İçeriğe geç

KELEBEK ETKİSİ

Bölüm 3 · 11 dk okuma

KELEBEK ETKİSİ

Bölüm 3

Yeni Hayat

“Hadi, acele edin! O bavullar da mı var? İnanmıyorum. Bu kadar eşyaya nasıl sahip olabilirsiniz?”

Zorla yerleştirdiği bavul, ön tarafa kayınca babamın söylenmeleri en şiddetli halini aldı. Elimdeki son bavulu nereye sıkıştıracağını düşünerek ona doğru gitmeye başladığımda gazabından korktuğum için yüzüme sevimli bir gülümseme yerleştirdim. Bakışları bavula döndüğü an “Bu son, valla.” diyerek güldüm. Babam sabır diler gibi iç çektiğinde arabadaki bavullara dönerek birkaç değişiklik yaptı ve son bavulumu da yerleştirdikten sonra bagajı kapattı.

Babam, “Siz iki cılız kız bu kadar bavulu arabadan indirip eve nasıl taşıyacaksınız merak ediyorum doğrusu.” dediğinde parmağı ben ve Sinem arasında gidip geliyordu.

Sinem, benim ilk okuldan beri en yakın arkadaşım aynı zamanda tek dostumdu. Bu yaşıma kadar acısıyla tatlısıyla onla birlikte gelmiş, benim için değerli olan her anda yanımda olmuştu. Ve yine yepyeni hayatıma ilk adımımı atarken yanımda olması, kendimi daha cesur hissetmeme vesile oluyordu.

Bavullarımızı yerleştirme işi bittikten sonra sıra vedalaşmaya gelmişti. Babam beni yeni hayatıma uğurlarken göz yaşlarım sanki hazırda bekliyormuş gibi yuvalarını terk ettiğinde ona sıkıca sarıldım.

Bu sulu göz hallerimi atlayabileceğimizi farz ediyorum ve bu ana nasıl geldik bir özet geçmek istiyorum.

Stajım bitmiş ben memleketim Ankara’ya dönmüştüm. Daha doğrusu babamın memleketi Ankara’ya dönmüştüm. Bu süre zarfından bu yana yaklaşık iki sene geçmiş, iki kez sınava girmiş, istediğim yere atanamamıştım. Her sene atanamadığımı öğrendikten sonraki bir aylık süreçte ağır bir depresyon atlatmış, hızla toparlanıp yeniden hazırlanmaya başlamıştım. Tüm bu sancılı süreç artık son bulmuş, üçüncü kez girdiğim sınavdan aldığım puanla hayalini kurduğum ilçeye atanmıştım. Annemin memleketi; İzmir’e, gözümün nuru Foça’ya.

Babam Ankara’da bir devlet hastanesinde diş hekimi olarak çalıştığından bizimle gelemiyordu. Bu yüzden Sinem benim için işinden izin almış, annemin çocukluğunun geçtiği eve yerleşmem için yardımcı olacaktı.

Ev Foça’nın merkezinden yaklaşık 6 kilometre uzakta, denize iki yüz metre yakınlıkta, ufak ve düz bir arazideydi. Konumundan dolayı denize yürüme ulaşabilirken çarşıya arabayla gitmek gerekiyordu. Eskiden sekiz kişinin yaşadığı evde şu an kimse yaşamıyor ve benim olmak için orada öylece bekliyordu. Ben yedi yaşındayken o evde anneannem, dedem, dayım, yengem ve üç çocuğu yaşıyordu. Dayım güzel bir iş teklifiyle Almanya’ya taşınmış, anneannem yaklaşık dört sene dedem ise yedi sene önce hayatını kaybetmişti. Annem... Annemse ben on dört yaşındayken bir arabanın çarpması sonucu ağır yaralanarak hastaneye kaldırılmış, bir haftalık yoğun bakım sürecinden sonra hayatını kaybetmişti. Anlayacağınız çok fazla kayıp vermiş, hayatımın geri kalanını kazanmaya çalışıyordum.

Şu an yirmi beş yaşındayım ve arabamın şoför koltuğuna oturmuş, yanıma da sağ koltuk prensesimi alarak Ankara’dan İzmir’e gitmek üzere yola çıkmıştım.

Yeni hayatıma, önümde uzanan bu kıvrımlı yolları geçtikçe daha çok yaklaşıyordum. O kadar uzun zamandır bu anın hayalini kuruyordum ki sanki her geceki rüyalarımdan birini yaşıyor, birazdan uyanacakmış gibi hissediyordum.

