İçeriğe geç

Kelebeğin Sırrı (Sahte Bela Serisi 1)

Bölüm 8 · 15 dk okuma

Kelebeğin Sırrı (Sahte Bela Serisi 1)

Bölüm 8

Bölüm 8

Şarkı: Meyra - Efendim (Defne için yazılmış sanki :D )

*

''Her şey yolunda görünüyor. Bence kaptık biz bu işi.''

Kaan'ın sözleriyle başımı onaylayıcı bir biçimde salladım. Fikrim muhtemelen kimsenin umurunda değildi, ama kendimi gayriihtiyari baş sallamaktan alıkoyamamıştım.

''Erken sevinme,'' diye karşılık verdi Sarp. ''Ne olacağı belli olmaz.''

Mimarlar ile son toplantıyı gerçekleştirmiş, hazırlıkları tamamlamıştık. Geriye sadece öğleden sonraki toplantıda Ankara'lıları ikna etmek kalıyordu. İşlere sonradan dahil olmuş olsam da, kalabalık bir ekibin uzunca bir süre emek harcadığını görebiliyordum.

''Hemen olumsuz düşünüyorsun be!'' diye söylendi Kaan. ''Umudum doğmadan boğazlıyorsun!''

Kaan'ın dudaklarından dökülen sözler beynimin içerisinde Sarp ve boğazlama fiillerini barındıran senaryolar üretmesine neden olurken, dışardan bir ruh hastası gibi görünmemek adına sırıtışıma hakim olmaya çalıştım.

''Olumsuz düşünmüyorum,'' diye savundu kendini Sarp. ''Sadece tek ihtimal odaklanmıyorum.''

Sarp'ın bu sözleri kuzeni tarafından birkaç homurtu alırken, odasının önüne geldiğimizde bana doğru döndü ve, ''Sen de gelir misin?'' diye sordu içeri girmemi kast ederek. Nezaketi gözlerimi yaşartırken, ''Tabii,'' dedim.

Bu sırada Kaan da bakışlarını bana çevirdi ve, ''Gel,'' diye destekledi Sarp'ı. ''Ama çay ile mi gelsen?''

Sözlerinin ardından attığı muzip bakışlar sırıtmama neden olurken başımı olumlu yönde sallıyordum ki, araya Sarp'ın sesi girdi. ''Yarım saate yemeğe çıkarız zaten. Sonra içiver.''

''Olmaz,'' diye itiraz etti Kaan. ''Şimdi içesim var.''

Şu pek tahammül edemediğim emirleri Sarp'dan aldığım için bir an ne yapacağımı bilemedim. Kahverengi bakışlarıma soru işaretleri yükleyerek gözlerimi Sarp'a çevirdiğimde, onun da bana dönmesiyle aramızda sessiz bir iletişim gerçekleşti sanki.

Başını hafifçe salladığında, ''Siz?'' diye sordum. Sarp bir yanıt veremeden, ''O da içsin,'' diyerek araya girdi Kaan.

Sarp kaşlarını çatarken kuzenine bir karşılık vermedi ve dikkatini benden ayırmadan, ''Alırım,'' diye mırıldandı.

Bir kez daha onaylayıcı bir şekilde baş salladım. ''Hemen geliyor.''

Patronum ve kuzeni odaya girerken ben de yanlarından ayrılarak elimdekileri masama bıraktım. Sonra aceleci adımlarla mutfağa yöneldim. Zira az sonra dışarı çıkacaklarsa elimi çabuk tutmam gerekiyordu. Sarp'ın huyunu az çok öğrenmiştim ve çaylar geç götürürsem hiç çekinmeden öylece bırakır giderdi.

