İçeriğe geç

Kelebeğin Sırrı (Sahte Bela Serisi 1)

Bölüm 9 · 13 dk okuma

Kelebeğin Sırrı (Sahte Bela Serisi 1)

Bölüm 9

Bölüm 9

Şarkı: Little Mix - You Gotta Not

*

Şu toplantılarla yıldızımın uyuşmayacağı belliydi.

Sarp'ın yanındaki sandalyeye bacak bacak üstüne atarak oturmuş, ellerimi dizlerimin üzerinde tutma konusunda oldukça zorlanıyordum. Bakışlarım karşımdaki slayt gösterisi haricinde her yerde geziniyor, konuşan mıymıntı kızın sinir bozucu ses tonu düşüncelerimle arama giriyordu. Oysa bu olmamalıydı.

Otoparkta işittiklerimden sonra müstakbel ortaklarımız Cahit Bey ile oğlu Cenk'i karşılamış, onlara eşlik eden, adının Berkay olduğunu öğrendiğim üçüncü kişiyle birlikte Sarp'ın odasına çıkarmıştım. Kısa bir karşılamadan sonra toplantı odasına geçmiştik ve ne yazık ki bu süreçte çektiğim fotoğrafı dayıma yollama fırsatım olmamıştı.

Yapmam gereken şey belliydi. Fotoğrafı, Ferit Beye göstermesi için dayıma yollamalıydım. Zira Ferit Bey bugün şirkette olmadığı için kendim yanına gidemiyordum. Ayrıca sakin bir nefes almalı ve yaklaşık yarım saat önce otoparkta işittiklerimi kendimce yorumlamalıydım. Burnuma gelen tehlike kokusunu da görmezden gelemiyordum. Bir şeyler dönüyordu.

Ay amin!

Derin bir nefes aldım. Sarp ile yan yana oturuyorduk, ama bakışlarımız yan taraftaki duvarda olduğu için o, benim arkamda oturuyor sayılırdı. Telefonumu çıkarıp mesajlaşsam görecekti. Gerçi kim korkardı ki Sarp'dan? Alt tarafı gözlerini belertir, telefonumla meşgul olmamam konusunda uyarırdı. Ekranın aydınlığını da azalttığım taktirde telefonuma eğilmedikçe kime ne yolladığımı görmezdi. Telefonuma doğru da eğilmeyeceğine göre...

Umursamaz yanıma tutundum ve telefonumu cebimden çıkararak planladığım gibi ilk olarak ekranı kararttım. Hızla dayımla olan konuşmamıza girdim ve parmaklarımı aceleyle çalıştırarak çektiğim fotoğrafı dayıma yolladım ve altına da not düşmeyi ihmal etmedim.

Şüphemi uyandırdı. Kim olduğunu öğrenelim.

''Ne yapıyorsun sen?''

Kulağımın dibinde işittiğim sesle telefonumu tekrar cebime attım ve bakışlarımı sesin sahibi olan Sarp'ın yüzüne çevirdim. Tahmin ettiğim gibi çattığı kaşlarının altındaki koyu gözleriyle bakıyordu bana. Yüzüne doğru oflamamak için zor tuttum kendimi ve ifadesiz kalmayı deneyerek, ''Hiç,'' diye fısıldadım tıpkı onun gibi. Başımı geriye doğru çevirmemle birbirine gereğinden fazla yanaşan yüzlerimiziyse görmezden gelmeye çalışıyordum.

Sarp'ın gözleri bir süre yüzümde gezindi. Ona bu yakınlıktan hoşlanmadığımı belli eden, garipseyici bir bakış attım ve kendimi hafifçe geri çektim. O da aynını yaptığında, ''Emin misin?'' diye sordu. Yanıt olarak sadece başımı olumlu anlamda salladım. Karşımdaki adam ise misafirlerimize birer bakış attı ve sonra diğer yanındaki Kaan'a bir şeyler fısıldayarak tekrar bana döndü.

