Eve geri döndüğümde yorgunluktan üst kattaki odama çıkamamış salondaki koltuğa kıvrılmıştım. Çalan telefonumla uyandığımda arayan kişinin Sinem olduğunu gördüm. Görüntülü arıyordu. Kafamı yastıktan kaldırmadan açtım.
“Ne o kız? Perişan gözüküyorsun.”
“Perişanım zaten. Bugün bütün gün çöp topladım.”
“Nasıl yani? Ne çöpü?”
“Gediz Beyin şartları işte. Kumsal boyunca bütün çöpleri topladık. Her yerim ağrıyor.”
Yattığım yerde çırpınmış hızla diklenmiştim.
“Bu daha ne kadar sürecek? Seni böyle hırpalamasına izin mi vereceksin?”
“Ne yapabilirim Sinem? Başta her şeyi kabul ettim, sözümden dönemem. Bilekliğimi geri alıncaya kadar dayanmam lazım. Tabii o zamana kadar yaşarsam.”
“Bence git ve bilekliğini geri al!”
“Nasıl?”
“Sersem misin kızım sen? Bu adamla komşu, kardeşleriyle de arkadaş değil misin? Gediz’in işte olduğu bir gün onları ziyarete git, odasına gir ve bilekliğini geri al.”
“Ya bilekliğim odasında değilse ve ben odasını karıştırırken yakalanırsam? Kesinlikle olmaz!”
“O zaman Gediz’e kölelik etmeye devam et. Benden sana daha tavsiye çıkmaz. Hadi ben kaçar. Öptüm seni.”
“Ben de seni.”
O gece sabaha kadar Sinem’in aklıma soktuğu bu fikri düşünüp durmuş, uykusuz kalmıştım. Hemen bir kek yapıp yola çıktım. Dedesi ve babaannesini ziyaret etme bahanesi ile eve girecek, fırsatını bulur bulmaz da Gediz’in odasına dalacaktım. Bilekliğim orada mıydı bilmesem de yanında taşımayacağını düşünüyordum. Evine kadar girip odasını karıştıracağımı tahmin edemeyeceğinden ulu orta bir yere bırakmış olmasını umuyordum. Böylelikle odayı fazla karıştırmama gerek kalmadan bilekliğimi alacak ve evden çıkacaktım. Sonra bütün anlaşmamız yalan olacak, zorunlu olmadıkça onunla görüşmeyecektim.
Gediz’in evine geldiğimde bu fikrin saçmalığını düşünüyordum. Hırsız gibi odasına girecek olmak rahatsız ediyordu ama önce o benden çalmıştı. Ben sadece kendi eşyamı geri alacaktım. Bu düşünce eşliğinde hızla çaldım kapıyı. Şu dakikadan itibaren geri dönüş yoktu artık.
Babaannesi kapıyı açtığında yüzüme en tatlı gülümsemelerimden bir tanesini yerleştirdim, selam verdim. Beni tanımayan kadına kendimi tanıttığımda aynı sevecenlikle beni karşıladı, içeri davet etti.
“Cemal bak kim gelmiş. Bizim Sevinç’in torunu, Eslem.”
Cemal dede elindeki gazeteyi sehpanın üzerine bırakıp gözlüklerini çıkardı. “Kızım hoş geldin.”
“Hoş buldum.” Elimdeki keki işaret ettim. “Sizin için yaptım.”
“Hadi gel mutfağa, sen keki kes ben de çay koyayım.”
Kadının ismini hatırlamasam da belli etmedim. İllaki öğrenirim diye düşündüm bu yüzden sormadım. Onu takip ettiğimde ufak bir koridordan geçip mutfağa vardık. Görebildiğim kadarıyla zemin katta iki oda vardı. Bunlardan biri bu yaşlı çiftinken ötekisi Gediz’in olabilir miydi? Bakışlarım koridorun sonundaki merdivenlere kayınca Duru ve Yalın’ın eve olup olmadığını da öğrenmem gerektiğini düşündüm. İkisinden birine yakalanırsam durumu nasıl açıklarım bilemiyordum.
