Gediz bana ışıkların nasıl çalıştığını öğrettikten sonra gitmiş, bende hızlı bir duş alıp hazırlanmaya başlamıştım. Makyajımın son rutinlerini yaparken Duru mesaj atmış ekibi eve yönlendirdiğini yazmıştı.
“Ekip mi?”
Tam ona ‘Ne ekibi’ diye yazacaktım ki çalan zille hızla kapıya yöneldim. Kapıyı açtığımda karşımda Yalın, Ece, Mustafa ve tanımadığım bir adamı gördüm.
Ece, “Parti var dediler, geldik!” nidası ile eve girerken elindeki şampanya şişesini salladı. Mustafa da onu takip etti. Üçüncü olarak eve giren Yalın, “Yarım makyajla pek de güzel gözükmüyorsun.” diyerek yine kafama attığı bir taşla önümden geçip gidecekti ki durup arkasını döndü. İçeri girmek için sırasını bekleyen adamı işaret ederek “Bu Selim, Duru ile ortak arkadaşımız. Tam bir parti adamıdır, peşimize takıldı. İdare edersin artık.” diye sözlerini bitirdi ve salonun yolunu tuttu.
İçimden “İdare edemem.” diye bağırmak geçse de bakışlarım Selim’e döndü. Kahverengi, uzun saçlarının yarısını tepeden at kuyruğu yapmış; kalan yarısını da ensesine salmıştı. Sadece ensesini kapatacak kadar uzun olan saçları yüzünün şekli ile uyum içerisindeydi. Sanki yüzüne en çok yakışacak saç modelini bulmuş, özgüvenle kullanıyordu.
“Güzel bayan, siz bu kumsal ayısının sözlerine itibar etmeyin. Yarım makyajla da oldukça göz alıcı gözüküyorsunuz.”
Boyu fazla uzundu. Başı neredeyse kapı eşiğine değecekti. Onun gibi uzun bir adamın önünde kendimi böcek gibi hissetmiştim. Her an üzerime basıp geçecekmiş gibi duran bu adama yol vermek için bir adım yana çekildiğimde elimi dudaklarına götürmesinin şokunu yaşadım. Bu hareket o kadar ani ve beklenmedik olmuştu ki geri çekmeyi başardığımda çoktan öpmüştü. Şaşkın bakışlarım ses tonuma yansıdı ve dudaklarımdan cılız bir “Teşekkür ederim.” sözü çıktı. O da içeri girerken hızla odama çıkıp makyajımı tamamladım. Sonra mutfağa geçerek pastanın mumlarını hazırladım. Evdekileri bahçeye gönderip hepsine görevler yağdırdım. Madem burada benimleydiler bir işin ucundan tutmaları şarttı.
Ece’ye video çekme, Yalın’a Duruları karşılama, Mustafa ve yeni tanıştığım Selim’e ise iki adet volkan maytabını ateşleme görevini vermiştim. Böylelikle karanlığın içerisinden birden yükselen kıvılcımlar zaten ışığı ile bizim gözlerimizi kamaştıran arkadaşımın şaşırmasa neden olacaktı. Sonra elimde pastayla, tabii takılıp düşürmezsem, ortaya çıkacak; doğum günü şarkıları eşliğinde sürprizime son noktayı koyacaktım. Sonrası müzik, sonrası eğlence...
Tüm bu saydıklarımı dakikalar içerisinde gerçekleştirmiş, Sinem’in şok olan yüz ifadesi ile mumları üfleyişini gururla seyretmiştim. Kocaman pastanın üzerinde tamı tamına yirmi beş tane mum vardı. Yaşadığı her yıl için bir tane...