''Gel benimle.''

O ayaklanınca ben de ayaklandım ve onu takip ederek toplantı odasından çıktım. Onu önemli toplantıdan koparan neydi? Çeşitli büyüklükteki toplantı odalarının bulunduğu kat tenhaydı. Bakışlarımı Sarp'a çevirdiğimde ellerini ceplerine daldırarak karşımda dik bir duruş sergiledi. İçeride tavrını zaten yeterince belli etmişken, şimdi beni bir de neden dışarı çıkarttığına anlam veremiyordum. Yine de onun kendinden emin duruşu karşısında ezilmedim ve ben de omuzlarımı kaldırarak dik bir duruşa büründüm. Gözlerim direkt olarak gözlerine bakarken, ''Bir sorun mu var?'' diye sordum neden dışarı çıkmış olduğumuzu merak ettiğimi belli ederek.

''Sana sormalı,'' dedi Sarp. ''Telefonuyla oyalanan sensin.''

''Saate bakmıştım,'' diyerek geçiştirmeye çalıştım. Aldığım karşılık ilk önce alaylı bir gülüş oldu sonrasındaysa, ''Kolundaki yetmedi de, bir de telefonunla tastiklemen mi gerekti?'' diye sordu Sarp.

Zeki şey seni.

Haklı olsa da bunun beni alt etmesine izin vermedim. Tamamen insani tecrübelere tutundum ve şu an için durum bu olmasa bile, ''Bazen kolundaki saati unutuyor insan,'' diye itiraf ettim. ''Otomatik olarak telefona bakıyor. Öyle oldu.''

''Bakma,'' dedi Sarp.

Ona itaat ederek telefonuma bakmamayı, bunun yerine o telefonu suratına fırlatmayı diledim. Buradaki görevim bittiğinde bunu yapacaktım. Acımayacak, hiç mi hiç çekinmeyecek, telefonumu bu adamın tipsiz suratına fırlatacaktım.

Allah'dan kork. Tipsiz mi şimdi?

İç sesimin bu sorusunu duymazdan geldim. Konumuz Sarp'ın yakışıklı veya yakışıksız yüzü değildi.

Sarp sessizliğimden yararlanarak devam etti:

''Toplantı başladığından beri elin ayağın rahat durmadı zaten. Dikkatli olup misafirlerimizden gelebilecek sorulara hazır olman gerekir.''

Elim ayağım ha? Sen bir de kafamın içini gör.

Son dakikalarda gereğinden fazla devreye giren iç sesim ve kendisine cevap yetiştirmeye çalışan benliğim kendi kendime konuşuyormuş gibi hissetmeme neden olurken, tamamen Sarp'ın sözlerine odaklandım ve kollarımı önümde bağlayarak dikkatimi çeken diğer bir ayrıntıya değindim.

''Siz de gelebilecek sorulara pek hazır değildiniz galiba.''

Sarp bu sözlerimle tek kaşını soru sorarcasına havaya kaldırdı. ''Nasıl?''

''Ben telefonuma, siz de bana bakıyordunuz herhalde. Yoksa elimin ayağımın rahat durmadığını ne bileceksiniz?''

''Önümde oturuyorsun. Sana bakmama gerek yok. Zaten görüş alanımdaydın.''

Savunması mantıklı olabilirdi. Yine de bu, hareketlerimden haberdar olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Sonuçta telefonumla ilgilenirken başımı eğmiştim. Bunu fark edecek kadar dikkatli bakıyordu işte.

''Her neyse,'' dedim geçiştirircesine. ''İçeri girmeye ne dersiniz? Misafirlerimizden gelebilecek sorulara hazırlıklı olalım... İkimiz de.''

Sözlerim Sarp'ın gözlerinde ufak bir yangının başlamasına neden oldu. Söylediklerimin altında yatan imayı elbette anlamıştı. Önümde bağladığım kollarımı çözerken yüzüme sinsi bir gülüş yerleştirmemek adına kendimi zorladım.

