüzen vermeye çalıştım. Dağınık bıraktığım siyah düz saçlarım montumun içine sıkışmıştı. Onları dışarı çıkardım ve omuzlarımdan aşağı döküldüler. Perçemlerimi gözlerimin önünden çektim ve dudaklarıma montumun cebine attığım hametan'ı sürdüm. Her zamanki ki gibiydim bence. Beyaz okul gömleğim, siyah okul eteğim ve beyaz Converse'lerim. Bugünkü tek fark, siyah montum yerine beyaz şişme montumu giymiş olmamdı. Bir de külotlu çorap yerine dizlerime kadar gri renkte bir çorap giymiştim. Her zamanki gibi yorgun yüzüm bugün her zamankinden daha da beyaz görünüyordu. Resmen vampir gibiydim. Güzel ve parlak...
Apartmandan çıktığımda kablolu kulaklıklarımı telefonuma taktım ve ellerim cebimde durağa doğru yürümeye başladım. Ne dinleyeceğimi bilmiyordum, bu yüzden uygulamanın keşfetime özel koyduğu şarkılarından birini dinlemeye başladım.
Şarkının sözlerini kendi uydurmalarımla mırıldanırken durağın yokuşunu çıkmıştım. Tekrar düz yola çıktığımda, ayakkabılarımı izleyerek yürümeye devam ettim. Ayaklarım, önümde başka ayakkabılar gördüğümde durdu. Bunlar benim ayağımdaki Converse'lerin siyah rengiydi. Ancak ayaklar benim ayaklarımın kim bilir kaç katıydı... Bu ayakkabılar bir devin olmalıydı.
Gözlerimi yavaş yavaş ayakkabılardan çekip yukarı çıkardığımda tanıdık yüz yine karşımdaydı.
Atalay, ilk tanıştığımız gün beni bıraktığı durağa gelmiş, karşımda duruyordu.
Kulaklığımın tekini çıkarttım ve sorgular bakışlarımı kuşandım. "Atalay? Burada ne yapıyorsun?"
Durağın tepesindeki tabelayı işaret etti. "Metrobüs bekliyorum. Okula gideceğim." Peki neden bizim durakta bekliyordu? Burası evine yakın bir durak değildi ki.
Üstünde benim gibi okul forması vardı. Onun üstüne de deri bir ceket giymişti. Ceket ona çok yakıştığı için sinirlerim bozuldu. Saçları uykudan yeni uyanmış gibi dağınık, gözleri de uykuluydu. Her gün olduğu gibi bugün de çok yakışıklıydı.
"Ama," dedim aklıma gelen şeyle. "Sen sakattın, ne işin var okulda?" Ayağında bandajı da yoktu. Dümdüz ayakkabılarını giyip gelmişti. E hani bu çocuğun koltuk değnekleri, ya düşerse?
"Koltuk değneklerin?" dedim panik olup. "Atalay ya düşersen!"
Eliyle sakin olmamı işaret etti. "Bir şey olmaz, onları sadece evde kullanıyordum."
Ama, ama, ama...
"Sen bu ayakla metrobüse mi bineceksin bir de? Deli misin oğlum sen?" Arkasındaki kalabalığa baktım. İşe gidecek bir sürü insan metrobüs bekliyordu.
"Ya yer bulamazsan, sakat ayağınla o kadar yolu nasıl ayakta gideceksin Atalay?" Parmağımla şakağıma dokundum. "Niye saksıyı hiç çalıştırmıyorsun?"
Son söylediğimle gülmemeye çalışarak dudaklarını birbirine bastırdı. "Sakin olur musun?" Tavrı çok rahattı. "Bir şey olmayacak."
"Ne demek bir şey olmayacak? Hem senin benim durağımda ne işin var? Aklıma gelen şeyle gözlerim büyüdü. "Buraya da yürüyerek geldim deme?"
"Dedim bile." Ağzım kocaman açıldı.
"Ağzını kapat ağzını," dedi gülerek. "Sinek kaçacak." Söylediğini yapıp dudaklarımı birbirine bastırdım, sinek yemek istemiyordum.
Bu anı bir yerlerden hatırlıyordum. Sanırım daha önce yaşamıştık.
"Leyla Abla nasıl izin verdi peki buna? Evde bile sana koltuk değneği kullandırtan kadın--" diyordum ki yüz ifadesinden olayı çaktım.
"Annenden habersiz okula gidiyorsun, değil mi!"