“Ne kadar kaldı? Mola mı versek?” diye soran Sinem’e bakmadan ustaca girdiğim kavşaktan çıktım. Göz ucuyla saate baktığımda sabahın beşini gösterdiğini gördüm. Yollar boş olsun diye evden gece saat on birde çıkmış, yaklaşık bir saat sonra gideceğimiz yere varacaktık.

“Aciliyeti yoksa durmayalım, bir saatlik yolumuz kaldı.”

Sinem beni onaylayıp tekrar uyumak için kafasını çevirdiğinde “Kalk kız, sıkıldım. Yol boyunca uyudun.” diye onu dürttüm.

“İlk bindiğimizde bir saat müzik dinledik ya.”

“Beş saattir de uyuyorsun.”

“Uyku her şeydir.”

“Benim için de öyledir. Bu yüzden eve vardığımızda ben uyurken sen temizlik yapıp kahvaltı hazırlayacaksın.”

Sinem derin bir nefes alıp verdiğinde yeniden uyuduğunu anlamış, sessizce araba sürmeye devam etmiştim. Siyah saçlarını tepesinden saçma bir topuz yaptığı için darmadağınık gözüküyordu. Bu dağınık haliyle bile gözüme güzel gözükmesiyle gururlandım.

Eve vardığımızda hayal ettiğim gibi uyumamış, erkenden temizliğe başlamıştık. Çünkü ev uyunmayacak kadar tozluydu. Ben yatacağımız odayı temizlerken Sinem yolda aldığımız şeylerle kahvaltı hazırlamıştı. Hızlıca bir şeyler atıştırdıktan sonra öğleye kadar uyumuş, akşama kadar da evin yüzde yetmişini temizlemiştik. Hem temizlik hem de yolculuğun yorgunluğu akşam da erkenden yatmamıza neden olmuştu.

Evin sadece iç temizliği değil, bahçe işleri de halledilmeliydi. Bu yüzden dedemin bir arkadaşıyla konuşmuş ondan yardım istemiştim. Sabah erkenden geleceği için erken kalkmalı onu karşılamalıydım. Onu çocukluğumdan hatırlıyordum. Torunlarıyla balık tutar, haftada bir kez bize de balık getirirdi. Senede on gün burada geçirdiğim süre boyunca onun getirdiği balıkları dört gözle bekler, henüz pişmemişken yemeye başlardım. Acaba yeniden balık getirir miydi?

“Eslem, kalk bir ses var.” diye ayağıyla beni dürten Sinem’e sırtımı dönerek uyumaya devam ettim.

“Kalksana, kapı çalıyor sanki.”

“Ne kapısı sabahın köründe.”

“Balıkçı dede gelmeyecek miydi?”

“Balık? Ne balı- Balık!” Birden uykumdan fırlamış “Cemal dede gelecekti. Alarmım neden çalmadı ya!”

Yataktan isyanlar içinde kalkıp hızlıca üzerime bir şeyler giydiğimde Sinem hâlâ uyumaya devam ediyordu. Koşarak merdivenleri indim, dış kapıya yöneldim. Kapıyı açtığımda karşımda görmek istediğim kişi, beklediğim kişi değildi.

“Buyurun?”

“Günaydın, uyandırdık sanırım.”

“Sana bu kadar erken gelmeyelim demiştim.”

Elimle saçlarımı düzeltip “Hayır, hayır uyanmıştım zaten.” diye numara yaptım.

“Zaten bu saate kadar kim uyur ki?” dedi benim yaşlarımdaki kız. Küçümseyici ses tonu adres belli etmese de beni hedef alır cinstendi. Ama kendi yalanımı ele vermemek için susmuştum. Yanındaki genç adam konuşup “Cemal’in torunlarıyız biz. Yalın ve Duru.” diye kendini tanıttı.

Çocukluk arkadaşlarım, gıcık ikizler...

Onları nerdeyse on senedir görmemiştim. Ne dedemin ne de anneannemin cenazesinde karşılaşmamıştık. Sanırım onlar da buradan taşınmıştı ve yazdan yaza tatile geliyorlardı.

“Dedem bahçenin otlarını halletmek için kendisi gelecekti ama malum yaşından dolayı babaannem onu buraya yollamadı, o da bizi gönderdi.”