''Evet,'' dedi Sarp bu defa ve birkaç adım geride bıraktığımız kapıyı işaret etti. ''Girelim.''

Bu sırada cebimde titreşen telefonumu hissettim. Muhtemelen dayımdan bir cevap gelmişti ve ben daha fazla zaman kaybememeliydim. Durum ne kadar vahim bilmiyordum ve ortada gerçekten tahmin ettiğim gibi bir sorun varsa bir an önce harekete geçmem gerekebilirdi.

''Siz geçin,'' dedim kapıyı işaret ederek. ''Ben az sonra geleceğim.''

Kapıya yönelmiş olan Sarp ters bakışlarını bana çevirdi ve, ''İçeri gir,'' diye buyurdu. Sorun çıkarmak istemiyorsam onu dinlemem gerekirdi. Ama benim burada bulunma amacım farklıydı. Sarp'ın güvenliği, Sarp'ın emirlerinden önce gelirdi ve ben şimdi tam olarak buna uymalıydım. Gözlerimi yumarak derin bir nefes aldım ve yüzüme bir gülümseme yerleştirerek tekrar ettim. ''Siz toplantıya geçin, Sarp Bey. Ben geliyorum.''

''Evet geliyorsun,'' diye onayladı beni Sarp. ''Şimdi.''

''Öncesinde bir işim var,'' dedim yüzümdeki salak gülümseme yerini korurken. Adam benim patronumdu ve emirlerini yerine getirmiyor oluşumu gülümseyerek ört bas edebileceğimi mi sanıyordum cidden?

Yok kız. O kadar salak değilsin.

Sağ ol iç ses.

''Işıl!'' dedi Sarp sabırsız bir tonda. ''Deli etme beni. Yürü şuraya.''

''Ama Sarp Bey,'' dedim kendi içimde git gide yükselen öfkeyi bastırmaya çalışarak. ''İşim var.''

Sarp bana doğru birkaç adım atarak delici bakışlarını gözlerime çevirdi. Takındığı ses tonu hükmeder gibiydi. ''Senin tek işin benim!''

''Höst!''

''Ne?''

Saniyeler önce dudaklarımdan firar eden kaba karşılığı nasıl toparlayacağımı bilemeyerek, ''Şey...'' diye mırıldandım.

''Ne?'' diye tekrar etti Sarp. Az evvelki şaşkın tonun ardından, hafif bir öfke sezdim bu kez sesinde. Yine de aldırmayarak kendi işime bakmanın yolunu aradım ve, ''Ay lavaboya gideceğim,'' dedim aklıma gelen ilk mantıklı bahaneye tutunarak. ''Bu da mı yasak ayol?'' diye ekledim az evvelki kabalığımın aksi bir üslupla.

Sarp sesli bir nefes aldı. Öfkesini zor zapt ediyormuş gibi bir hali vardı. Ama tek sinirlenen o değildi. Her istediğinin anında yerine getirilmesine alışmış olması şu an benim işime hiç mi hiç yaramıyordu.

''Peki,'' diye mırıldandı sakin tutmaya özen gösterdiği sesiyle. Bakışlarını tekrar bana çevirdi ve, ''Ne yapacaksan yapıyorsun, sonra da uslu uslu gelip toplantıya giriyorsun,'' dedi. ''Tamam mı?''

Gülümsedim. ''Tamamdır, efendim.''

Başını birkaç kez olumlu yönde salladı. Kapıya doğru adımlarken de, kapıyı aralarken de bakışları bendeydi. Sarp toplantı odasında kaybolurken ben de hızla arkamı dönerek telefonumu cebimden çıkardım. Dayımdan gelen mesajı açtığımda, müsait olduğumda aramamı istediğini öğrendim ve vakit kaybetmeyerek onu aradım. Gerçekten müsait sayılmazdım oysa. Müsait olabileceğim bir fırsatı kendim oluşturmuştum. Hem de Sarp'ı sinirlendirerek. Sinsice sırıttım.