"Yok öyle bir şey." Canım... Yalan söylemeyi hiç ama hiç beceremiyorsun. Yazık oldu sana da.
"Bak yalan bile söyleyemiyorsun. Senin gibi temiz yüzlü insanlar yalan söyleyemez Atalay." Anlamaya çalışarak kaşlarını çattı.
"Temiz yüzlü mü? Ben temiz yüzlü müyüm?" Kafamı salladım.
"Öylesin tabi. Senin gibi yakışıklı, temiz yüzlü erkekler asla yalan söyleyemiyor—"
Keşke ağzına sinek kaçsaydı Asu. İşte o zaman bunu söylemezdin.
Çaresizce gözlerimi yumdum ve ağzımı kapadım. Yüzde yüz emindim ki şu anda keyifli bir ifadeyle utanç dolu halimi izliyordu.
"Bu iki oldu Asu." dedi keyifli bir sesle. "İlkini bir şekilde atlatabildin ancak bu kaçınılmaz. Beni basbayağı yakışıklı buluyorsun işte kızım."
"Y-yok öyle bir şey." Resmen kekelemiştim bir de. Mal Asu, asıl sen yalan söylemeyi beceremiyorsun!
"Bana yalan söyleyemiyorsun diyene bak asıl. İki saniyede kekemeye dönüştü." Haklıydı. Bu yüzden çirkef Asu'yu kuşanmalıydım. Bahanelere sığınıp konuyu değiştirecektim.
"Kafamı karıştırdığın için yanlışlıkla söyledim. Seninle karşılaşmadan önce dün gece izlediğim dizideki yakışıklı oyuncuyu düşünüyordum. O yüzden oldu yani, anladın mı? Yanlışlıkla hatlar karıştı." Yüzündeki eğlenen ifade yavaşça yok oldu.
"Hangi oyuncu? Hangi oyuncuyu düşünüyordun?" Düşün Asu, düşün... Yakışıklı aktörleri düşün...
"Damon." dedim hemen. "Damon Salvatore'u düşünüyordum." Kaşlarını çattı.
"O kim?" O mu kim?
"Sakın bana daha önce hiç The Vampire Diaries izlemediğini söyleme Atalay."
"Söyledim bile." Al işte, artık ona zorla Vampir Günlükler'ni izletmek zorundaydım. Resmen sayemde kültürlenecekti.
Gözlerimi çaresizce yumdum. "Atalay. Sen bu zamana kadar hangi dünyada yaşıyordun?"
Anlamsızca gözlerini kırptı. "Bu bilmem gereken, o kadar ünlü bir şey miydi?" Ünlü bir şey miydi diyor yahu. Bir nesil resmen bu diziyle büyüdü, bu çocuk o kadar ünlü müydü diyor!
"Tamam." Elimle onu durdurdum. "Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp. Endişe etme, sana bildiğim ne varsa öğreteceğim." Dudakları eğlenir şekilde inceldi.
Kollarını önünde bağladı ve dikkatini bana yöneltti. "Öğret bakalım."
"Şimdi şöyle ki..." diye başladım başlamasına da. Yani, ne öğretecektim ki? En fazla dizinin adını verip izletebilirdim yani. Dışarıda ona göstereceğim yakışıklı vampirler gezmiyordu sonuçta.
Ağırca yutkundum. "Tıkandım. Yani öğretilecek çok bir şey yok. Sadece iki tane yakışıklı vampir kardeş aynı kıza aşık oluyorlar. Kızda biri senin biri benim derken ikisini de elden geçiriyor--" Kahkahasıyla lafım yarım kaldı.
"Asu ya... O kadar laf söyleyince ben de gerçekten bana bir şeyler katacak önemli bir dizi sanmıştım. Bunun televizyondaki dizilerden ne farkı var? Her gece saat 8'de Türk dizilerinde aynı şey yaşanıyor zaten."
İşte buna hiç katılmıyordum.
"Sen hiç Türk dizilerinde bir kız için kavga eden vampirler gördün mü, ben görmedim çünkü."
"İlla vampir mi olması lazım. Ağalar dizide bir kız için birbirine giriyor işte, görmüyor musun?" Yüzümü buruşturdum.
"Iyyy... Sen ağa dizileri mi izliyorsun Atalay? Hiç yakıştıramadım."
Bir anlığına Atalay'ı ağa gibi düşündüm. Kahkaham neredeyse boğazımda kalacaktı.