Mutfağa girdiğimde taze çay olduğunu görmek işime geldi. Vakit kaybetmeden iki bardak doldurdum ve bardakları tepsiye yerleştirerek Sarp'ın odasının yolunu tuttum. Fazla uzun sayılmayan mesafe boyunca karşımdan gelen zoraki iş arkadaşlarıma gülücükler atarak selam vermeyi de ihmal etmiyordum. Şanslıydım ki kafemde servis yaparak tepsi taşımakta kendimi geliştirmiştim. Bu hızla yürürken çay bardaklarını devirmememin tek açıklaması bu olabilirdi.

Ardında beklendiğim kapıya ulaşmamla tıklatarak içeriden gelecek olan sesi bekledim. Saniyeler içerisinde Sarp'ın sesi yükseldiğinde içeri girdim. İkili tekrar toplantıdan önceki yerlerini almış hararetli sayılmayacak şekilde konuşuyorlardı. Kendi işime bakarak çayları servis ettim ve son günlerde hep yaptığım gibi Sarp'ın masasından birkaç adım uzaklaştım.

İkisi de varlığımın yeni farkına varmış gibi teşekkür etti. Bakışlarımı Sarp'a çevirerek gelecek bir istek beklerken o da gözlerini benimle buluşturdu ve, ''Oturabilirsin,'' dedi.

Konuşulacak bir şey kalmamıştı. Bu yüzden burada daha ne işim olduğuna pek anlam verememiştim. Daha ne not ettirecekti bu işkolik herif?

Aklımdaki soru işaretlerine rağmen sözünü ikiletmeden Kaan'ın karşısındaki koltuğa oturdum ve elimdeki tepsiyi ortamızdaki sehpaya bıraktım.

Nasıl da kuzulaştın sen öyle.

İç sesime bir kötü kadın gülüşü armağan ettim. Kim kuzuya dönüşecek görecektik.

Yayıla yayıla oturmayı dilesem de, bu Defne'nin yapacağı bir şeydi. Ayaklarımı sehpanın üzerine atarak oturmak gibi bir lüksüm yoktu. Zira öyle bir şey yaptığım takdirde Sarp sinirlenir, ben de o sinirlendi diye daha çok sinirlenerek sehpayı Sarp'ın kafasına geçirirdim. Bu dehşet senaryoyu engellemek adına annemin söylediklerine uydum ve Işıl modunda olduğumu kendime hatırlattıktan sonra ardıma yaslanarak Sarp'tan gelecek bir şeyler bekledim. Ama o bana işle alakalı bir şeyler söylemek yerine çayına odaklandı. Gözlerim bir Sarp bir de Kaan arasında gelip giderken, Sarp'ın başını kaldırmasıyla göz göze gelmiş gibi olduk. Sehpanın ortasında duran sürahiyi işaret ederek, ''Su iç,'' diye buyurdu.

Sana mı soracağım ya?

Önümdeki sürahiye delici bakışlar attım. Özel güçlerim olsa bu bakışların altında mutlaka binbir parçaya ayrılırdı. Sonra o parçalardan biri Sarp'ın gırtlağına sapl...

Kendine gel, Defne.

''Bu su muhabbeti ne ya?''

Kaan'ın sorusuyla gözlerimi ona doğru çevirdim. İçten içe sinsi sinsi sırıtırken Sarp'ın ne cevap vereceğini merak ediyordum. Zira dün Sarp'a engel olmak adına uydurduğum şey, aramızda bir meseleye dönüşecek gibiydi.

Sarp çayından bir yudum aldı ve, ''Işıl su içmeyince fenalaşıyormuş,'' diye açıkladı kendince.

Yüzümü ekşittim. Öyle bir söylüyordu ki, su içmediğim her an bayılıyordum sanki. Kaan'ın gözleri tekrar beni bulduğunda, ben de duruma düzgün bir açıklık getirme gereği duydum ve, ''Yani son günlerde kendime pek iyi bakmamışım. O yüzden,'' dedim ve Sarp'a kaçamak ve gıcık bir bakış attıktan sonra tekrar Kaan'a döndüm. ''Öyle iki dakika susuz kalınca fenalaşmıyorum.''