''Alo?'' dedi hattın diğer ucundaki ses.

''Dayı,'' diye karşılık verdim. ''Pek vaktim yok. Ulaştın mı Ferit Beye? Tanıyor mu fotoğraftakini?''

Art arda sıraladığım cümlelerim ve ses tonumdaki sabırsız heyecan dayımın komiğine gitmiş olacak ki, küçük kahkahası kulaklarımı doldurdu.

''Gülmenin sırası değil sayın İlhan Bey.''

''Tamam tamam,'' dedi dayım. ''Yolladığın adam Sarp'ın şöförüymüş.''

Arabayı da tek başına kullanamıyor demek.

Takıla takıla buna takıldığım için hafif bir yumruğumu başıma geçirerek kendi kendimi azarladım ve sonra dayımın sorusunu dinledim. ''Neler oluyor?''

Otoparkta şahit olduklarımı kısaca özetledim. Anlattıklarım dayım tarafından da şüpheyle yaklaşılacak bir olay damgasına çarptırılırken zihnimin içerisinde binbir türlü şey dönüyordu. Sarp ile birlikte dışarı çıkmamız gerekmemişti ve ben böylece şöförüyle hiç tanışmamıştım. Peki bu şöför ne işler çeviriyordu?

''O adamı bulabilir misin?''

Dayımın sorusuyla sanki o görebiliyormuş gibi başımı salladım. ''Hallederim.''

''Peki,'' diye mırıldandı dayım. Sıkıntıyla çenesini ovuşturduğunu görür gibiydim. ''Bugün şöförlük bir işiniz var mı? Olmasa bile o şöför akşam Sarp'ı eve götürecek.''

İşittiğim sözlerin altında yatanları anlayabiliyordum. Şöföre muhtemelen güvenemezdik ve tahmin ettiğimiz gibi başka bir takıma oynuyorsa, Sarp'ın hayatının direksiyonu o adamın elinde demekti. Adam Sarp'ı kolaylıkla rakiplerin önüne atabilirdi.

Derin bir nefes aldım ve, ''Akşama kadar zamanım var yani,'' dedim. ''Belki de daha az.'' Zira toplantıdan sonra araziye bakmaya gidecektik ve şöförün hain bir sürpriziyle karşılaşabilirdik. Sarp'ı elbette koruyacaktım. Ama karşı tarafın kaç kişi olduğunu ve bizi tam olarak neyin beklediğini bilemezdim. Kendime güvenim sonsuzdu, ama bu güven gözlerimi kör etmiyor, ayaklarım yere sağlam basıyordu. En iyi şekilde eğitilmiş olsam bile benim baş edebileceğim adam sayısı da ne yazık ki sınırlıydı.

Bilmem kaçıncı defa derin bir nefes aldım. Bu tür şeyler, yani bir olayın peşine düşüp sonunda adam pataklamak benim için bir eğlenceydi. Ama umut etsem de, Sarp'ın yanındayken uykumu açacak bir aksiyon yaşayacağıma içten içe gerçekten ihtimal veriyor sayılmazdım. Şimdi muhtemel bir olayla karşı karşıya olmak beni ciddi anlamda heyecanlandırmıştı. Tatlı bir heyecan.

Psikopatsın kızım sen.

Bugün çok güzel iltifatlar ediyorsun iç sesim.

''Tamam, ilgileneceğim,'' dedim hattın diğer ucundaki dayıma. ''Sen ne olur ne olmaz hazırlıklı ol. Şöförden bir pislik çıkarsa almanız gerekir.''

''Zamandan kazanmak adına bir ekip yolluyorum şimdiden,'' dedi dayım. ''Olası bir aksilikte fazla dikkat çekmeden Sarp'ın yanına dönmen gerekir.''

Dayımla fikir ayrımcılıkları yaşasak bile bu tür durumlarda iki ayrı insan değil de, beyinleri birleşmiş olan tek bir parçaydık sanki. Söz konusu işimiz olduğunda birbirimizi kusursuzca tamamlıyorduk.