“Duru ve Yalın yok mu?”
“Duru ve Gediz işte. Yalın da biraz dolaşmaya çıktı, az sonra gelir. Ama belli de olmaz. Bazı geceler eve gelmiyor. Nerde ne yapıyor bilmiyorum. Dedesi ona kızıyor ama gençtir ilişmeyelim diyorum. Zaten birkaç hafta sonra okuluna geri dönecek. Tatilini istediği gibi yaşasın diyoruz. Sıkılırsa bir daha gelmez diye korkuyoruz.”
Yalın, İstanbul’da Bilgisayar Mühendisliği dördüncü sınıf öğrencisiydi. Tatilinin bitmesine kısa bir zaman kalmıştı. O gitmeden aramızdaki bu gerilimin nedenini çözmem lazımdı. Bunu da aklıma kaydedip kekleri tabaklara bölüştürdüm. Daha sonra çay bardaklarını hazır ettim. Çayın demlemesini beklediğimiz dakikalarda fırsat bulup lavabonun yerini sordum ve üst katın yolunu tuttum. Yalın eve gelmeden Gediz’in odasını bulmalı, bilekliğimi geri almalıydım.
Çıktığım katta üç tane kapı vardı. Bunlardan biri lavabonun kapısı diğer ikisi de yatak odası kapılarıydı. İlk odanın kapısını açmamla kapatmam bir olmuştu çünkü pespembe bir kız odasıydı. Çabucak diğer odaya gittim. Burası besbelli erkek odasıydı ama Gediz’in mi Yalın’ın mı anlamamıştım. Bunu anlamak için biraz incelemem lazımdı. Gediz, sağlıkçı olduğundan dolabında üniformasının olabileceğini düşündüm ve hızla kapağı açtım ama yoktu. Biraz inceledikten sonra kıyafetlerin Yalın’a ait olduğunu anladım. Hayal kırıklığıyla dolabı kapatacaktım ki elimden kayıp giden kapak hızla çarpınca korkunç bir ses çıkardı. Aniden duyduğum gürültü korkup çığlık atmama neden oldu.
“Ne karıştırıyorsun odamda?”
İnsanın korktuğu şey neden hep başına geliyor? Bilim insanları bu konuya da bir açıklık getirmeli bence.
O an Yalın’ın odasında Yalın’a yakalanmaktansa Gediz’in odasında Gediz’e yakalanmayı tercih ederdim. Hiç değilse Gediz’e yapacak bir açıklamam olurdu ama Yalın’a söyleyecek tek bir mantıklı cevabım bile yoktu.
“Şey,” diye bir mırıltı döküldü dudaklarımdan.
Yalın, burnundan solusa da mantıklı bir açıklamam olduğunu düşünmüş olacak ki sabırla söyleyeceğim şeyi bekledi. Oysaki ben saçmalamamak için susuyor, beni sürükleyerek odadan atacağı o ânı bekliyordum. Zira birisi izinsiz bir şekilde odama girip eşyalarımı karıştırsaydı benim yapacağım ilk hamle kesinlikle bu olurdu.
“Ney?” dedi Yalın. Kaşları yukarı kalkmış alnında iki derin çizgi oluşmuştu. Biraz terlemiş, kumral saçları yer yer ıslaktı.
Artık bir şey söylemeliydim. Hızlıca düşündüm ve cevap verdim. “Gediz odasından bir şey almamı istemişti. Burayı onun odası sanmıştım.”
“Dolabımda ne karıştırıyordun?”
“Gediz’in odası mı değil mi anlamaya çalışmıştım. Dolapta üniforma var mı diye baktım, yokmuş.”
Yalın derin bir nefes verdiğinde benden uzaklaştı. Yatağına oturup telefonunu çıkardı. “Madem Gediz senden bir şey istemiş, ona sorup sana yardımcı olayım.”
“Yok!” diye öne atıldım. Bu ani çıkışım yüzünden bir kaşı hayretle havalandı. Kendimi açıklama ihtiyacı hissettim.
