İçeriğe geç

KELEBEK ETKİSİ

Bölüm 7 · 5 dk okuma

KELEBEK ETKİSİ

Bölüm 7

Anlaşma

Uyku ve uyanıklık arasında gidip geldiğim sırada evin verandasından yükselen bir sesle yerimden fırladım. Yattığım yerde dikleştiğimde verandada dikilen bir adam gördüm ve hızla ayağa kalktım. Hali hazırda yakınımda bulunan çapayı elime geçirdim. Ben burada uyurken verandama sinsice çıkan kişinin kim olduğunu görmek için sessiz ama emin adımlarla o yöne doğru ilerledim. Nefesimi bile en sessiz haliyle içime çekiyor, biraz tutuyordum. Bir iki merdiven çıktığımda yere çömelmiş bir şeyle uğraşan adamın ensesine elimde tuttuğum çapanın sivri uçlu kısmını yaklaştırdım. Silahını kurbanının ensesine dayamış bir katil gibi gardımı almıştım.

“Ani bir hareketinde pekmezini akıtırım.” dediğimde adam irkilmiş ama hareket etmemişti. “Ayağa kalk ve yüzünü bana dön.”

Adam söylediklerimi harfiyen yerine getirdiğinde verandama sessizce giren kişinin dün geceden itibaren kendisini baş düşmanım ilan ettiğim adamın, Gediz’in, olduğunu gördüm.

“Ne işin var senin burada?”

"Bakıyorum da sizli bizli konuşmayı bırakmışsınız.”

“Dün üniformana saygımdan öyle konuşuyordum. Bugün ne var üzerinde,” çapanın ucunu onu işaret ederek salladığımda biraz gerilemişti. “Böyle değişik bir tulum.”

Üzerinde koyu yeşil, derimsi kumaşa sahip bir tulum vardı. Ayağına giymiş olduğu aynı renk çizmenin içine paçalarını sokmuş, kafasına da güneşten korunmak için bir şapka takmıştı. Hayal dünyası geniş bir kız olmuş olsaydım onu kapımın dibinde bu şekilde görünce hırsız sanıp çapayı kafasında indirirdim ama tıpkı böyle bir durumla karşılaşırım diye tedbirli davranmış yargısız infaz yapmamıştım. Önümde duran kişinin kim olduğunu öğrendiğime göre şimdi indirebilir miyim çapayı kafasına?

“Balık tutmuşum, size de biraz getirdim.”

Göz ucuyla işaret ettiği balıklara baktım. Çok az bir suyun içinde hareket ediyorlardı.

“Yaşıyor bunlar!” diye bağırdığımda Gediz tepkime gülmüştü.

“Tazeler çünkü az önce tuttum. Ne sanıyordun? Balık pazarından senin için alışveriş yaptığımı falan mı?” O da benimle sizli bizli konuşmayı bırakmıştı. İşte samimiyet tam da bu anda başladı, artık sürekli didişecek de olsak arkadaştık.

Hızla eğilip kovayı alacaktım ki az önce neden o şekilde yere çöktüğünün nedenini anlamış, ona doğru yönelmiştim. Yere düşen rüzgâr çanımın birkaç deniz kabuğu kopmuştu, bazıları kırılmıştı.

“Bu nasıl düştü ya? Rüzgâr bile yoktu.” derken çanın parçalarını elime almış onarılabilir mi diye inceliyordum.

“Sen mi düşürdün yoksa?”

Bakışlarım Gediz’e döndüğünde onun bana bakmadığını, bakamadığını fark ettim.

“Sen düşürdün dimi?”

Aslında kızsam da benden beklendiği gibi büyük bir tepki vermedim. Kırılmış olabilirdi ama onarılabilirdi de aynı zamanda. İşte tam da o anda salıncak mevzusu geldi aklıma. Bakışlarım Gediz’in mahcup yüzünde dolaştı bir süre. Salıncağımı onaran bir çocuğun, rüzgâr çanımı kırmış olmasını tolere edebilirdim sanırım. Babam beni ziyarete geldiğinde onu onarabileceğini düşünerek kenara bıraktım, böylelikle kovanın tam yanına eğilmiş, hızlıca bizden hayatlarını dilenen balıkları aldığım gibi denizin yolunu tutmuştum.

Gediz ufak bir şaşkınlık yaşadığı sırada ben çoktan merdivenleri inmiş ve koşmaya başlamıştım. Ondan bir şey çalmak içimde koca bir heyecan yaratmış, bir anlığına her şeyi unutarak gülmeye başlamama sebep olmuştu. Bu an her güzel an gibi o kadar kısa sürmüştü ki gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda şüpheye düşmüştüm.

Gediz birden önüme geçip yolumu kestiğinde balık dolu kovayı düşürmemek için dengemi zor sağladım.

“Ne yaptığını sanıyorsun sen?”

“Balıkları denize geri bırakacağım.”

“Kafayı yedin herhalde? Kaç saatte tuttum ben onları senin haberin var mı?”

“Banane bundan. Bu hayvanları kovadan alıp canlı canlı tavaya mı koyacağım?”

“Şu ana kadar öyle demiyordun ama? Dedem balıkları getirdiğinde en önce sen koşuyordun masaya.”

“Ben onları bu şekilde hiç görmedim ki. O zaman balıklar çoktan pişmiş oluyordu. Şu an onlar böyle hareket ederken nasıl izin veririm ölmelerine?”