Kaan'ın yüzündeki eğlenir ifade dikkatimden kaçmasa da bunu neye yoracağımı bilemedim. Anladığını belli edercesine başını salladı ve, ''Sen de çay alsaydın,'' dedi.

''Yok. Teşekkür ederim.''

''Çayımın yanında tek şeker vardı,'' dedi Kaan bu kez. ''Nereden biliyorsun?''

Bunun konumuzla ne alakası olduğunu bilemedim. Beni iş için burada tutuyor, ama gereksiz şeylerle oyalıyorlardı. Deli miydi bunlar? Görünen oydu ki, tüm gün kendi canları da sıkılıyordu.

Sıkılmayan da ne bileyim, ruh hastası olmalı.

İç sesim bu kez takdirimi kazanırken Kaan'ın benden bir yanıt beklediğini anladım. Hafifçe omuz silktim ve, ''Gözlemledim çünkü,'' dedim ve Sarp'ı işaret ederek ekledim. ''Sarp Bey de iki şeker kullanıyor mesela.''

Kaan dudaklarını takdir edercesine büzdü ve sonra çayından yeni bir yudum aldı. Burada kalmak her geçen saniye beni daha çok sıkarken Kaan bir kez daha gereksiz bir soru sordu. ''Sen kesin şeker kullanmıyorsun,'' dedi yanlış bir tespitte bulunarak. ''Buradaki tüm kızlar şekersiz içiyor çünkü.''

İşittiğim şeyle tıslarcasına güldüm. Buradaki kızlardan ne denli farklı olduğumu bir bilse böyle saçma çıkarımlarda bulunur muydu acaba?

''Ay yok be. Şekerli içiyorum,'' dedim elimi geçiştirircesine havada sallayarak.

İlla yapacaksın bir Defnelik.

Işıl'dan ziyade Defne söylemiş gibi duran bu sözler nedeniyle Kaan sırıtan bir ifadeyle kaşlarını çattı. Sarp'ın bakışlarını da üzerimde hissettiğimde yutkundum ve hızla kırdığım potun parçalarını süpürmeye koyuldum.

''Yani ben çayı şekerli içiyorum. Herkesi aynı bilmemek lazım.''

Kaan bilmem kaçıncı kez başını sallayarak Sarp'a döndü ve beni işaret ederek, ''Sarp, bugüne kadarki en akıllı ve faydalı asistanın Işıl,'' dedi anlam veremediğim bir şekilde. ''Farkında mısın?''

Yerlere yatarak gülmek istedim. Asıl işim asistanlık bile değilken bu adamın beni şimdiye dek karşılaştığı en iyi asistan olarak damgalaması ne büyük bir ironiydi. Belki de asistanlık tecrübeden bağımsız, sadece akıl işiydi.

İşittiğim sözlerdeki ironiye rağmen Sarp'ın vereceği yanıtı merak ederek bakışlarımı ondan tarafa çevirdim. O ise elindeki bardağı tabağa yerleştirerek koltuğuna geriye doğru yaslandı ve süzen gözlerini bana çevirdi. Yüzünde ciddiye yakın bir ifade olsa da, gözlerindeki bakışın anlamı başkaydı. Belki hafif bir alay, çok çok az da bir beğeni vardı. O beğeniyi alıp başına çalmak istedim.

Sarp kuzeninin sorusuna karşılık başını usulca, varla yok arası salladı ve, ''Orası öyle,'' diye destekleyerek beni şaşırttı. Demek Sarp Efendi yiğide kahve yaptırıyor, emirler yağdırıyor, ama hakkını yemiyordu.

''Bir de çenesine hakim olmayı bilse.''

Sarp'ın az evvelki sözleriyle çevresinde oluşan ışıltılar birden sönerken dudaklarımı birbirine bastırarak ona baktım. Çenemle ne alıp veremediği var bilmiyordum. Bir şey yapmıyordum ki.