“Yani, gerek yok. Daha sonra biz Gediz’le hallederiz bu konuyu. Ben şimdi aşağı ineyim. Çay demlenmiştir, nasıl da canım çekti bir bilsen.”
Tam kapıya doğru ilerliyordum ki Yalın kolumu kavradı. Durmama neden olduğunda bakışlarım gözlerime bakan gözlerine döndü.
“Ne yapıyorsun?”
“Belli ki önemli bir şey istedi senden. Sonraya bırakma. Gediz disiplinli birisidir, sıkıntı yaşamanızı istemem.”
“Yalın, gerçekten acelesi yok.”
“Sen bana bırak, halledeceğim şimdi.”
Yalın, beni yatağına oturturken bir yandan da Gediz’i arıyordu. Telefonun çaldığına dair ses kulağıma dolduğunda terlediğimi hissettim. Gediz’in sesini telefonun öbür ucundan duyunca oracıkta yerin dibine girmek istedim.
“Abi, Eslem geldi de şu an. Odandan bir şey almasını istemişsin. Ne istedin bana söyle de vereyim ona.”
Yer yarılsaydı da içine düşseydim.
“Öyle mi? Tamam o zaman çıkarıyorum onu odana. Görüşürüz.”
Yalın bana döndüğünde yüzümdeki şok ifadesini gizlemek için bin bir çaba sarf ediyordum.
“Gel bakalım.”
“Ne dedi Gediz.”
“Aradığın şeyi çalışma masasının üzerindeki kutuda bulabileceğini söylemiş sana. Aklın bir karış havada olduğu için algılayamadın sanırım.”
“Gerçekten mi?”
“Evet, aklın bir karış havada değil mi?”
Konunun gidişatına anlam veremeyip şapşalca Yalın’ın yüzüne baktım.
“Beni takip et, Gediz’in odasına götüreceğim seni.”
Yalın’ın peşime takıldığımda içimden bir ses işlerin bu kadar kolay olmayacağını fısıldıyordu. Sırf evine geldim diye bilekliğimi bana geri verecek hali yoktu ya? Gediz neyin peşinde biraz sonra odasına girdiğimde anlayacaktım. O zamana kadar umudumu diri tutmaya çalışıyordum. Belki de benimle uğraşmaktan bunalıp bilekliğimi geri verme kararı almıştır. Çekilmez bir insan olduğumu sonunda fark etmiş olabilir miydi? Sanmıyorum. Ben çekilmez olsam da kabul etmek gerekirdi ki o benden daha çekilmezdi.
Koridorun sonundaki merdivenlerden yukarı çıkınca tavan arasına gelmiştik. İçerisi o kadar güzel dizayn edilmişti ki evdeki en güzel yerlerden bir tanesiydi. Çok fazla eşya olan odada tezgâh ve yemek masası bile vardı. Burası evin içerisinde Gediz’e ait bir oda değil, evdi.
“Çalışma masası şurada. Alacağını al sonra aşağı gel.”
Yalın odadan çıkarken kendi başıma kalmış olmak biraz rahatlamama neden olmuştu. Derin bir nefes verip masaya doğru ilerledim. Bir yandan odayı inceliyor diğer yandan bilekliğime kavuşacak olmanın hayalini kuruyordum.
Odanın, kapıya en uzak köşesinde yatak ve iki tarafına yerleştirilmiş komodinler vardı. Tavan yatağın üzerinden sağ tarafa doğru eğim gösteriyordu. Yatağın bir metre kadar solunda, arkasına pencereyi almış çalışma masası bulunuyordu. Çatının diğer alçalan kısmında bir oturma grubu ve televizyon vardı. Duvarın üçgen olan kısmındaki raflarda biraz ödül, kitaplar ve bazı objeler vardı. Ufak tefek bir sürü eşya olan oda, bütün olarak çok güzeldi. Çoğunlukla kahverengi tonlar hakimdi ve bu odaya erkeksi bir hava katıyordu. Bir köşede üniformalarının asılı olduğu açık bir askılık vardı. Yatağın bitişinde giysi dolabı bulunmaktaydı. Geriye dönüp baktığımda içeri girdiğim kapının arkasındaki duvarın dibinde tezgâh, mini bir buzdolabı, mikrodalga dolaplar ve ocak vardı. Orası resmen küçük bir mutfaktı. Burada incelenecek o kadar şey vardı ki bir anlığına bilekliğim aklımdan uçup gitmişti.