''Süper olur,'' dedim ve, ''Ben işin peşine düşüyorum,'' diye ekledim.

''Tamam, kızım,'' dedi dayım. ''Dikkatli ol.''

''Ayıp ettin. Görüşürüz.''

Dayımdan aynı karşılığı alarak aramayı sonlandırdım. Lavaboya gidecek birisi için gereğinden fazla oyalanmıştım ve Sarp Efendi misafirlerinin soruları yerine, benim yokluğumla ilgileniyorsa fazlasıyla oyalandığımın farkına varmış olmalıydı.

Telefonumu tekrar cebime attım ve aşağıya inmek adına asansöre yöneldim. Sarp delirebilirdi. Kim takardı ki o hasassı? Ben değil.

Aceleyle kantinin bulunduğu giriş katına indim. Kantine uğradığım birkaç seferde üniformalı adamları bir köşede otururken görmüştüm. Şirket şöförleri boş zamanlarını muhtemelen burada geçiriyorlardı.

Kantine giriş yaptığımda bakışlarımı içeride gezdirdim ve dilediğim gibi arka köşede oturan şöförleri gördüm. Dört adamdan ikisi orta yaşlı, diğer ikisi de gençti. Genç olanlardan bir tanesi de, aradığım kişiydi. Hedefe bir adım daha yaklaşmış olmanın verdiği hisle yan bir şekilde sırıttım ve sırıtışımı kibar bir gülümsemeye çevirirken adımlarımı adamların oturdukları masaya yönelttim.

''İyi günler,'' dedim yanlarına ulaştığımda. Tüm bakışlar beni buldu. Orta yaşlı olanlardan bir tanesi genç olanların aksine bana babacan bir bakış attı ve, ''İyi günler, kızım,'' dedi. ''Buyur.''

Gülümsemem genişledi. Genç şöförlerin rahatsız edici bakışlarını üzerimde hissederken kafalarını birbirlerine tokuşturmamak oldukça zordu.

Bekleyin oğlum siz. Elbet tenha bir köşede düşersiniz elime.

Defne'yi susturup Işıl'a büründüm ve günün devamındaki akışa dayanarak, ''Az sonra bir araziye bakacağız da Ankara'lı misafirlerimizle,'' diye açıkladım. ''Sarp Bey hazırlıklı olmanızı istedi.''

''Tabii,'' dedi adam. ''Kaç araba?''

''Sarp Beyin araçı hariç, bir araba yeterli. Yarım saate kalmaz çıkarız herhalde.''

Karşımdaki adam başını salladı. ''Anlaşıldı.''

Gülümseyerek teşekkür ettim ve sonra harekete geçmek adına safa yatarak, ''Ve şey,'' diye mırıldandım sahte bir çekingenlikle. ''Sarp Beyin şöförü kim acaba?''

Otoparkta yakaladığım adam oturduğu yerde dikleşti ve gıcık bir sırıtış takınarak, ''Ben,'' dedi.

Bakışlarımı yüzüne çevirdim. Sinir bozucu ifadesi yerini korurken, ''Siz bir yardımcı olabilir misiniz?'' diye sordum. ''Önceden arabaya bırakmam gereken şeyler var da.''

Görev için söylenen yalanlar da günah mı Allah'ım?

Adam oturduğu yerden kalktı. ''Tabii ki,'' diyerek eliyle kantin kapısını işaret etti ve, ''Buyurun,'' dedi. Buyurdum.

Beraberce kantinden çıkarak otoparka doğru ilerlerken kim olduğumu sorma gereği bile duymadı. Muhtemelen Sarp'ın asistanı olduğumu kendisi de anlamıştı, ama bu bizzat benim dilimden dökülmediği müddetçe ileride inkar edebilirdim. Zira pek ihtimal vermesem de bu adam temiz çıkabilir, ben az sonra kendisini köşeye sıkıştırdıktan sonra ötebilirdi.

