İçeriğe geç

KELEBEK ETKİSİ

Bölüm 6 · 5 dk okuma

KELEBEK ETKİSİ

Bölüm 6

Hasta Ziyareti

Elime geçirdiğim çapa ile yeni aldığım çiçekleri bahçeye dikmeyi amaçlarken bütün bahçeyi çapaladığımın farkında bile değildim. Kollarımı çalıştıran duygu, yeni çiçekler dikecek olmanın heyecanından çok beynimi yiyip bitiren sinirdi. Hâlâ dün gecenin etkisinden çıkamamış, kafamda Gediz denen herifin ölüm senaryolarını kurarak sabahı etmiştim. Bildiğim kadarıyla nöbetten çıkış saati dokuzdu ve şu an evine gitmek üzereydi. Bakışlarımı elimdeki çapaya çevirdiğimde içimden ‘Arkasından yaklaşıp bu çapanın sivri tarafını kafasına vur-’

“N’apıyorsun sen orada?”

Beklemediğim bir anda sol tarafımdan yükselen Sinem’in sesiyle çığlık attığımda çapa elimden uçtu ve kazdığım toprağın üzerine düştü.

“Birden niye geliyorsun ya! Ödüm koptu.”

Sinem, tavşanlı pijamalarıyla bana doğru gelirken yüzündeki ifade sabır çeker gibiydi.

“Sadece iki tane çiçek dikmeyecek miydin? Neden bu kadar yer kazdın?” diye sordu. Yüzümü kaplayan muziplik gözlerimdeki acımasız bakışlarla birleşince ortaya bir katilin kimse tarafından açıklanamayan o ifadesi çıktı. “İçine birini gömme planlarım var.” dedim sesime de o ifadeye yerleştirerek.

“Dur tahmin edeyim. Ben gelmeden önce de aşkla baktığın bu çapa senin suç aletin olacaktı dimi?”

“Gerçekten tebrik ederim arkadaşım, beni çok iyi tanıyorsun.” dediğimde yeniden çapayı almış ve kazmaya devam etmiştim. Sinem, sesli bir şekilde nefes aldığında onu sinirlendirdiğimi anlamıştım ama kazmaya devam ettim. Hızla yanıma eğildi, elimdeki çapayı almaya yeltendi. Vermemek için dirensem de bakışlarındaki öfke parmaklarımın gevşemesine neden olmuştu.

“Yeter artık, magmaya ineceksin. Lav fışkıracak birazdan buradan.”

Sinem, çapayı benden uzak bir köşeye götürdüğünde üstüm başım çamur içerisinde öylece kalakalmıştım. İçimden ağlamak geliyordu ama ağlanacak ne vardı ortada? Bilekliğim kolumda olmasa da emin ellerdeydi. En azından şu anlık böyle düşünerek ağlama güdümü bastırmaya çalışıyordum. Yirmi beş yaşındaki bir kadının çocuk gibi davranmaması gerekirdi öyle değil mi? Ama neden benim dizlerimi karnıma çekip hunharca ağlayasım geliyor? Ağlamaktan utanmak, büyümek anlamına mı geliyor?

Elimi sertçe alnıma vurduğumda inleyerek saçlarımı karıştırdım. Oturduğum yerden kalktığım sırada Duruların evini basmamı engelleyen tek şeyin üstüm başımın batmış bir halde olması olduğunu fark ettim.

Onların ve benim evimin arasında sadece on dakikalık bir yürüme mesafesi vardı. Yani komşuyduk. Çocukken de bu komşuluğu sevmezken şimdi iki katı sevmez hale gelmiştim. Onlara dair sevdiğim tek şey, dedelerinin her hafta getirdiği enfes balıklardı. O anda aklıma gelen şeyle birden nefesim durdu. Beynim hızla harekete geçip bazı hesap kitap işlerine girişti. Bugün günlerden pazardı; Cemal dede her pazar balık getirirdi!

Hızla eve girdim. Topraklı kıyafetlerimi ve Sinem’in ardımdan salladığı küfürleri umursamadan kendimi banyoya attım. Hızlıca bir duş alıp o saati beklemeye başladım. İkindiden iki saat akşamdan bir saat öncesini...

Bu saat diliminden önce, biz kahvaltı ederken Duru ve Yalın ziyaretime gelmişti. Onları da masaya mecburen davet ettiğim için oturmuşlardı, Sinem bardaklarını dolduruyordu.

“Bir haftalığına Rize’ye gitmiştim, orada peyzaj işlerini hallettiğim evin sahibi bize bir çay demlemişti, bir çay demlemişti; tadı inanılmazdı. Böyle altında odun yakılan bir çaydanlıktı, çok değişikti.”

“Semaver deniliyor ona yalnız.” diye Duru’nun lafını düzelten Yalın, gülmeme neden olmuştu. Semaveri sanki çok nadir bir şeymiş gibi anlatması, komikti. “Her neyse işte. O çayın tadını başka hiçbir yerde alamadım.”

“Dedemin de semaveri var. Eve gidince içersin.”

“Onu mu diyorum Yalın! Rize’de içtiğim çayın lezzetinden bahsediyorum.”

Sinem söze atılıp “Sonuçta orası çayın şehri. Halkı da çay yapımında ustalaşmıştır.” dedi.

