Son zamanlarda yapmak istemediğim her şeyi yaparken buluyordum kendimi. Tıpkı şu anda Gediz’in odasını eski haline getirmek için etrafa saçtığım eşyaların yerini aramam gibi. Kendi dağıttığım odayı yine kendim topluyordum. Üstelik bunu, Gediz bey banyo sefası sürerken yapıyordum.
Mikrodalgadan çıkardığım madalyaları yerine götürürken incelemeye başladım. Voleybol ve masa tenisi birinciliği, satranç ve futbol ikinciliği madalyalarını karışık bir şekilde yerine astığımda aklımdan ne kadar da yetenekli bir insan olduğu geçiyordu. Ben bu sporlarda değil madalya almak nasıl oynandıklarını dahi bilmiyordum. Basketbol ve voleybol haricindeki hiçbir şeye yeteneğim yoktu. Onlarda da bir acemi ne kadar yetenekli ise o kadar yetenekliydim.
Odadaki diğer eşyaları da yerine yerleştirdim ve sıra yatağa geldi. Çarşafını düzelttiğim esnada arkamda hissettiğim bir hareketlilikle Gediz’in geldiğini hissetmiş, ondan tarafa dönmüştüm. Ama onu, belden aşağısı havluyla sarılmış; yarı çıplak bir şekilde görür görmez önceki yönüme ışık hızı ile dönmüştüm.
“Odanda bir kızın olduğunu unuttun herhalde!” diye bir isyanda bulundum.
“Bu kadar uyuşuk olacağını tahmin edemedim. Çoktan bitirmiş çıkmışsındır diye düşünmüştüm.”
“Sadece yatak kaldı. Onda da yatarsın zaten neredeyse akşam olmak üzere.”
“Evet çok yorgunum. Sabaha kadar uyumaktan başka hiçbir düşüncem yok.”
“İsabet olur. Akşam seni görmeden güzel bir vakit geçiririm.”
Bu muhabbeti ettiğimiz esnada arkamdaki hareketlilikten Gediz’in üzerine bir şeyler giydiğini tahmin ediyordum.
“Aa, ne kadar ayıp? Seni evinde misafir eden birine hiç bu laf denir mi? Üstelik o kişinin odasını darmadağın etmişken.” Ses tonu alaycıydı, sinirime dokunuyordu bu yüzden onunla daha fazla tartışmak istemedim.
“Her neyse.” dedim kelimeleri normalinden daha uzun bir şekilde heceleyerek ve ondan tarafa döndüm. Altına bir pijama giymiş olsa da üstü hâlâ çıplaktı.
“Madem yatacaksın ben artık gideyim.” Gözlerine bakmaya özen gösteriyor, başka hiçbir yere bakmıyordum. Gözlerimin bakmak için yalvardığı kısma inatla bakışlarımı indirmemiş, kahverengi gözlerinin ta içine odaklanmıştım. Bu odaklanış içimde bir şeylerin canlanmasına ve beni daha da çok etkileyen bakışlarının anlam kazanmasına neden olmuştu.
“Odamı eski haline getirdiğin için teşekkür ederim, Cadı.”
Bu sıfattan sonra yüzüme bir gölge düştü ve bakışlarım bulutlandı.
“Bilekliğim sende olmasaydı, asıl cadılığı sen o zaman görürdün.”
Güldü. Kulağıma dolan ses içimi okşadı ve beni de güldürdü.
“Potansiyelinin farkındayım zaten.”
Ellerimi göğsümde birleştirdim. “En büyük hayal kırıklığım potansiyelimi gerçekleştirememiş olmak, ona göre tedbirli davransan iyi edersin.”
Adımlarını bana doğru yöneltirken çıplak ayakları zeminde hafif sesler çıkarıyordu. Tam karşıma geçip durduğunda dakikalardır gözlerinde olan bakışlarım yasaklı yere doğru inmeye başladı. Göğsünden geniş omuzlarına kaydı ve oradan tekrar kahverengi harelere yükseldi.
“Konu sen olunca her şeyde çok tedbirliyim. Bundan hiç şüphen olmasın.”
“Neden konu ben olunca bu kadar tedbirlisin?”
Yarım ağız gülümsedi. “Çünkü ben bir sağlıkçıyım. Her zaman, herkese karşı tedbirliyim.”
Bu cümleyi bana özel kurulmuş gibi algılayan beyin hücrelerime söverken bedenini yatağa atışına şahit oldum.
“Babaanneme aç olmadığımı, beni yemeğe çağırmamasını iletir misin? Yorgunluktan bayılma moduna geçmek üzereyim.”
Ona bir şey söylemeden odasından çıktım.
Akşam yemeğini yedikten sonra Duru ile bahçeye çıkmış, ilk defa gerçek anlamda sohbet etme fırsatı bulmuştuk. Son zamanlarda işte yaşadığı stresten, zor beğenen müşterilerin kaprisinden, arkadaşlarıyla arasında olan sorunlardan ve bunlara benzer birçok şeyden konuşmuştu. Ben de sessizce onu dinlemiş, yorum yapmam gereken yerlerde yorumlarımı yapmıştım. Muhabbet o kadar hızlı akıyordu ki daha önce neden buraya gelmediğimi sorgularken bulmuştum kendimi. Duru iyi bir kızdı. Şu an buna karar vermiştim. Onunla olan muhabbetim zaman geçtikçe daha da artacak gibiydi. Ama şimdi bir şey anlatmaktan çok dinleyen taraftım. Anlatmak için daha erken geliyordu ve ona duyduğum güven henüz o raddeye ulaşmamıştı.
“Hiç aklıma gelmezdi seninle burada böyle oturup gök yüzünü seyrederek tatlı tatlı sohbetler edebileceğim.”
“Neden?”
“Bilmiyorum. Biz çocukken sanki birbirimizden pek hoşlanmazdık yani ben öyle hatırlıyorum.”
“Onlar çocuklukta kalmış aptalca şeylerdi. Hem artık iyi arkadaş olmamak için hiçbir nedenimiz yok. Ayrıca bundan sonra buradasın sık sık görüşeceğiz, neden yakın olmayalım ki? Belki de arkadaşın değil de başka bir yakının olurum senin. Hayat bu belli mi olur?”
“O ne demek?”
“Bir şey demek değil canım. Ben su alacağım ister misin?”
Duru oturduğu yerden kalkıp eve doğru yönelirken ardından bağırdım.
“O ne demek Duru?”
“Bir şey demek değil!”
Muzip tavrı ve alaycı hali aklımda soru işaretlerine neden olmuştu. Hızlıca eve girdiğinde bu soru işaretleriyle baş başa kaldım. Alttan alttan bana bir imada bulunmuştu. Ne demek istediğine kafa yormaktansa “Bana da su getir!” diye bağırdım ve o gece Duru ile aramda gerçekten bir dostluğun oluşabileceğini anladım. Dediği gibi aramızda olan her şey çocukluktan kalma aptallıkları ürünüydü. Tüm bunları unutup yeni bir dostluğa başlayabildik ve bunu en içten duygularımla isterdim çünkü şu anda evimin soyulmuş olmasına rağmen içimde gezinen mutluluğun, yüzümde beliren gülümsemenin sebebi bu kızdı.
Bizim bu gece iki iyi arkadaş olduğumuz geceydi. Sabaha kadar sohbet etmiş ve birbirimize çeşitli şeyler anlatmıştık. Anlattıkça yakınlaşıyor, yakınlaştıkça var olabilecek arkadaşlığımız güçleniyordu. Duru ve ben bu geceden sonra artık arkadaştık.


