İnsan başına ilk defa gelen şeyleri nasıl anlatır? Ya da bu ilklere nasıl tepkiler verir? Hepimiz yaşımız ilerledikçe bazı şeylerin aslında nasıl yapılmaması gerektiğini anlıyor, her gece eski pişmanlıklarımızla kıvranıp duruyoruz. Tüm bu pişmanlıklar insanı olgunlaştıran ve tırmanması gereken bir basamak görevi görmez mi esasında? Bence görür, görmeli çünkü. Benim basamaklarım belki birçok insanınkinden fazla olabilir ama tırmanmak da geri yuvarlanmak da sanıldığı kadar zor değil. Benimle birlikte tırmanacağınız ve benimle birlikte yuvarlanacağınız bu hikayeye kucak açtığınız için ben Eslem Işık, ben de size kucak açıyorum.
Bilincim yavaş yavaş açılırken üşüdüğümü hissettim ve ellerimi çıplak kollarıma doladım. Gözlerimi açtığımda karşımda gördüğüm kişi sadece Sinem’di. Endişeli bakışlarla bana sesleniyor, cevap vermem için dürtüyordu.
“Ne oldu ya? Neden bağırıyorsun kulağımın dibinde?”
Sinem, hayret dolu bir yüz ifadesiyle bana bakakalmıştı. “Boğuldun farkında mısın? Solunumun durmuştu. Ölüyordun kızım!”
Yattığım yerden dikleştim, bağdaş kurup oturur pozisyona geçtim. Ağrıyan başıma hafifçe masaj yaptığım sırada olanlar bir film şeridi gibi zihnimde canlandı.
“Suya girmiştim en son.” diye mırıldandım. Zihnim de tıpkı o su gibi bulanıktı.
“Sana çok açılmamanı söylemiştim. Cesaret geldikçe daha da ileriye gittin. Seni çıkardığımız yer senin için fazla derindi.”
“Ayağımın altı birden boş kalmıştı. Panik yaptım.”
Neler olduğunu hatırlıyordum. Suya girdiğimde, başta korksam da aslında o kadar da kötü bir şey olmadığını düşünmüş, bir süre sonra sevmiştim. Hatta onlara ayak dahi uydurabilir hale gelmiştim. Ama sonra ayağımın altı boşluğa denk gelmişti. Bütün vücudum bir anlığına suyun altına batmıştı. Nefes alamamanın paniği anında beni sararken çırpınmaya fırsatım kalmadan bedenim kitlenmiş öylece suyun altında kalakalmıştım. Sanki felç geçirmiş gibi bir an yaşadıktan sonra bilincim kapanmıştı.
“Neyse ki Yalın ve Mustafa çabucak çıkardılar seni. Onlara bir can borcun var.”
“Harika, bir de borçlu mu oldum?” dedim yarım, samimiyetsiz bir gülümseme eşliğinde.
“Tabi ki oldun Eslem! Onlar olmasa belki de çoktan ölmüştün. O kadar panikledim ki aklım başımdan çıktı, ne yapacağımı bilmeden öylece donup kaldım.”
“Demek senin yanında bana bir şey olsa müdahale edemeyeceksin. Daha dikkatli olurum.” dediğimde bu sefer samimice gülmüştüm.
“Dalganın sırası mı cidden? Ne kadar korktum biliyor musun?”
“Tamam, bir şey olmadı işte. Gel buraya.” Yatağa çektiğim arkadaşıma sıkıca sarıldım. O da kollarını bana doladığında derin bir nefes verdi. Yeni yeni rahatlamış gözüküyordu.
“Nasılsın şu an?”
“Boğazım biraz acıyor ama iyiyim.”
Sinem geri çekilip yüzümü ellerinin arasına aldı. “Gerçekten iyi misin?”
Başımı hızlıca olumlu anlamda salladım ve güldüm. Kolumu havaya kaldırıp kasımı gösterdim. Gözlerimle kolumu işaret ederken “Turp gibiyim.” dedim.
Bana tekrar sarıldığında nerede olduğumuzu ve saati sordum, acilin müşahede odasında, saatin de akşam on olduğunu söyledi.
Önce yapış yapış olan saçlarımı geri ittim daha sonra boynuma doğru yönlendirdim ellerimi. Biraz başım ve boynum ağrıyordu. Parmak uçlarımla, belki rahatlatır diye enseme masaj yapmaya başladım. Başımı öne eğdiğimde görüş alanıma giren kollarımı hemen sonrasında boş olan bileğimi gördüm.
Hızla kollarımı çözüp önümde oturan Sinem’e baktım. “Bilekliğim nerede?”