“Siz mi yapacaksınız yani?” diye sorduğumda şaşırdığım her halimden belliydi. Böyle zor bir işi bu ikisi nasıl yapacaktı? Gerçi çocukken her türlü böceği toplar, beni korkutmak için uğraşırlardı. Bu yüzden ikisini de hiç sevmez, hep kavga ederdik. Yapamayacaklarını düşünmek saçmaydı. Çünkü içlerinde taşıdıkları kocaman bir köylü ruhu vardı.

“Ben peyzaj mimarıyım, süslemeye bayılırım. Kaba işleri o yapacak.” dedi Duru ikiz kardeşini işaret ederken.

“Evet yapacağız ve bunun ücretini de hemen alacağız.”

“Ücret mi?”

“Burada bu işler günlük usulüyle yapılır. Ben bir günümü senin işine vereceksem bunun karşılığını almalıyım, öyle değil mi?”

“Ne kadar bir günlük ücret?”

Yalın, pek de büyük olmayan bahçeye şöyle bir göz attığında “Burada oldukça iş var fakat alan küçük olduğu için öğle olmadan bitirebilirim. Sana da dedemden dolayı bir indirim uygularsam 700 tl’ye bütün pisliklerinden kurtulurum bahçenizin.”

O kadar da pahalı gelmemiş anında kabul etmiştim. Güzel bir bahçem olsun istiyordum ve bu işi başkasında yaptırırsam daha çok masraf edeceğimi de biliyordum.

“Ben Yalın gibi paragöz değilim. Senden tek istediğim malzemelerin ücretini karşılaman. Senin isteğine göre burada ufak bir cennet yaratabilirim. Akşamları kahve içmeye çağıracaksan tabi?”

“Kahvemin içine böcek atmayacaksan çağırırım tabi ki.” dediğimde ikisi de gülmüştü.

“O zamanlar geçmişte kaldı. Hâlâ böcekleri severim ama artık sadece abimin yiyeceklerine musallat oluyorum.”

“Abin mi? Sizin başka kardeşiniz de mi vardı?”

Yalın, verandadaki tozlu sandalyeye oturunca “Herhalde içeri davet edilmeyeceğiz, şurada oturayım bari.” dediğinde kafama gelen taşla hemen onları içeriye davet ettim. Duru eve girerken Yalın taşı kafama atmasına rağmen kıyafetlerinin kirliliğini bahane ederek işe erkenden başlaması gerektiğini söylemiş, garip bir motoru sırtına takıp gürültülü bir şekilde kocaman olan otları parçalamaya başlamıştı. Duru’yla salona geçtiğimiz sırada Sinem de uyanmış salona gelmişti. İkisini tanıştırdığımda sohbetimiz Duru’nun bilmediğim abisinden ilerlemeye devam etmişti.

“Aslında abimi tanıyorsun.” Eliyle şişko hareketi yaparken yanaklarını da hava ile doldurmuştu. “Hani bir kere senin salıncağına binmiş ve koparmıştı. Sen de ağlaya ağlaya annene koşmuştun.”

O günü hayal meyal hatırlıyordum. O gün salıncağıma şişko bir çocuk binmiş ve koparmıştı.

“Ertesi gün babam bana yeni salıncak kurmuştu.”

“Baban mı? Abim kurdu o salıncağı. Seni üzdüğü için o kadar mahcup olmuştu ki o günün akşamı fenerle sana salıncak kurmuştuk. Hatta düşmüş, başını yaralamıştı. Alnının burasında,” Eliyle saçının başladığı noktayı işaret etti. “Dikiş izleri var.”

Sinem, bu hikayeyi ağzı açık bir şekilde dinlerken onunla aynı duyguları paylaşıyordum.

“O günden sonra sana hiç yaklaşmamıştı. Onu bizimle oynamaya çağırıyordum, sana zarar vermek istemediğini söylüyor, gelmiyordu. Abim o zamanlar tam bir ezikti. Oysa salıncağı kurduğunu sana söylese belki de çok güzel arkadaş olacaktınız.”

“Neden ezik olsun? Bence bu harika bir jestti. Keşke söyleseymiş.” dedi Sinem.

“Bunu söylemeye cesareti olmadığı için ezikti diyorum ya ona.”