Omuzlarını savunma mekanizmasını kuşanmış gibi dik tuttu. "İzliyorum mu dedim kızım? Televizyonda haberleri ararken çıkıyor herhalde bir şeyler karşımıza." Bak bak, beyefendiye bak. Hiç televizyon izlemiyormuş gibi, sadece haberleri takip ediyormuş gibi havalı havalı konuşuyordu.
Şimdi ben senin havanı söndürmez miydim?
Parlatıcı sürdüğüm tırnaklarımı incelerken "Sen hiç dizi izlemiyorsun yani, öyle mi?" diye sordum.
"Ben onu mu dedim? Ağa dizilerini izlemiyorum dedim sadece."
"Tamam o zaman. En sevdiğin Türk dizisini söyle bana." Gözleri ileriye daldı ve düşündü.
"Sanırım... Yok." Gözlerim büyüdü.
"Ne demek yok? Nasıl en sevdiğin bir Türk dizi olmaz Atalay? Böyle bir cevabı kabul etmiyorum."
"Niye bu kadar şaşırdın, senin var mı?" Bunu bana mı soruyordu gerçekten. Ulan ben bu dizileri izleye izleye büyümüştüm be!
"Sayayım," Parmaklarımla saymaya başladım. "Kavak Yelleri, Yaprak Dökümü, Muhteşem Yüzyıl, Adını Feriha Koydum... Daha sayayım mı?"
Gerek yok dercesine kafasını iki yana salladı. "Anlaşıldı... Sen kaostan besleniyorsun Asu." Yani, sanırım öyleydi...
Güldü. "İlk aşkın kimdi peki?" Bunu gerçekten soruyor muydu?
"Dur tahmin edeyim..." Aynı anda Emir Sarrafoğlu dedik. Bu sefer ikimizde güldük.
"Küçükken sırf bu yüzden Feriha olmak istemiştim. Çöpten oyuncak bebek arıyordum, onun gibi olurum da Emir beni bulur diye. Sonra annem ne yaptığımı gördüğünde yasakladı daha da izletmedi bana o diziyi."
Rezilliğime kocaman bir kahkaha attı. "Annen çok haklıymış valla. Maazallah dışarıda Emir'e benzeyen birini görsen peşinden kaçar giderdin." Böyle bir şey yapar mıydım gerçekten? Küçük Asu'yu düşündüm. Asla totosunun üstüne oturamayan, bütün evi iki dakikada mahşer alanına çeviren Asu'yu... Bu sorunun cevabı belliydi.
Tabii ki de giderdim.
"Ayy, iyi ki öyle birini görmemişim küçükken, yoksa koşa koşa giderdim peşinden. Sonra kaçırırlardı beni." Kudurukluğum yüzünden bu yaşımı bile göremeyebilirdim. Tamamen şansa ve annemin yasaklarına göre yaşıyormuşum valla.
Dudakları kıvrıldı. "Kendini bilmen de güzel bir şey."
Bu sırada metrobüs durağa yanaştı. Ancak öyle bir curcuna çıkmıştı ki değil binmek, arabanın içine ayağımı dahi uzatamamıştım. Pes ederek durağın camına yaslandım. Bugün çirkef olamıyordum, sanırım bu huyumu evde unutmuştum.
Atalay garibim ne yapsın? O, sıraya girememişti bile. Durağın köşesinde şaşkın şaşkın olanları izliyordu yavrucak.
"Yok." Az önce onlarca insanın arasından geçmeye çalışmıştım ancak sanki cephede düşmanla savaşıyordum. "Bu böyle olmayacak." dedim nefes nefese.
"Ne olacak?" Bu metrobüse binememiştim. Diğeri anca 15 dakikaya gelirdi. Onu beklersem geç kalmamamız imkansızdı.
"Düş peşime yaralı kurt." Zorlukla çıktığım yokuşu tekrar iniyordum. Atalay'ın peşimden gelen koca ayak sesleri yeri deliyordu sanki.
"Nereye?" diye bağırdı arkamdan. Ne yapsın hızlı hızlı gelemiyordu.
Ofladım ve yürüdüğüm yolu geri dönüp koluna girdim. İşte merhametim yüzünden şu mendeburu bile arkada bırakamıyordum. Ben böyle ne olacaktım?
Girdiğim koluna baktı. "Nereye gidiyoruz?" Sesi bu kez keyifliydi.
Pes ettim ve onu cevapsız bırakmadım.
"Taksiye bineceğiz."
Yeniden başladığımız yere geri dönmüştük.