Pasta kesildikten sonra hepimiz kendimize en yakın yere oturup atıştırmalıklarımızı yerken sohbet etme fırsatı bulduk. Erkeklerin arada bir açılan futbol konularını Duru bir hamlesinde değiştiriyor, Yalın ve ikisinin atışmalarını kahkahalar eşliğinde dinliyorduk. Mustafa, nişanlısının ağzına bir şeyler koyuyor; arada bir saçını okşayıp öpüyordu. Onu, bu denli sahiplenmesi beni gururlandırıyordu. Son zamanlarda insanların ağızlarında dolaşan ‘Erkekler kapatılsın’ manifestosunda kapatılmaması gereken tek erkek Mustafa olabilirdi.
“Selim’di değil mi?” diye soran Sinem’den bakışlarım Selim’e döndü. Uzun adam başını olumlu anlamda salladığı esnada kocaman bir gülümseme yüzüne yayıldı. “Sen neler yapıyorsun?”
Selim oturduğu yerde dikleşti. Sanki dünyanın en ciddi konusunu konuşacakmış gibi derin bir nefes aldı ve duruşunun aksine neşeli bir sesle konuşmaya başladı.
“Basketbol koçuyum. Gençler liginde mücadele eden bir takımı çalıştırıyorum. Bu sene maçlar bir hayli zor geçecek gibi gözüküyor.”
Boyundan basketçi olduğunu tahmin etmeliydim. Basketbol en sevdiğim sporlardan biriydi. Orta okuldayken maçlara katılıp madalyalar kazanmıştım. Ama ayak bileğimi kırdıktan sonra bir daha basket oynamamış, sadece izlemekle yetinmiştim.
“Bir sonraki maçınız ne zamandı? O günümü boş bırakmam lazım.” diyen Yalın’dı.
“Ayın yirmi yedisinde.”
“Hep birlikte izlemeye gideriz belki. Eğlenceli olur.” fikrini öne süren Duru idi.
“Ben ertesi gün yolcuyum.”
Bunu söylerken Yalın’a bakan arkadaşım ile Yalın arasında dolaşan bakışlarım Duru yeniden konuşunca ona dönmüştü.
“Aa, Gediz. Hani gelmeyecektin?”
Başımı Duru’nun baktığı yöne çevirdiğimde Gediz’i bize doğru gelirken görmüştüm. Üzerindeki keten gömleği ve bej rengi pantolonuyla karanlığın içinde adeta parlıyordu.
“Hani gelmeyecektin? Fikrini ne değiştirdi?”
Gediz’in gelmesi, Sinem’in gidecek olma konusunu gölgede bırakmıştı. Bu yüzden içimden ona bir güzel saydırmış, herkesin içinde muhatap olmaktan kendimi alıkoymayı başarmıştım.
Basket maçlarını izlemeyi severdim ve o maça bir tanecik arkadaşımla gitmeyi çok isterdim. Ama Sinem’in işinden izin alıp buraya gelmesinin imkânı yoktu. Sadece pazar günleri tatili olan arkadaşıma bu konuda gerçekten üzülüyordum. Kreşte çalışmak, normal okulda çalışmak gibi değildi. Onun çalıştığı kreş, civarın en iyisi olmasının yanı sıra öğretmenlerine gerçekten değer veren bir yerdi ve iyi maaş veriyorlardı. Bu yüzden Sinem’e ‘Gel burada benimle yaşa. Sana yeni bir iş buluruz.’ teklifi yapamıyordum çünkü çalıştığı yerden ve Ankara’dan oldukça memnundu. Ayrıca bakımını yapması gereken yürüme engelli bir annesi vardı. Benimle bu kadar kalmış olması bile mucizeydi. Bir an önce dönmesi gerektiğinin bilincindeydim bu yüzden sessizce bu konunun kapanmasına müsaade ettim.
Gediz, çaprazımdaki koltuğa, Selim’in yanına oturdu. Bir elini Selim’in dizine yerleştirip kardeşine baktı.
“Selim’in de geldiğini duyunca uzun zamandır görüşmediğimizi fark ettim. Böyle ortamlar olmasa yüzünü göremeyeceğiz, Uzun Selim.”
