''Senin ne işin var babamın yanında?''
Altı kelimeden oluşan basit bir soru insanın elini ayağını birbirine dolandırır mıydı?
Dolandırıyorumuş.
Hayatımı kaydıracak olan sorunun birinin bana benimle evlenir misin? diye sorması olacağını biliyordum. Ama Sarp'ın dudaklarından dökülen kelimeler en az bir evlilik teklifi kadar hayat mahvedecek güçteydi.
Derin bir nefes aldım. Aklıma gelen ilk şeye tutunarak bu durumun içinden sıyrılabilirdim. Bu benim için çocuk oyuncağıydı. Beynimi hızlı düşünmeye zorlarken bir yandan da yaramazlık yaparken yakalanmış küçük bir çocuk gibi sırıtıyordum. Bence buna bir son vermeliydim.
Dudaklarımdaki gülümsemeyi usul usul yok ederken bakışlarıma garipseyen bir ifade yerleştirsem de, aklıma gelen şeyle içten içe sırıtıyordum. Umursamaz bir hale bürünerek, ''Babanız çağırdı,'' dedim.
Sarp'ın kısık bakışları büyürken tek kaşını soru sorarcasına havaya kaldırdı. Delici bakışları yüzümün her bir köşesinde gezinirken, ''Emin misin?'' diye sordu. ''Sen babamın yanına gelmiş olma?''
Suçlayıcı bir biçimde sarf ettiği sözlerle ona hayretle baktım. Dudaklarım şaşkınlıkla aralanırken ben de gözlerimi kısmış bir vaziyette şüpheyle bakıyordum ona. Muhtemelen aramızda geçen son olaylardan dolayı onu ispiyonladığımı düşünüyordu. Gözünde gerçekten tek başına bir yerlere gelemeyen şımarık bir kız olmalıydım. Açıkçası bunu umursuyor sayılmazdım. Gerçekte neden burada olduğumu öğrenmediği müddetçe hakkımda istediğin düşünebilirdi. Sarp'ın hakkımda ne düşündüğünü önemsemiyordum. Kendisi hakkında önemsediğim tek şey, canıydı. Zira o can bir nevi bana emanetti.
Tekrar derin bir nefes aldım. Kaşlarımı bu kez oyuncu bir şekilde, mahcupça çattım ve, ''Babanız çağırdı tabii ki,'' diye tekrar ettim. Rolüme iyice bürünerek küçük bir kız çocuğu gibi dudaklarımı hafifçe büzdüm ve, ''Daha yeni olduğum için benimle tanışmak istemiş,'' dedim.
Açıklamamdan ötürü kendimle gurur duydum. Zira dudaklarımdan firar eden sözler gayette mantıklıydı. Ferit Beyin bünyesinde çalışan ve oğlunun yanında olacak olan kişiyi tanımak istemesi normaldi sonuçta. Yalanımın üzerine bir şey söyleyemeyeceğinden emin bir şekilde sırıtıyordum ki, ''Babam seni zaten tanımıyor mu?'' diye sordu bu kez.
Haklıydı. Çünkü Sarp beni Ferit Beyin arkadaşının kızı olarak biliyordu. Bu durumda Ferit Bey ile önceden tanışmış olduğumuz muhtemeldi. Sarp'ın beni vurduğu yerden yıkılmadım ve oyunuma devam ettim.
''Tanışıyoruz zaten...Babamla yemek yemişlerdi. Ben de vardım.''
Bu sözlerin ardından gözlerimi kaldırarak Sarp'ın yüzüne baktım. Devamını beklercesine dikkatle yüzüme bakıyor, anlaşılan daha neler işiteceğini merak ediyordu. Bir elini kaldırarak yanımızdaki duvara yasladığında bakışlarım o noktaya kaydı. Sonra tekrar yüzüne bakarak gözlerini gördüm. Değişik bir bakış vardı o koyu harelerde. Biraz şüphe, biraz merak ve adını bilmediğim başka bir malzeme daha. Kendine güveni tam olan bir insandım, ama bu bakışlar altında kendimi ilk kez bir garip hissettim. Bu hissi rolüme dahil ettim ve iyice mahcup bir hale bürünerek, ''Şimdi de Ferit Amca,'' dedim ve kısaca duraksadıktan sonra kasıtlı hatamı düzeltmek istercesine devam ettim:
''Yani Ferit Bey çağırmış. Ortama alışıp alışmadığımı sordu sadece.''
Bakışlarımı tekrar Sarp'ın yüzüne çevirdiğimde ifadesinin yumuşamış olduğunu gördüm. Bu kez inanmıştı. Başını olumlu anlamda salladı ve, ''Peki,'' dedi. ''Geçen ay Ankara'dan gelen misafirlerimizle yaptığımız toplantının protokolünü istiyorum.''
Eee?
Başımı olumlu anlamda sallayarak hafifçe gülümsedim. Buna rağmen Sarp'ın içeri girmesine engel olmalıydım. Zira içerideki manzaradan alakasız bir yalan uydurmuştum ve Sarp'ın dayımı görmemesi artık daha da şart olmuştu.