''Eşyalar nerede?''

Aldığım soruyla gülümseyerek adını bilmediğim şöföre döndüm. ''Kamera odasındaki abiye bırakmıştım.''

''Peki,'' diye mırıldandı salak. Birlikte otoparka indiğimizdeyse, ''Sen de mi Sarp Bey ile gideceksin?'' diye sordu. Bu soru bile şüphe uyandırırken cevabıma karşılık olarak vereceği tepkiyi ölçmek adına yüzüne baktım ve, ''Hayır,'' dedim.

İfadesinde gözle görülür bir rahatlama var olurken, içimdeki şüphe tohumları yeşillenmeye başlamıştı. Sarp'ın arabasına ulaştığımızda, ''Ben kapıyı açayım, sen eşyaları getir,'' dedi şöför. ''Ne getireceksin ki? Ağır mı?''

Hızla başımı salladım ve, ''Bir sürü dosya,'' dedim masum bir tavırla. Aşağıya indireceğim derken canımdan can gitti zaten,'' diye ekledim abartarak. ''Sarp Bey akşam evde inceleyecekmiş.''

Karşımdaki adam başını salladı. Dudakları yine sinir bozucu bir gülüşü ağırlarken, ''Birlikte getirelim o halde,'' diyerek benimle birlikte kamera odasının yolunu tuttu. Oraya ulaşmadan icabına bakacağımdansa habersizdi. Haline daha fazla acımadım ve kameraların görmediğini bildiğim tenha bir köşeye ulaşmamızla hızla arkamı dönerek yakasına yapıştım. Sırtını hızla arkasındaki duvara yasladığımda afalladığı her halinden belli oluyordu. Genel olarak böyle bir şeyi beklemediği gibi, bu hareketin benden gelmiş olduğuna da inanamıyor gibi bir hali vardı.

''Ne oluyor be?'' diye sordu.

''Sana sorayım,'' dedim saniyeler içerisinde içimdeki yaratığı dışarı çıkararak. ''Ne oluyor? Kime çalışıyorsun sen?''

''Ne saçmalıyorsun kızım sen?''

''Seni gördüm,'' dedim hiç vakit kaybetmeden. ''Kimin işini yapıyorsun?''

Elbette inkar etti. ''Neden bahsettiğini bilmiyorum.''

Sinirlendim. Onu gördüğümü uzatmadan itiraf etmiştim işte. O niye uzatıyordu ki? Son ana kadar pes etmeyen suçlular canımı sıkıyordu. Net.

Bıkkın bir nefes alarak sert yumruğumu karnına indirdim. Acıyla inlemiş olması beni psikopat bir şekilde keyiflendirirken, ''Bu ne içindi biliyor musun?'' diye sordum.

''Ne için?'' diye sordu acıyla kıvranmaya devam ederken.

''Kantinde bana pis pis baktığın içindi,'' diye açıkladım ve, ''Ayıp değil mi milletin kızına öyle çirkince bakmak?'' diye sorduktan sonra devam ettim:

''Yok mu senin karın, nişanlın ya da sevgilin?''

Bir elimle yakasını tutmaya devam ederken diğer elimle ellerini kaldırarak parmaklarına baktım ve sorularımın bir kısmını kendim yanıtladım. ''Yüzük yok, demek ki bekarsın,'' dedim ve tepkisini ölçmek adına yüzüne baktım. Endişeli ifadesinden bir şey okunmazken dudaklarımı düşünceli bir biçimde büzdüm ve, ''Gerçi ne var biliyor musun?'' diye sorarak kendi kendime cevapladım:

''Sende tam bir şerefsiz tipi var. Rahat rahat kızlara asılmak için yüzüğünü çıkarmış da olabilirsin,'' dedim ve var gücümle karnına bir yumruk daha geçirdim.

''Bekarım,'' diye bağırdı. ''Vallahi bekarım.''