Hı hı evet.

Ufaktan peyda olan öfkeme tutunarak aklımdaki soruyu Sarp'a yöneltmek istedim. Ama tam o an mantıklı yanım devreye girerek beni durdurdu. Bağırıp çağırarak öfkeme tutunabilirdim, ama yapmadım. Zira bugün çeneme hakim olamayarak Sarp'ı rahatsız edebilecek bir harekette bulunmamış, aksine oldukça uysal olmayı başarmıştım. Bu yüzden derin bir nefes aldım. Oyuncu halime bürünerek masumu oynadım ve, ''Bugün hiç sizi kızdıracak bir şey yaptım mı, Sarp Bey?'' diye sordum alıngan bir tonda. İkna edici olduğuma emindim.

Sarp bu sorumla derin bir nefes aldı. Süzen gözlerini üzerimden çekme zahmetine girmeden Kaan'a kısa bir bakış atarak beni işaret etti ve, ''Bak görüyor musun?'' diye sordu. ''Nasıl da biliyor kendini. Kızdıracak bir şey yaptım mı, diye soruyor.''

''Sormayayım mı?''

Sorumu duymazdan geldi. Onun yerine hafif alaylı gözlerini üzerime çevirdi ve, ''Ödül mü bekliyorsun?'' diye sorarak oturduğu yerden kalktı. ''Yapman gereken zaten beni sinirlendirmemek.''

''Sizi sinirlendirmemek mi benim işim?'' diye sordum saçma bir şekilde.

Sarp bana tuhaf bir bakış attı ve, ''Çık sen de bir yemek ye,'' dedi. ''Ne konuştuğunun farkında değilsin.''

Meşhur öfkem içimde bir yer edinirken Sarp kuzenine dönerek onu ayaklanmaya teşvik etti. Kaan ise utanmasa küçük çocuk gibi mızmızlanacaktı sanki. ''Ama ben sizi izlerken baya eğleniyorum.''

Muzip bakışlarımı Kaan'a çevirdim. En azından o Sarp gibi sıkıcı değildi.

Patronum olacak adam Kaan'a döndü ve, ''Yapman gereken eğlenmek değil,'' dedi Kaan'a yeni bir eğlence fırsatını çıkardığının farkına varmadan.

Kaan pisçe sırıttı ve, ''Eğlenmemek mi benim işim?'' diye sordu bir nevi beni taklit ederek. Kıkırdamamak için kendimi zor tuttum. Sarp bunu anlamış olacak ki, bir bana bir de sırıtmakta olan kuzenine ters bakışlar attıktan sonra, ''Otoparkta bekliyorum,'' diyerek odasının kapısına yöneldi.

Kaan yumruk yaptığı elini bana doğru uzattığında ona karşı hissettiğim olumlu hislerin varlığına dayanarak yumruğumu yumruğuyla buluşturdum. Karşımdaki adam odadan çıkan Sarp'ın ardından baktı ve sonra tekrar muzip ifadesini bana çevirdi.

''İyi anlaşacağız seninle.''

Anlaşmaz mıyız kardeşim, diyerek sarılmak istesem de, Işıl olduğumu hatırlayarak sadece kıkırdamakla yetindim.

Kaan koltuğun kenarına bıraktığı ceketi üzerine geçirdi. Ben boşalan çay bardaklarını tekrar tepsiye yerleştirirken o da bir kez daha bana döndü ve bir yandan kapıya doğru adımlarken, ''Bol su iç kız,'' dedi. ''Her zaman yakalayan bir Sarp olmaz.''

İşittiklerimle dudaklarım şaşkınca aralandı. Kaan ifademi görerek gıcık bir kahkaha attı ve odadan çıktı. Su içmedim diye fenalaşmazdım, fenalaşsam da Sarp'a ihtiyaç duymazdım!