“Ayıp ettin abi ya. Arada bir balığa geliyorum ya.”
“En son bir ay önce geldin oğlum.”
Selim düşünür gibi yaptı. “O kadar oldu mu ya?”
“Evet, olmaz olur mu? Sonra kız arkadaşın arayınca tüymüştün yanımdan, unuttun mu?”
Selim güldü. Neden kendini açıklama gereği duyduğunu anlamasam da “Kız arkadaş derken sevgili değil yani. Ece gibi bir arkadaş.”
“Ece’yi katma lan.” diyen Mustafa’ydı.
“Nişanlı bir kız arkadaşım yani. Bazı sorunları vardı, yardımıma ihtiyacı oldu. Bilirsiniz, ilişki işlerinde dünya markasıyımdır. Bir tek benim ilişkim yok. Henüz ruh eşimi bulamadığımdan kaynaklanıyor sanırım. Ama belli mi olur? Belki yakınlardadır.”
Son cümleyi bana bakarak bitiren Selim’in bacağına bir şaplak atan Gediz gülerek “Tabi, tabi yakınlardadır. İzmir’dedir en azından.” dedi. Onunla dalga mı geçiyor, ciddi miydi anlayamıyordum. Selim, bacağının acıdığını düşündüğüm bir yüz ifadesiyle Gediz’den kurtulmak için ayağa kalktı. “Bu nasıl parti? Hani, müzik nerede?”
Ece de bu ânı bekliyormuş gibi hızla ayağa kalktı. “Bir dakika, böyle bir düzenek kurmuşken biz Mustafa ile düğün dansımızın provasını yapmak istiyoruz. Ve siz de bize katılın, olur mu?” dedi ardından hiç beklemeden dans müziğini açıp nişanlısının onu dansa kaldırmasını bekledi. İkili dansa başladıklarında önce Yalın, Duru’yu dansa kaldırdı. Bakışlarım o an Sinem’e kaydığında gülümseyerek onları seyrettiğini ve içeceğini yudumladığını gördüm. Tam yanına gidip oturacaktım ki önümü kesip beni durduran Gediz’e tosladım.
“Yol mu yok? Dikildin önüme.”
“Dans edelim mi?”
Bakışlarım bana uzattığı eli ve onun arasında dolaşırken “Hayır.” cevabını verdim.
“Benimle etmezsen Selim gelip seni dansa kaldıracak.”
“Aa öyle mi? Ona da hayır derim. Bu kelimeyi sadece bir kez kullanma hakkım yok ya?”
“Hayırı asla cevap olarak kabul etmez.”
“Tıpkı şu an senin yaptığın gibi mi?”
“Daha da beter.”
“İyi de bundan sana ne? Seni neden ilgilendiriyor?”
“Sonuçta çocukluk arkadaşımsın, hiç tanımadığın biriyle dans etmektense benimle etmen daha mantıklı değil mi?”
Ellerimi göğsümde birleştirdim. “Dur bir düşüneyim, tanıdığım kadarıyla bilekliğimi rehin tutan ve onu bana geri vermek için şartlar öne süren bir adam; bana dans etmeyi teklifi ediyor.”
“Ama o adam şartlarımın arasında benimle dans etmen var da diyebilirdi. Bunu demedi.”
“Lütfettiniz Gediz Bey. Lütfettiniz(!)”
O esnada bize doğru gelen Selim’i gördüğümde dakikalardır havada duran elin içine elimi yerleştirdim. Kulağına “Bu konunun muhabbeti kapansın diye seninle dans ediyorum. Başka bir anlam çıkarma sakın!” diye soludum. Ben Gediz’le piste çıktığımda Selim de ardımdan doğum günü kızını dansa kaldırmış, böylelikle hepimiz ruhumuzu dinlendiren bu güzel melodi eşliğinde müziğin ritmine kapılmıştık.