Sinem, yeni fark etmiş gibi bakışlarını boş bileklerime çevirdiğinde onda olmadığını anlamıştım. “Kayıp mı oldu Sinem?”
“Ambulansa bindirilirken kolundaydı.”
“Emin misin?”
“Evet, evet eminim. Görmüştüm.”
“Hemşirelere sor lütfen. Biliyorsun annemin o.”
“Tamam, merak etme. Buluruz onu. Sen şöyle uzan, ben hemen sorup geleceğim.” dediğinde beni omuzlarımdan itip yatmamı sağlamıştı ama ne mümkündü yatmak? İçime bir kez kurt düşmüştü. Bu işin peşinden illaki kendim gitmeliydim. Endişelendiğim zaman asla olduğum yerde, bir şey yapmadan duramaz; işe yaramayacağını bilsem dahi her zaman kendimi meşgul edecek bir şeyler bulurdum. Durumlar çoğu zaman saçma bir hal alsa da endişemi terbiye etmenin en faydalı yolu buydu.
Sinem, hemşirelere bilekliğimi sormaya gittiğinde yataktan kalktım. Kolumdaki serum neredeyse bitmek üzereydi bu yüzden damar yoluyla bağlantısını kestim. Hızla Sinem’in gittiği yöne doğru gittim.
“Emin misiniz hemşire hanım? Görmediniz mi bilekliği?”
“Hayır, kolunda bileklik yoktu. Tansiyon aldım, damar yolu açtım. Olsa görürdüm.”
Hızla onların yanına gidip bağırarak konuştum. “Arkadaşım ambulansa bindirilirken kolumda olduğunu söylüyor. Nasıl görmezsiniz?”
“Eslem, biraz sakin olur musun?” diye beni uyaran Sinem’e de bağırdım.
“Nasıl sakin olayım? Bilekliğimi kaybettiler! Belki de içlerinden birisi çaldı.”
Hemşire, alayla gülerken birkaç kişi de olduğumuz yere geliyordu. Anlaşılan karşımda örgütleşip beni haksız çıkaracaklardı.
“Sizi tedavi eden insanlarla nasıl bu şekilde konuşabilirsiniz? Bizi nasıl hırsızlıkla suçlarsınız?”
“Nerede o zaman bilekliğim. Anlamıyorsunuz! O bana annemin hatırası. Lütfen bulmama yardımcı olun.”
Yandaki doktor konuştu. “Arkadaşınız ambulanstan inerken de kolunuza bakmış mı? Binerken kolunuzda olduğunu söylemişti. Ambulansta düşmüş olabilir. Burada bu şekilde yaygara çıkarmanız çok yanlış.”
Etrafta bizi izleyen hastalara aldırış etmeden “Neyin doğru neyin yanlış olduğunu bir siz biliyorsunuz çünkü.” diye kavgayı daha da hararetlendirdim.
Evet, işte hikayenin başındaki o çirkef kız tam da bu şekilde gözüküyordu. Üzerinde sararmış, aslında beyaz olan, elbisesi ve darmadağın saçlarıyla acili birbirine katıyordu. Geriye dönüp baktığımda kendimden utandığımı fark ettim. Bu sahneleri çok da uzatmayalım.
“Hanımefendi, belli ki iyisiniz. Taburcu olabilirsiniz. Çıkarın damar yolunu!” dedi yaşça büyük bir doktor önce bana sonra hemşirelere ithafen.
“Gerek yok!” deyip acilin çıkışına yöneldiğimde Sinem eşyalarımızı almak için ters istikamete gitti. Dışarı çıkınca yüzüme vuran akşam serinliği sayesinde gözlerimin dolmuş olduğunu hissettim. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki. Hem sinir hem de korku tüm hücrelerimi ele geçirmişti. Annemden bana kalan en kıymetli şeyim kaybolmuştu!
“Taksiye gidelim, hadi.”
Hızla ona döndüm. “Ambulansta düşmüş olabilir mi?”
“Olabilir ama saat çok geç. Yarın sabah sorarız.”
“Olmaz, Sinem. Ya farkında değillerse? Şimdi gitmemiz lazım.”
“Bak ne yapalım biliyor musun? Seni getiren ambulansta Duru ve Yalın’ın abisi görev yapıyordu. Duru’yu arayalım, abisine sorsun olur mu? Biz de bu süre zarfında eve gidelim ve sen biraz dinlen. Baksana haline, darmadağınıksın.”
Sinem’in bu akıllıca tavsiyesine sizce ne cevap vermiş olabilirim? “Duru’ya söyle, istasyonun adresini atsın. Bilekliğimi almaya gideceğim!”