Ben neler neler başarıyorum sizin haberiniz yok!

Odada yalnız kalmamla daha fazla zaman kaybetmeyerek ben de kapıya doğru ilerledim. Son günlerde öğle yemeğinde Sena'ya eşlik ederek dışarı çıksam da, bugün zamandan kazanmak adına şirket kantininde bulduklarımla yetinecektim. Zira hakim olmadığım bir çok konu vardı ve ben önümüzdeki toplantıya kadar edinebildiğim kadar bilgi edinmek istiyor, Sarp'ın yanında aptal gibi durmak istemiyordum. Onun gözüne girmek ya da kendimi beğendirmek istediğimden değildi bu. Ben akılsız veya niteliksiz birisi değildim, ama tecrübem olmayan bir alanda çalışmak zorunda kaldığım için dışarıdan tam da öyle gözüktüğüme emindim. Bu yanlış imaj milletin aklına kazınmadan değiştirmeliydim.

Elimdekileri mutfağa bıraktıktan sonra Sena'ya yemeğe çıkmayacağımı söyleyerek tekrar çalışma masama döndüm. Sena'nın gösterdiği dolaptan beni aydınlatacak dosyaları ararken bir yandan da aklıma gelen şeyle cep telefonuma sarıldım. Zira dayımın bu sabah bahsettiği kıyak zihnimin hatrı sayılır bir bölgesini yeterince kemiriyordu. Merakımı giderirsem emindim ki kendimi şu lanet işlere daha iyi verebilirdim. Bu yüzden daha fazla vakit kaybetmedim ve rehbere girerek Çisem'i aradım. Kesin olarak bilmese bile bir fikri olabilirdi.

Telefon fazla çalmadan hattın diğer ucundan tanıdık ses yankılandı.

''Defne?''

''Dayımın bahsettiği kıyağı biliyor musun?''

''Ne?''

Hedef odaklı yanım Çisem tarafından pek beğeni toplamazken gözlerimi yumarak başımı belli belirsiz salladım ve, ''Selam,'' dedim ve tekrar etmekten geri durmadım. ''Biliyor musun sen kıyağı?''

''Ne kıyağı Allah aşkına? Ne saçmalıyorsun sen, Defne? Bir sorun mu var?''

Bilmiyorum. Saçmalamıyorum. Hayır.

İç sesimin verdiği yanıtları şükürler olsun ki bir tek benim duyduğumu hatırladım ve hattın diğer ucundaki arkadaşımın ortalığı ayağa kaldırmasını engellemek adına, ''Her şey yolunda,'' dedim.

''Kıyak meselesi ne?'' diyerek ortaya yeni bir soru attı Çisem.

Bıkkın bir nefes aldım ve kısaca özetledim. Karşı taraftan birkaç nida yükselirken, ''Sen biliyor musun dayımın neden bahsettiğini?'' diye sordum bu kez.

''Hayır,'' dedi Çisem. ''Ama bir tahminim var.''

Yüzümde anında bir gülümseme var oldu. Zira dayımı biz, yani ailesinden sonra en iyi bilen insanlardan biri sağ kolu olan Çisem'di. Dayımın aklında dönenler hakkında yürüttüğü tahminlere gerçek gözüyle bakmakta bir sakınca olmayacak kadar isabetli tahminleri olurdu.

''Söylesene,'' dedim sevecen bir tonda. Bir yandan da önümdeki dosyalara bakınmayı sürdürüyordum.

''Söylerim söylemesine de,'' diye mırıldandı Çisem istemsiz bir tonda. ''Şimdi boş yere heveslenip sonra üzülme.''

Arkadaşım göremese bile kaşlarım çatıldı. Anında huysuzlaşarak, ''Çocuk muyum ben?'' diye söylendim. ''Söyle işte.''