Onlar bu konuyu tartışırken ben garip duygular içerisinde yüzüyordum. O gün annem beni çağırmış ve salıncağı göstermiş, babam beğendin mi diye sormuştu. Bu yüzden babamın yaptığını düşünmüştüm. Bana kendilerinin yaptığını hiçbir zaman söylememişlerdi. Bu düşünce nasıl benim aklıma bu kadar derinden kazınmıştı, anlamamıştım. Bu konuyu akşam babamla konuşacak ve işin aslını öğrenecektim.

“O ne yapıyor şu an?” diye soran Sinem’di.

“Abim mi?” Bana baktı Duru. “Aslında bugün bahçe işini halletmeye o gelecekti. Burada bu tarz işleri hep abim yapar. Ve o, Yalın gibi para da almaz bu işlerden. Hayrına yapıyor enayi. Şu an arkadaşının yerine nöbete gittiği için gelemedi. Paramedik olarak atandı, dedemlerle yaşıyor ve yaklaşık üç senedir de çalışıyor.”

Sinem, “Eslem de yeni atandı buraya sınıf öğretmeni olarak.” diye benimle övündü.

Duru bana baktı. “Öyle mi? Bu harika bir haber. Artık hep buradasın demek. Seni arkadaşlarımla tanıştırmalıyım. Ben işim gereği çok fazla seyahat etsem de fırsat buldukça dedem ve babaannemi ziyarete geliyorum. Burayı çok seviyorum, resmen cennet.”

“Evet, bence de öyle. Keşke ben de burada yaşasam, dedim gelir gelmez.

“Sen ne iş yapıyordun?”

“Ankara’da özel bir kreşte öğretmenim.”

“Çocuklarla uğraşmak gerçekten zor. Bu yüzden çocukları pek sevmiyorum.”

“Emin ol hiçbir çocuk senin gibi ağır bir çocukluk geçirmiyor.” diyen bendim.

“Hafızana iyi kazınmışım bakıyorum da. Sen sanki farklı mıydın? Kendini beğenmiş, prenses edalarıyla dolaşıyordun etrafta.”

“Hâlâ öyle.” “Hala öyleyim.” Bu iki cümle Sinem ve benim aynı anda ağzımızdan çıkmıştı. Birbirimizi böyle tamamlamamız ikimizi de güldürürken Duru sessizce bizi seyrediyordu.

Hep birlikte kahvaltı ettikten sonra bahçenin planını yapmaya başlamış, yaklaşık üç gün bununla uğraşmıştık. Yalın bahçenin otlarını temizledikten sonra bahçeyi kazdırıp çim tohumu serpmiştik. Duru ile çiçek alışverişlerini yapıp bahçenin belli yerlerine çiçekler ve ağaçlar dikmiştik. Verandaya sadece bir salıncak koyarken bahçeye masa ve oturma takımı koymayı planlamıştık. Bunun için yere taştan güzel bir zemin hazırlatmıştık. Bahçeden çıkışı belli etsin diye taşları patika bir yol gibi ördürmüştük. Geriye sadece çimlerin büyümesi ve bahçenin yeşil bir cennete bürünmesi kalmıştı.

Bütün işlerin bitmesi altı gün sürmüş, sonunda tatil moduna bürünmeye karar vermiştik. Sinem’in gitmesine bir hafta kalmıştı ve o bir haftayı iyi değerlendirmek, buranın tadını çıkarmak istiyorduk. İlk gün Foça’yı rahat rahat gezmiş, bir sürü fotoğraf çekilmiştik. İkinci gün egenin meşhur koylarını dolaşmış, sahillerde vakit geçirmiştik. Üçüncü günü eve geçirmeye karar vermiştik fakat öğle saatlerinde Duru tarafından yüzmeye davet edilmiştik. Duru, beni arkadaşlarıyla tanıştırmak amacıyla kendi planlarına dahil etmişti. Bu arkadaş edinmek için iyi bir fırsattı ama kabul etmemiştim. Bu konuşmaya şahit olan Sinem, yüzmek istediğini söylemişti. Ben yüzmeyi bilmediğimden denizden uzak dursam da o denize bayılırdı ve yalnız yüzmek istemediğinden bunu bana teklif dahi etmemişti. Bu davet benden çok onun işine gelmiş ve bana kabul ettirmeyi başarmıştı.

Duru’nun bize söylediği saat geldiğinde sahilin yolunu tutmuştuk. Yüzme bilmeyen bedenim suya girmeyeceği halde gergindi. Ne diyebilirim ki Ankara’da büyüyen bir kızın suyla arasının olmaması kadar doğal ne olabilirdi?