“Fena değilmişsin dans konusunda. Herhalde tecrübelisin.”
“Hayır, ilk defa bir kadınla dans ediyorum.”
“Ciddi olamazsın? Kaç yaşındasın sen otuz mu?”
“O kadar yaşlı duruyor muyum ya?”
Durmuyordu ama yine de “Evet.” dedim.
“Yirmi yedi olacağım.”
“Yani otuz.”
“Üç yıl dediğin nedir ki? Göz açıp kapayıncaya kadar geçer.”
“Ve kim bilir o göz açıp kapayıncaya kadar geçen üç yılda neler değişir neler?”
“Üç yıl değişim için kısa bir süre.”
“Bir gün bile değişim için yeterlidir.”
Güldüm.
“Neden gülüyorsun? Komik mi geldi?”
“Hep merak etmiştim. Çiftler dans ederken ne konuşuyor diye.”
“Emin ol. Bizden başka kimse bunları konuşmuyordur.”
“Orası kesin zaten.”
“Bir dakika.”
“Ne oldu?”
“Çift mi dedin sen az önce?” diye sorduğunda muzip bir gülümseme yüzünü kuşatmıştı. Beni köşeye sıkıştırıp utandırmak istiyordu. Oyununa gelmeyecektim.
“Olabilir, dans eden bir çiftiz şu an. Her ne kadar bilekliğimi bana vermediğin için sürekli kafamda seni katletme planları da yapsam, şimdi saçma bir şekilde dans ediyoruz.”
Elimi tutup beni kendinden uzaklaştırdı ve kolunun altında dönmemi sağladı. Yeniden ellerimiz birleştiğinde ondan bana doğru akın eden enerjinin varlığı zihnimi uyuşturdu. Onunla bu anı yaşamak, kabul etmek istemesem de büyüleyiciydi.
“Eslem,” diye fısıldadı kulağıma. Nefesi boynuma akın ettiğinde ürperdim.
“Sana söylemem gereken çok fazla şey var. Yıllardır kendime sakladığım, çok fazla şey...”
Bakışlarım gözlerine yöneldi. Sanki geçmişin kuytularına dalmış gibi göz bebekleri büyüdü ve bakışları alabileceği en derin haline büründü.
“Neymiş onlar?” diye sorduğum sırada kalp ritimlerimin hızlandığını ve merak duyduğumu hissettim. Konuşmadı sadece gözlerimin içine baktı. Gözleriyle konuşuyor, benden de onu anlamamı bekliyor gibiydi. O esnada Gediz’in belimdeki eli kaybolmuş Duru’nunkine dolanmıştı. Duru, abisini sökercesine aldığında bana da dans etmek için Selim kalmıştı çünkü Sinem de partner değişmiş Yalın’la dans ediyordu. Selim’e lavaboya gitmem gerektiği bahanesini uydurup eve girdim.
Duru’nun zamanlaması harikaydı (!) Belki birkaç dakika daha beklemiş olsaydı Gediz kafamdaki soru işaretlerini giderecekti. Ama onun sayesinde şu anda zihnimde dolaşan tek bir şey vardı. Gediz’in sözleri...
“Sana söylemem gereken çok fazla şey var. Yıllardır kendime sakladığım çok fazla şey...”
Bunu böylesine derin ve anlamlı bir ses tonuyla neden kulağıma fısıldamıştı? Yıllardır derken neyi kastetmişti? Ve ben, umursamamam gereken bu ayrıntıyı neden evire çevire düşünüyordum?
O an kabul etmesem, aramızdaki etkileşimi görmezden gelsem de aslında bütün mesele tam da o sözlerle başlamıştı. Tahmin dahi edemeyeceğim geleceğimin tohumları, ellerimiz birbirine kenetlendiği sırada duygusuz bir dans eşliğinde atılmıştı. Ve ben, işlerin bu raddeye gelebileceğini hayal dahi etmemiştim.