Hattın diğer ucunda alınan derin nefesi işittim. Aynını taklit ederek ben de sesli bir nefes aldım ve Çisem'in konuşmasını garantilemek adına, ''Hem sen de bana bir kıyak borçlusun,'' dedim.

''O nereden çıktı?''

''Benim bu hayat kaydıran, ruh karartan, işkolik barındıran binada esir olmamda senin de payın var,'' dedim suçlayıcı bir tonda.

Çisem oldukça sakin ve nazik bir kızdı. Ama bazı anlar vardı ki, farkına varmadan basılan damarıyla birden parlıyor, içinden küçük bir canavar çıkarabiliyordu. Tıpkı şimdi olduğu gibi.

''Bombalı depoya giren ben miydim be?'' diye sordu oldukça çirkef bir tonda. Kavga etmeyeceğimizi bildiğimden keyiflendim ve, ''Bendim,'' dedim gururla.

''Aferin sana!''

Tekrar bıkkın bir nefes aldım. Bilgisayaramın ekranında gördüğüm saat dikkatimi çekerken ilerleyen zamanla yüzümü ekşittim ve, ''Her neyse,'' diye mırıldandım. ''Hadi söyle sen.''

Zihnimin arka fonunda yarışma programlarında çalan heyecanlı melodi yankılanırken, Çisem'in sessiz geçirmeye karar verdiği her saniye bana yeni bir asır gibi geldi. Bu hesaba göre çoktan ölmüş, çürümüş ve hatta belki mumyalaşmış bile olabilirdim.

O nasıl bir hayal gücü ya?

''Cuma akşamı yeni bir göreve çıkacaklar. Belki senin de katılmana izin verir.''

İşittiklerim mumya Defne'ye tekrar hayat verdi. Zihnimin içindeki yansımama tekrar renk gelip hissettiği güç varlığını benliğimde belli ettiğinde yüzümde oluşan gülümsemeye engel olamadım. Oturduğum yerden hışımla kalktım ve, ''İşte bu be!'' dedim ses tonuma hakim olamayarak. Bakışlarım anında az ilerimde devam eden çalışma alanına kaydı. Şanslıydım ki en arka köşedeki birkaç kişi hariç her yer boştu.

''Hemen heveslenme,'' dedi Çisem. ''Sonuçta cuma akşamı. Şirkette gelip yorgun argın göreve mi gideceksin. Muhtemelen başka bir şeyi kast etmiştir İlhan abi.''

Çisem'in sözleri oldukça mantıklı olsa da ille de doğru olmayacağını biliyordum. Yorgunluğa karşı dahi bağışıklığım vardı. Kaldı ki dayım göreve çıkmama müsaade etse yorgun olsam dahi o kelimeyi lügatımdan siler ve karşısına geçerdim.

''Aşk olsun ama, Çisem,'' dedim. ''Yorgunluk ne demek ya? Aksiyon olsun yeter.''

''Sen bu aksiyon sevdanla o şirkette ne kadar dayanacaksın acaba daha?''

Arkadaşımın sesinde yatan kınama ve hayret dikkatimden kaçmadı. Ama aldırmadım. Aksine yüzüme sinsi bir ifade yerleştirdim ve, "Dayanamazsam yakıveririm burayı,'' dedim. ''Olur biter.''

Çisem'in gözlerini devirdiğini görür gibiydim. ''Saçmalama,'' diye mırıldandı. Ben kendi kendime sırıtmaya devam ederken, ''Neyse,'' diye devam etti. ''Fazla umutlanma. İlhan abinin aklındaki şey bu mu emin değilim.''

''Tamam ya,'' dedim söylenircesine. ''Umut edeceğim, ama heveslenmek yok.''

Hattın diğer ucundan yapmacık bir duygusallık taştı. ''Büyüyorsun sonunda.''