Yüzmeyeceğimi belli etmek için üzerime uzun, beyaz bir elbise giymiştim. Sinem ise kısa, önden bağlamalı yeşil bir elbise giymiş, uzun saçlarını sırtına aşağı salmış, her an yüzmeye hazırdı.

Sahile geldiğimizde dört kişilik bir gruptan başka kimsenin olmadığını görmek beni şaşırtmıştı. Yalın ve esmer bir çocuk kendilerini çoktan suya bırakmışken Duru ve kızıl saçlı bir kız kumun üzerine uzanmış sohbet ediyorlardı. Onlara doğru yürüdüğümüzde Duru bizi görmüş, Yalın’a seslenmişti. Ve dört kişilik ekip altı kişi olmuştu. Yeni tanıştığım kişilerin İsmi Ece ve Mustafa’ydı. Bize ilk söyledikleri şey nişanlı oldukları ve bir ay sonra düğünlerinin olduğuydu. Mustafa esmer bir adamken, Ece beyaz tenli, mavi gözlü bir kızdı. Kızıl, kıvırcık saçları; her ne kadar boya olsa da bu renk tam da onun rengiydi. O kadar güzel gözüküyordu ki bu ortamdaki en normal kızın ben olduğumu düşünmüştüm.

“Neden kimse yok burada?” diye sordum.

“Buraya sadece civarda evleri olan halk geliyor. Küçük ve güzergâh olarak ters kaldığı için turistler tarafından pek tercih edilmiyor.” diye cevap verdi Yalın.

Buraya bayılmıştım. Okuldan döndükten sonra birkaç saatliğine buraya gelip kitap okumanın hayalini kurmaya başlamıştım. İçim huzurla kaplandığında kolumdan tutup beni çekiştiren birinin varlığıyla bu huzurum anında içimi terk etti.

“Hadi, biraz serinleyelim!” diye bağıran Duru ile herkes suyun yolunu tutmuş beni de sürüklemesine izin vermiştim.

Suyun kenarına geldiğimizde “Hadi çıkar elbiseni.” dedi Duru.

“Ben yüzme bilmiyorum, suyu da sevmem zaten.”

“Burada yaşayıp da yüzme bilmemek mi olur?”

“Olur, neden omasın?”

“Hayır efendim olmaz! Biz sana öğretiriz. Korkulacak hiçbir şey yok.”

Bu konuşmaya uzaktan şahit olan Sinem bize doğru bağırıp “Israr etme Duru. Eslem suyu gerçekten sevmez.” dedi.

“Ne o, Yüzmeyi mi bilmiyorsun babasının prensesi?” diye bağıran Yalın’dı. İlk günden beri yıldızımın barışmadığı Yalın!

“Peki o zaman kenarda kalıp sadece ayaklarını sokabilirsin.”

Duru’nun daha fazla ısrarcı olmasını, beni zora sokacak hareketlerde bulunmasını beklerken ve bundan korkarken o gayet anlayışlı davranmıştı. Beni yalnız bırakıp eğlencenin ortasına doğru önce koşarak sonra yüzerek dalmıştı. Ben ve beyaz elbisemse sahil kenarında onları izlemeye dalmıştık. O kadar güzel eğleniyorlardı ki yanlarında olmak kahkahalarına katılmak istiyordum fakat korkum her şeyin önüne geçiyordu.

Ne mi yaptım peki? Elbiseyi dahi çıkarmadan daldığım denizden soluksuz bedenim çıktı. Senin neyine yüzmek Eslem?

Nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde ayağımın altından kayıp giden yerle kendimi suya tamamen gömülmüş halde bulmuştum. Diğerleri o kadar eğlenceye dalmışlardı ki suda çırpındığımı fark etmeleri biraz zaman almıştı. Panikatağın da vermiş olduğu aşırı basınç beynimi anında kapatmış, bayılmıştım. Daha sonrasındaysa koca bir karanlık, ufak bir bası ve sarı bir yelek hatırlıyordum. Ağzımdaki maskenin ardından gördüğüm kumral saçlı birinin “Yalvarırım uyan.” dediğini duymuş bunu bir rüya olarak yorumlamıştım.

Ve ilk yüzme deneyimim boğulup acillik olmakla bitmişti. Ne diyebilirim ki? Şanssızlığım ve sakarlığım her zamanki gibi benimle. Yaz hikayelerindeki kızlar böyle olmaz mı?

Bölüm sonu

17 yorum