Masanın üzerindeki kutuya ulaşıp içini açtım. Gördüğüm manzara kaşlarımın çatılmasına neden olurken kutunun içindeki kâğıt parçasını aldım, okudum.
Bir gün bu hamleyi yapacağını biliyorum ama hangi gün olur onu kestiremiyorum. Şartlarımı yerine getirmeden bilekliğini geri alamayacaksın. Bu yüzden eğlenmenize bakın öğretmen hanım, hayat somurtarak geçirilmez ;)
Elimdeki kâğıdı buruştururken çenemin kasıldığını hissettim. Resmen benimle dalga geçiyordu! Bakışlarım, şahane bir düzenle toparlanmış odasında hızlıca bir tur attı ve ellerim kendiliğinden harekete geçti. Önce masanın üzerini dağıttım. Ardından kitaplıktaki kitapları raflarından alıp rastgele odanın çeşitli yerlerine attım. Madalyalarından birkaçını buzdolabının içine ve mikrodalgaya koydum.
“Demek eğlenceme bakayım öyle mi?”
Dolabın kapağını açtım. Özenle katlanmış tüm çamaşırlarını etrafa saçtım. Dudaklarımdan dökülen kahkaha ile gözümün gördüğü her yeri dağıtmaya başladım. Hedefim hiçbir şeyin eski yerinde kalmamasıydı. Hızla yatağına koşup çarşafını çektim.
“Eğlence anlayışımız da zevklerimiz gibi çok başkaymış Gediz Bey.”
Hem gülüyor hem de odayı olabildiğince dağınık hale getirmeye çalışıyordum. Sabah nöbetten eve yorgun argın gelip bu manzarayla karşılaşınca oldukça sinirlenecek, yüzümü bile görmek istemeyecekti belki. Sonra bilekliğimi geri verecek ve bu anlaşmaya bir son verecekti. Evet, şahane plan!
Tabii ki de şahane falan değildi! Bu zamana kadar plan yapamadığımı anlamış olmanız gerekiyor. Gediz’in tüm madalyalarını tek bir alanda kazanma potansiyeline sahiptim. Kendini rezil etme kategorisinin zirvesi hayatım boyunca bana ait olan bir yerdi.
Odanın iyice dağıldığından emin olduğumda çıkışa doğru yürüyecektim ki giysi dolabının açık kapaklarının ardında saklanmış bir şey görünce durdum ve yönümü o tarafa doğru çevirdim. Eğilip yerden aldığımda bir şok dalgası bedenimi ele geçirdi ve olduğum yere düşmeme neden oldu. Aklımda canlanan görüntü nefesimi kesti ve yaklaşık iki sene öncesine ışınlanmama neden oldu.
“Az sonra gideceğiz de iyi olduğunuzu görmeden gitmek istemedim. Daha iyi misiniz? Sizin için endişelendim.”
“Alt tarafı üzerime biraz kahve döküldü? Bunda endişelenecek ne var?”
“Düştünüz de aynı zamanda bu yüz-”
“Bu yüzden öğrencimi meşgul edip sınıfa mı gelmek istediniz?”
“Yanlış bir hareket mi yaptım? Sadece iyi olduğunuzdan emin olacaktım.”
“Benim iyi olup olmadığım sizi ilgilendirir mi peki?”
Adam afallayan bir yüz ifadesiyle bana baktığında bakışları boynumda asılan yaka kartına gitti. Aynı esnada benim bakışlarım da onunkine kayınca muhtemelen birbirimizin isimlerini aynı anda öğrenmiştik.
“Kelebek adam; Gediz Ö.” dedi iç sesim.
Muhtemelen onun içinden geçen şey ise şuydu: Çatlak Stajer; Eslem Işık.
Bu bir tesadüf müydü?







