“Senden uzak duramıyorum. Ne yaparsan yap yanında olmak, seni yanımda tutmak istiyorum. Sana insanlara yardım ederken nasıl mutlu olunabileceğini göstermek istiyorum. Şu ana kadar yaptığımız ne varsa sen kölelik ya da ahmaklık olarak görsen de tüm bunlar bir süre sonra önüne çıkınca nasıl mutlu olacağını gör istiyorum. Bütün bunları seninle birlikte yapmak istiyorum.”
Uzun konuşması boyunca aklımda tek bir soru vardı. “İyi de neden?”
Hayal kırıklığına uğramış gibi bakışlarını yere indirdi. Bu tavrı kendimi ahmak gibi hissetmeme neden olmuştu. Sanki çok net bir açıklama yapmış da ben anlamamışım gibi. Ama anlamıştım. Sadece yanlış anlamış olmaktan çekinip bunu daha da net bir şekilde duymak istiyordum. Ama o “Boş ver Eslem, git sen. Ben buradaki işimi bitirmeliyim.” dedi.
Kendimi suçlu hissetsem de geri adım atmadım ve çıkışa doğru ilerledim. İçimde gezinen üzüntünün nedenini anlamamıştım ama üzerine düşünmek yerine eve gitmeyi ve biraz uyumayı tercih etmiştim. Tabi buradan geçen bir taksi ya da otobüs bulabilirsem.
Henüz güzergahları öğrenememiştim. Otobüsler nereden nereye gidiyor, hangisine binmeliyim hiçbir fikrim yoktu. Üstelik bulunduğum yer eve çok uzaktı. Duru’yu arasam beni gelip alır mıydı? Keşke kendi arabamla gelseydim diye pişmanlık duymadan edemedim. Araba demişken neyse ki arabamı çaldırmamıştım. Hırsız her kimse sadece ufak eşyaları almış ve gitmişti. Arabamı çalmamıştı. Belli ki profesyonel değildi. Arabamı çalsa elinden nasıl çıkarır bir fikri yoktu muhtemelen. Ya da yakalanacağından korkup arabaya dokunmamıştı. Durup dururken bu konu da moralimi bozmuş ağlayacak raddeye gelmeme neden olmuştu. Düşünmeyecektim, elimde olmayan şeylere kafa yormayacaktım.
Birden arkamdan Gediz’in sesini duydum.
“Atla eve bırakayım seni.”
“Niye geldin? İşini halledecektin hani?”
“Seni bırakıp geri döneceğim.”
“Gerek yok, kendim giderim.”
“Nasıl gideceksin? Yolu biliyor musun?”
“Teknoloji diye bir şey var. Her şeyi telefonumdan bulabiliyorum.”
Gediz sıkıntıyla nefes verdi.
“Anahtarı al, arabayla sen git. İşim bitince ben otobüsle gelirim.”
Bu fikir fena değildi ama kabul etmedim.
“Ne olsun istiyorsun Eslem? Her şeye yok diyorsun. İnat etme de al işte.”
Anahtarı elime tutuşturduğunda ters istikamete doğru ilerleyen sırtına bakakaldım. Madem öyle, ben de seve seve arabasını kullanırdım. Burada kalıp tuvalet yıkamaktansa böylesi daha iyiydi.
Evin adresini telefonuma girdiğim sırada telefonum çaldı. Kayıtlı olmayan bir numara arıyordu. Açtım.
“Alo?”
“Eslem merhaba. Benim Selim. Müsait misin?”
Bu şimdi neden aramıştı beni?
“Merhaba Selim. Pek müsait değilim şu an araba kullanıyorum.”
“O zaman çabucak söyleyeyim. Madem araba kullanıyorsun, direksiyonun yönünü değiştirebilir miyim?”
“Nasıl yani?”
“Yani iki saat sonra antrenmanım var. İzlemeye gelmek ister misin?”
“Bilemiyorum ya. Şu an sürdüğüm araba Gediz’in arabası eve geçip kendiminkini almaya kalksam yetişemeyebilirim değil mi?”