''Hadi oradan,'' diye karşılık verdim ve gülerek, ''Görüşürüz,'' dedikten sonra aynı karşılığı alarak telefonu kapattım. Cep telefonumu masaya bıraktım ve daha yarım saatim olduğunu görmemden sonraki yirmi dakikayı dosyalar ile geçirdim. Aklıma birkaç işe yarar bilgi atabilmiştim ve onları orada tutmak adına yeni bilgileri şimdilik reddediyordum. Sakin bir nefes aldım ve oturduğum yerden kalktıktan sonra asansöre yönelerek kahve almak adına aşağıya indim. Yemek yemeyeceğimiyse kimsenin bilmesine gerek yoktu.

Şirket kantininden aldığım kahveyle boş masalardan birine oturdum. En azından son dakikalarımı sakinlik içerisinde geçirebilir, biraz olsun kafa dinleyebilirdim. İncelemek istediğim dosyaları son ana bırakmış olmaksa kesinlikle benim hatam değildi, zira Sarp ve Kaan bugün beni fazlaca gereksiz yere oyalamışlardı.

Oturuşum biraz daha rahat bir hal alırken sandalyede geriye doğru yaslandım. Bugün uysal olduğum kadar saflaşmıştım da. Bilmediğim bir yerde bilmediğim bir işi yapmak beni yeterince savunmasız kılmıyormuş gibi bir de dayımın vaat ettiği kıyak elimi kolumu bağlamış gibiydi. Ne olduğunu cidden merak ediyordum ve bu yüzden tüm gün Sarp'a katlanmıştım. Normalde kızacağım şeylere oldukça sakin karşılıklar vermiş, öfkemi içime atmıştım. İtiraf etmeliydim ki sürekli atışmadan durmak oldukça rahat ve daha az yorucuydu. Ama sabrımın sonu beni nereye ulaştırır hiç bilmiyordum. Sabır iyiydi güzeldi de, beni pek sevmez, pek uğramazdı.

Bakışlarım etrafta gezinirken dalıp gitmek üzereydim ki, çalan telefonumun sesiyle odağımı oraya yönelttim. Ekrana attığım bakışla Sarp'ın adını görmem bir oldu. Beni arıyor olmasını geri dönmüş olmasına yordum ve hızla telefonu elime alıp, ''Sarp Bey?'' dedim aramayı yanıtlayarak.

Ses tonuma yansıyan şaşkınlığıysa gizleyememiştim. Sarp'ın beni araması gayet normal olabilirdi, ama dün attığı mesaj yetmiyormuş gibi bir de şimdi araması tuhafıma gitmişti. Oysa saçmaladığımın farkında olan bir yanım da vardı. Neden garipsiyordum ki? Patronlar asistanlarını aramazlar mıydı? Ararlardı. Emirler yağdırmak, yeni işler buyurmak, kahve istemek için ararlardı!

Taktın sen de kahveye.

''Benim Işıl,'' dedi Sarp. Ses tonumdaki hayreti o da işitmiş olacak ki, kendini tanıtma niteliğinde beni destekleme gereği duymuştu. ''Numaramı kaydedersen bu kadar şaşırmazsın.''

''Kaydettim de,'' diye mırıldandım kahve dolu bardağımı alarak kantinden ayrılırken. Kendimi nasıl ifade edeceğimi bilemeyerek başarısız bir girişimde daha bulundum. ''Şey...''

''Ne?'' diye sordu Sarp bu kez. Sonra da cevabını alamayacağını hissetmiş gibi, ''Her neyse,'' dedi geçiştirici bir şekilde. ''Öğle aran bitince otoparka inerek misafirlerimizi yönlendirir misin?''

Kolumdaki saate bir bakış atarak kaşlarımı çattım. Öğle arasının bitmesine zaten iki dakika kalmıştı. Sarp muhtemelen yemek yerken bile iş konuşmuş ve böylece saatin durumunu gözden kaybetmiş olmalıydı.