“Ölümünü görmemen ölmedikleri anlamına gelmiyor. Onları poşete koyup getirseydim ne değişecekti? Yine ölmüş olacaklardı.”

“O zaman onları kurtaracak imkânım olmayacaktı, şu an var.” Onu kenara itip yürümeye devam ettim. Arkamdan derin bir nefes aldığını duymuştum. Ayak sesleri bana doğru yaklaştı ve yanımda yürümeye başladı.

“Peki o halde. Sen nasıl istiyorsan öyle olsun. Balıkları suya geri bırakalım.”

“Ne o? Saatlerdir tuttuğun balıklar için mücadelen bu kadar mıydı?”

“Evet, bu kadardı. Sonuçta onları sana getirmiştim. Ne istersen yapabilirsin.”

Ellerini koynunda bağlamış, bakışlarını önümüze serilen denize çevirmişti.

Benim adımlarım denize doğru ilerlemeyi sürdürürken o durmuş arkamdan beni seyrediyordu. Üzerimde dolaşan bakışlarını sırtımda hissediyordum. Bir insanın bu kadar uzun süre bana bakması her zaman kendimi rahatsız hissetmeme neden olurdu ama bunu çaktırmamaya özen göstererek yoluma devam ediyordum. Havanın sıcaklığı ve kovadaki suyun ağırlığından dolayı dinlenme ihtiyacı duymuş, kovayı yere bırakmıştım. Soluklandığım sırada yanımda beliren bir gölge önümdeki kovayı çevik bir hareketle almış ve birkaç koca adımda denize ulaşarak bütün kovayı suya boşalmıştı. Bu sefer arsızca gözlerini diken kişi ben olmuş, denizin içinden çıkıp bana doğru gelen bu adama bakakalmıştım.

Hemen önüme gelip durduğunda başımı geri yaslayıp yüzüne baktım. Kumral saçları ve sakalları teninin rengiyle bir bütün içerisindeydi. Yüz şekli o kadar sıradandı ki herkes gibi gözüküyordu. Uzun boyu ve geniş omuzları beni gölgede bırakırken tam bir ağaç görevi görmesinin hoşuma gittiğini fark ettim. Ağaç görevi görmesi, odun olduğu anlamına geliyordu. Aklımdaki bu düşünce gülmeme neden olurken delirdiğimi düşünmesi olasıydı.

“Komik olan ne?”

“Hiç, aklıma bir şey geldi de.”

“Ne geldi aklına? Bilekliğin mi yoksa?”

Önümden sanki düşüncelerimi okumuş bir şekilde çekildiğinde gözüme giren akşam güneşiyle ellerimi yüzüme siper ettim. Bu sefer gülme sırası sağ tarafıma geçen Gediz’e geçmişti.

“Er ya da geç bilekliğimi bana geri vereceksin. Bunu biliyorum ama,” Ona doğru döndüm ve zaten yapmayı kafamda planladığım konuşmayı yaptım.

“Seninle bir anlaşma yapmak istiyorum.” Beni dinlediğini belli eden bir yüz ifadesi gördüğümde konuşmaya devam ettim.

“Bilekliğimi bana şu an vereceksin, ben de senin bütün şartlarını yerine getireceğim.”

Alaycı bir ifadeyle güldü. “Bilekliği aldıktan sonra caymayacağından nasıl emin olacağım.”

“Ben sözünün eri bir insanım.”

“Öyle bir insan olduğunu bilmiyorum, henüz seni tanımıyorum.”

“Hadi ama çocukluğumu da mı bilmiyorsun? Duru ile Yalın’a sor. Onlar bile bir söz ağzımdan çıkınca gerçek olmuş sayarlar.”

Şu an tamamen sallıyordum. Evet, ben verdiğim sözleri her zaman tutan bir insandım fakat Duru ve Yalın’ın bunu bildiğine dair şüphelerim vardı.

“Benim çocukluğundan tanıdığım Eslem nasıl bir kızdı biliyor musun? Bencil, kendini beğenmiş, mızmız, sahip olduklarıyla akranlarına hava atan şımarık bir çocuktu.”

Saydığı özellikler kalbimi kırarken gerçekten de öyle olduğum fikri yavaşça sızdı zihnime.

“Yani şu anki Eslem ile arasında hiçbir fark yok.”

“Ne demek istiyorsun sen? Bu sözlerin hiçbirini kabul etmiyorum.”

“İster et ister etme. İçten içe sen de biliyorsun öyle olduğunu. Bu dünyada sadece sen varmış gibi yaşıyor, kafana eseni yapıyorsun. Mesela dün akşam. Yanındaki arkadaşın nasıl da mahcup oldu bize, sen de gördün.”

Haklıydı ve haklı olması sinir bozucuydu. Ağzımdan tek bir kelime çıkmadan onu dinlemeye devam ettim.

“Sana öğreteceğim, hayatın aslında nasıl yaşanması gerektiğini, çevrendeki diğer insanlardan asla üstün olmadığını ve onların varlığının seni nasıl ödüllendireceğini. Bunların hepsini kabul etmek zorunda olduğun şartlarım sayesinde öğreneceksin. Şimdi cevap verin öğretmen hanım, bilekliğinizi geri almak için şartlarımı kabul ediyor musunuz?”

Ortaya koyduğum anlaşmayı kabul etmemiş, oyunu kendi kurallarıyla oynamayı sürdürmüştü. Bana da bilekliğim için tüm bu saçmalıklara boyun eğmek düşmüştü.

“Bilekliğimi geri vermek için şartların ne?”

Bölüm sonu

11 yorum