“Gediz’in arabasıyla gelmen daha iyi olur Yalın da burada olacak.”
“Başka kim geliyor? Duru da olacak mı?”
“Onun bugün biraz işi varmış, sonlara doğru yetişebilirse gelecek. Ece ve Mustafa’nın da beyaz eşya işleri varmış, onlar gelemeyecek. Bari sen gel. Sonrasında bir şeyler yaparız. Evde ne yapacaksın?”
Kısa bir süre düşündüm. Cidden eve gidip ne yapacaktım? Duru da yoktu zaten. Oraya gidince arabayı Yalın’a teslim edebilirdim.
“Tamam, konum at. Sanırım direksiyonumun yönünü değişmene izin vereceğim.”
Güldü. “Tamam atıyorum. Orada görüşürüz.”
Telefonu kapattıktan sonra Selim’in attığı konuma sürmeye başladım. Yaklaşık kırk dakika sonra oradaydım ve ilk giden olmuştum. Salona girmek için Selim’in adını verdim ve tribüne doğru ilerledim. Salonda voleybol antrenmanı yapan gençler vardı. Bizden biri gelinceye kadar onları izlemeye başladım.
Çok geçmeden yanımda hissettiğim biri ile soluma döndüm.
“Beni özlediğinden mi bu kadar erken geldin? Daha bir saat var antrenmana.”
Selim, uzun boyu yüzünden oturduğu yere zorla sığmış, arkasına yaslanmıştı.
“Bulunduğum yere yakınmışsın. Erken gelmiş oldum.”
“İyi olmuş. Gel sana bir kahve ikram edeyim.”
Selim’le birlikte salondan çıktığımda otomatın önüne geldik ve bana bir bardak kahve aldı. Uzattığında “Sen içmeyecek misin?” diye sordum.
“Ben pek sevmiyorum.”
Bir yudum aldıktan sonra tadını beğendiğim kahveyi keyifle içmeye devam ettim.
“Evine hırsız girmiş. Yalın’dan duydum. Geçmiş olsun.”
“Teşekkür ederim.”
Bu konu hakkında biraz konuştuktan sonra Yalın da gelmiş, muhabbete üçümüz devam etmiştik. Kısa bir süre sonra Selim arkadaşları tarafından çağırılmış, hazırlanmak için soyunma odasına geçmişti. Yalın’la baş başa kaldığımızda “Seni burada gördüğüme şaşırdım. Gediz’le gittin sanıyordum.” dedi.
“Gitmiştim ama ayrılmamız gerekti.”
“Sen de buraya, Selim’in yanına geldin öyle mi?” Beni yadırgamış gibiydi.
“Aradı, davet etti, geldim. Bunda sorgulayacak ne var?”
Yalın, beyaz bol kesim tişörtünün kapladığı omuzlarını silkti. Bir şey söylemeden tribün tarafına doğru yürümeye başladı. Arkasından bağırdım. “Senin derdin ne?” Durdu. Ona hitaben mi konuştum diye omzunun üzerinden bana baktı. Gözlerimiz kesiştiğinde bedenini benden yana çevirdi.
“Ne gibi?”
“Bu tavırlarına hiçbir anlam veremiyorum. Beni sevmediğin için yapıyor olsan bile bu kadarı sence de fazla değil mi?”
“Bence sen kendi kafandan üretiyorsun.”
“Ben kendi kafamdan üretiyorum?”
Bu cümleyi soru sorar gibi tekrarlamıştım. Dalga geçer gibi “Evet.” dedi. Ekşiyen yüzümle istemeye istemeye onu onayladığımda tribüne doğru ilerlemeye başladı.
Yalan söylüyordu ve bundan adım gibi emindim. Ama madem böyle davranmak istiyordu ben de ona göre davranırdım. Artık bu işin peşini bırakacak bana ne tepki verirse ayna misali ona geri satacaktım. Bence herkes böyle yapmalıydı. Karşıdaki kişiden nasıl bir geri dönüt alıyorsanız aynı şekilde karşılık vermeliydiniz. Öteki türlü zararlı çıkan siz olursunuz.