Gözlerimi şüpheyle kıstım ve diğer bir bilgiye dikkat kesildim. Otopark ne alakaydı ki? Neden şirketin önünde karşılanmıyordu bu misafirler? Zihnim türlü türlü senaryolar yazmaya başlasa da, hattın diğer ucundaki adamı daha fazla bekletmeyerek, ''Tabii,'' diye onayladım. Oysa cidden anlam verememiştim bu işe. Dünyaca ünlü iş adamları geliyordu da, ondan mı gizli saklı otoparka giriyorlardı?

Aklımdaki saçma ihtimali zihnimden düşürebilecekmişim gibi başımı salladım. Neyse neydi. Otoparka inecek, misafirleri karşılayacak ama ne olur ne olmaz tüm algılarımı on kat daha açık bırakarak dikkatli olacaktım.

''Güzel,'' dedi Sarp ve bir karşılık vermeme fırsat tanımadan aramayı sonlandırdı. Sarp'ın sesi yerini art arda gelen tonlara bırakırken cep telefonumu kulağımdan uzaklaştırdım.

''Mal!'' diye tısladım telefonuma doğru. Hışımla kahvemden büyük yudumlar aldım ve telefonumu cebime atarak boşalan bardağı da önüme gelen ilk çöpe attım. Tekrar asansöre bindim ve bu kez otoparka inmeyi hedefledim. Aynada kendi yansımama bakarak düzgün göründüğümden emin oldum ve araçlarla dolu kata inmemle etrafıma bakındım. Ankaralı müstakbel ortakları getirecek olan araba onları muhtemelen bu asansöre kadar getireceği için, burada doğru olmalıydım ve görünen oydu ki, misafirlerimiz patronumun aksine pek dakik değildi. Sinsice sırıttım. Ama sırıtışım saniyeler içerisinde dondu.

''Her şey anlaşıldı,'' dedi bir ses.

Kaşlarım anında çatıldı. Konsantre olarak sesin geldiği yöne odaklandım ve sessiz adımlarla önünde yürüdüğüm duvarın ardına saklandım.

''Üstesinden gelirim.''

Kulaklarımı bir kez daha dolduran sesle bakışlarım da odak noktasını buldu. Biraz ilerimdeki sütunların ardında bir adam vardı. Bana doğru yana dönük olsa da koyu saçlarını ve şekilli burnunu seçebiliyordum. Hafif esmer teni bende hiçbir şey çağrıştırmazken hızla telefonumu cebimden çıkararak adamın fotoğrafını çektim.

''Hiç şüpheniz olmasın.''

Bir kez daha duyduğum sesle geriye doğru bir adım atmam gerekti, zira sütunun ardından bir adam daha çıkarak uzaklaştı. Ama ne yazık ki sırtı bana dönük olduğu için koyu saçları ve siyah takımından başka bir şey seçemedim. Bu da işime yaramazdı. Bu binadaki adamların yarısı arkadan bu şekilde gözüküyordu.

Kulaklarımı bir araba sesi doldururken telefonumu tekrar cebime attım ve derin bir nefes aldım. Sanırım sonunda Ferit Bey'in dediği yer geliyor, ortada bir şeyler dönmeye başlıyordu. Sarp'ın tehlikede olmasını elbette istemezdim, tıpkı hayatımın sıkıcı bir hal almasını istemediğim gibi. Kötü bir insan değildim asla, ama sırıtmadan da edemedim.

Burnuma bir aksiyon kokusu geliyor ya, hadi hayırlısı!

Bitti! Siz de alıyor musunuz aynı kokuyu? ;) Bundan sonra neler olacak dersiniz? Tahminleriniz var mı?

Hafta sonuna doğru yeni bir bölüm atmak istiyorum. 100 yıldız görsem çok mutlu olurum *-*

İletişim için İnstagram hesabım: seymaendless

Kısa zamanda yeni bölümde buluşalım. Sevgiler trong>

Bölüm sonu

3 yorum