Duymazdan gelerek karnına bir yumruk daha geçirdim. Bu kez bedeni bükülürken yakamdaki elleriyle doğrultarak sırtını tekrar sertçe duvarla buluşturdum ve, ''Bu ne içindi peki?'' diye sordum bu kez.

''Ne için?''

''Bir işler çevirdiğin için.''

''Ben bir şey yapmadım.''

''Yalan söyleme!'' diye bağırdım yüzüne doğru ve bu kez yumruğumu burnuna geçirdim. Sonra yakalarındaki ellerimle yüzünü biraz daha yüzüme yakınlaştırarak, ''Bak hafif vurdum,'' dedim. ''Bir yumruk daha yersen kırılır burnun. Sen bilirsin.''

Ellerim altındaki adam yorgun ve bir o kadar da sık nefesler alırken başını kendiliğinden duvara yasladı. Ona soluklanmak için biraz zaman tanıdım ve konuşmasını bekledim. Konuştuğundaysa sözleri işime yaramaktan çok öfkemi harladı.

''Dışardan bakınca manken gibi kızsın. O kadar güç nereden çıkıyor be?''

Öfkeli bir kahkaha attım. ''Kadınları hafife almaman gerektiğini öğretmediler mi sana?'' diye sordum ve sonra, ''Bir yumruğu daha hak ettin,'' diyerek karnına yeni bir darbe indirdim.

''Yeter,'' dedi şöför. ''Tamam, yeter.''

''Konuşacak mısın?'' diye sordum ve işimi garantilemek adına devam ettim:

''Bak buradan öyle veya böyle elini kolunu sallayarak çıkamayacaksın, tamam mı? Seni götürecek olan ekibin seni elimden alması bir telefonuma bakar. Anında burada olacaklar. Bana konuşmazsan onlara konuşmak zorunda kalacaksın,'' diye uzunca anlattım ve son olarak ekledim. ''Yol yakınken konuş. Kendi işini kolaylaştırmış olursun.''

Duvara yasladığım adam birkaç saniye sessiz kaldı. Sözlerimin ağır ağır tesir ettiğini gözlerindeki değişken ifadeden okuyabiliyordum. Bundan güç olarak, ''Kime çalışıyorsun?'' diye sordum. ''Kiminle konuşuyordun az önce?''

Başını sağa sola salladı ve, ''Bilmiyorum,'' dedi. ''Adını bilmiyorum. Birkaç gün önce buldu beni. İş teklif etti.''

Karşımdakinin kabul etmiş olduğu da, bunu neden yaptığı da belliydi. Yüzümü buruşturdum ve, ''Paranın kokusunu alınca kabul ettin tabii,'' diye mırıldandım. Utanmadan başıyla onayladı.

Beni sakinleştirmesini umduğum, derin bir nefes aldım. Ama ciğerlerime dolan hava yatıştırıcı olmak yerine öfkemi besledi.

''Planınız ne peki?'' diye sordum.

Şöför bana tereddütlü bir bakış attı. Bu sadece öfkemi körüklemeye yararken sırtını bir kez daha duvara çarparak, ''Söyle!'' diye bağırdım.

Başını olumlu anlamda salladı. Yolun sonunda olduğunu nihayet anladı ve, ''Ben hasta numarası yaparak anahtarları Sarp'a vereceğim. Arabayı kendi kullanacak,'' diye açıkladı. Sonrasındaysa başımdan aşağıya kaynar sular boşaltan, zihnimin içindeki sirenleri harekete geçiren o cümleyi kurdu.

''Bomba,'' dedi. ''Arabada bomba var... Sarp arabayı çalıştırdığında patlayacak.''

Bitti? Sevdiniz mi?

Gördüğünüz gibi ağır ağır aksiyonlar dönmeye başladı. Dozu artacak ;) Defne bu işin üstesinden nasıl gelecek sizce?

İletişim için İnstagram hesabım: seymaendless

Bölüm sonu

6 yorum