Geldikleri ilk andan beri onları sofraya davet etmekten başka tek kelime etmemiş olmam Duru’nun ilgisini çekmiş olacak ki bana seslendi. Bakışlarımı kahvaltı tabağımdan kaldırdım. Kahverengi gözleriyle benimkiler buluştu.

“Çok durgun gözüküyorsun. Hâlâ dünün etkisinden çıkamadın mı?”

Dünün etkisinden çıkamamış olmamın nedeni neredeyse boğuluyor olmak değildi. Bunu ona söylemek istedim ama henüz onlara yeterince güven beslemiyordum. Çocukluktan tanışıyor olsak da bu tanışıklık çok eskiydi. Büyümüş hallerinin nasıl bir karakterlere ev sahipliği yaptığını bilmiyordum. Ayrıca dün geceki rezilliğimi de gözler önüne sermek, onlara kendimi küçük düşürmek istemiyordum. Sergilediğim tavrın etik olmadığının pek tabii farkındaydım ama söz konusu değer verdiğim şeyler olunca etiklik ancak bu şekilde üzerinden zaman geçince aklıma geliyordu. Ayrıca bilekliğimin kolumda olmayışı beni eksik, mutsuz ve amaçsız hissettiriyordu. Çocukluğumdan bu yana, anneme verdiğim binlerce söz vardı ve hepsini o bilekliğe fısıldamıştım. Her yıl okulu taktirle bitireceğimi, uslu bir kız olacağımı, üniversiteden en iyi dereceyle mezun olacağımı, öğretmen olacağımı, atanacağımı, kendime güzel bir yuva kuracağımı her şeyi... O bileklik bana tüm bu sözleri hatırlatan çok kıymetli bir araçtı. Şu anda kolumda olmaması bu yüzden büyük eksiklikti.

Duru’ya iyi olduğumu söyledikten sonra Sinem’den bir bardak daha çay istedim ve kahvaltı sürecimi onların birbirleriyle kaynaşmalarını dinleyerek geçirdim. Kahvaltı bittiğinde onlardan ayrılarak bahçeye çıktım. Benden yaklaşık beş dakika önce dışarı çıkıp bahçe mobilyalarını test eden Yalın’a doğru ilerledim. Oturduğu koltukta başını geri yatırmış, gözlerini kapamıştı. Yanına ulaştığımda üzerine düşen gölgem gözlerini açmasına neden olmuştu.

“Prenses hanım da gelmiş. Buyur kendi mobilyan gibi otur.”

“Neden bana öyle hitap ediyorsun?” dediğim sırada tekli koltuğa oturmuştum.

“Babanın prensesiydin ya küçükken.

“Babamın prensesiyim, senin değil.”

Ses tonum o kadar ciddi çıkmıştı ki bu tutumun Yalın’ın üzerindeki bütün enerjinin toprağa akmasına neden olmuş gibi yüzünü bulutlandırmıştı. Gülümsemesi aşağılayıcı bir tavra dönüştüğünde vereceği cevabı bekledim.

“Benim prensesim olmazsın zaten.”

Alayla güldüm. Başından beri bana olan bu tutumunun nedenini anlamış değildim. Her fırsatta sokacak bir laf buluyor, keyfimi kaçırıyordu. Madem benden hoşlanmıyordu, neden şu an tam da karşımda; benim evimin bahçesinde oturuyordu? Ona bunun nedenini soracaktım ki Duru ve Sinem koşarak bizim olduğumuz alana geldiler. Bu konu benim kafamda kalan soru işaretleriyle kapanınca Yalın ayağa kalkmıştı.

“Hadi gidelim artık. Bu kadar hasta ziyareti yeter.”

“Sen gidebilirsin çünkü biz kızlarla plan yaptık.”

Bakışlarım önce bunu söyleyen Duru’ya sonra da canım arkadaşım (!) Sinem’e döndü.

“Ne planıymış o?” diye sordu Yalın lafı ağzımdan alarak.

“Sinem geldiğinden beri dolu dolu bir tatil yaşayamadı. Ben de aktivite prensesi olarak bir şeyler düşündüm ve dışarı çıkalım biraz kafa dağıtalım diyoruz. Hadi ama bu güzel günü evde pinekleyerek geçirecek değildiniz herhalde?”

Yalın omuz silkip ne haliniz varsa görün der gibi bir tavırla yanımızdan ayrılırken bakışlarım Sinem‘e dönmüştü. Yalın’ın ardından bakan gözleri ben konuşunca bana dönmüştü.

“Bunun ben de farkındayım ama gerçekten bugün bir yere gidebilecek enerjiye sahip değilim. İkiniz gitseniz? Ya da Ece’yi de çağırın.”

“Ece zaten hazırlanıyor, arabayla bizi almaya gelecek. Hadi bozma planımızı.” diyen Sinem’di. Her ne kadar onu kırmak istemesem de gözümdeki sönmüş ışıktan onlarla gelmeyeceğimi anladığına emindim. Biraz ısrarın ardından beni ikna edemeyen ikili hazırlanmış, Ece’nin onları almaya gelmesiyle evi bana bırakmışlardı. Çift kişilik koltukta, evin gölgesinin düştüğü bu serin yerde, yatıp gözlerimi kapattım. Biraz güzellik uykusu, her şeyin üstesinden gelecektir diye düşündüğüm dakikalarda yavaşça mayıştım ve uyku tüm cazibesiyle bedenime sokulup beni içine aldı.

Bölüm sonu

7 yorum