''Peki,'' dedim ve öne doğru bir adım attım. Sarp'ın içeri girmesini engellemek adına elimi başıma götürerek sarsak bir adım daha attım ve yüzümü ekşittim.
''İyi misin?''
Kollarımda hissettiğim tutuş beklediğim bir şeydi. Elbette Sarp dengemi sağlamamda yardımcı olacaktı. O kadar da odun olduğuna ihtimal vermiyordum. Başımı hafifçe salladım ve, ''Gözlerim karardı,'' dedim.
O güzel burnun yakında gökdelenleri geçecek, Pinokyo Defne.
''Eve gitmek ister misin?''
Hassas mıyım ben?
İçimden geçenin aksine başımı sağa sola salladım ve, ''Gerek yok,'' dedim. ''Az sonra geçer.''
''Sık sık oluyor mu?''
''Az su içtiğim zamanlarda olur.''
''Demek ki daha dikkatli olmalısın,'' dedi Sarp. Bir kez daha başımla onayladım. Eğer şimdi duruşumu dikleştirip iyi olduğum izlenimini verirsem Sarp beni bırakır ve odaya girerdi. Onu en az bir beş dakika daha buradan uzak tutmam gerekiyordu. Eğer babasıyla görüşeceği şey önemliyse zaten öyle veya böyle buraya geri dönecekti. Bense dayım için zaman kazanmalı, aşağıya inerek dayıma Sarp'ın geleceğini haber vermeliydim. Dayım ya gidecekti, ya da Sarp'ı bekleyecekti, ki Sarp bir kez bu kattan uzaklaştıktan sonra dayımın içeride olması sorun olmayacaktı. Zira Sarp benimle ilgilenirken gelmiş olabilirdi. En azından Sarp böyle olduğunu düşünecekti. Bu yüzden aklımdaki şeyi uyguladım ve, ''Eğer çok olmayacaksam bana aşağıya kadar eşlik eder misiniz?'' diye sordum.
''Tabii ki,'' dedi Sarp. Beceriksizce gülümseye çalıştığım sırada elini belime doğru attı ve, ''İzin verir misin?'' diye sordu. Bilmem kaçıncı kez başımı salladım ve, ''Sorun değil,'' dedim.
Sarp hafif bir şekilde belimi kavrayarak beni asansöre doğru yönlendirdi. İlk kez adının arkasına bir artı koydum. Kabaydı, ama en azından kadınlara müsaade istemeden dokunmayacak kadar dikkatli ve saygılıydı da. Belki de sadece patronluk tasladığı zamanlarda kabalaşıyordu. Her neyse. Bana neydi ki Sarp Efendiden?
Üzerimizdeki şaşkın bakışlarına farkındaydım, ama Sarp'tan ürküyor olacaklar ki, üzerimizde gezinen en uzun bakış iki saniye sürüyordu. Nihayetinden boş asansöre binecekken zihnimin ortasında bir savaş başlamıştı. İnandırıcı olmak için başımı Sarp'ın omuzuna atsa mıydım, atmasa mıydım? Bilemiyordum. Sarp'ın eli belimdeyken dik durduğum takdirde dışarıdan bakan biri şahit olduğu tabloyu farklı yorumlayabilirdi. Bu yüzden inandırıcılığım açısından aylanıp baylanmak şarttı. Başımı hafifçe Sarp'ın omuzuna doğru yatırdım, ama tam olarak omuzunda yatıyor da sayılmazdım. Hareketim Sarp tarafından tereddüt ve çekingenlik olarak yorumlanmış olacak ki, ''Rahat ol,'' diyen sesini işittim. ''Vicdansız değilim...Dilersen eve de gidebilirsin.''
Nedendir bilmem sırıttım. Başımı bu kez iyice omuzuna yatırdım ve bu durumdan kendim pek hoşlanmasam bile Sarp'a yan gözle bakan kızların çatlayacağını göz önünde bulundurarak keyiflenmeye çalıştım. Bu tür şeylerle eğlenen bir insan değildim, ama burada işler farklı yürüyordu ve ben daha öncede farkına vardığım üzere kendi kişiliğimi kaybetmeden buraya ayak uydurmalıydım.
''Teşekkür ederim,'' diye mırıldandım yorgunluk yüklediğim bir ses tonuyla. ''Su içsem geçer. Yetersiz su tükettiğimde olabiliyor da böyle.''
''Sen bilirsin. Koskoca kızsın, bünyeni kendin tanıyorsun sonuçta.''
Bu bünyenin neleri kaldırdığına dair hiçbir fikrin yok, Sarpcığım.
Masumları oynamaya devam ederek, ''Merak etmeyin,'' dedim. ''İşlerim aksamaz. Az sonra istediğiniz protokol masanızda olacak.''
Asansör kapıları açıldı. Sarp beni bu kez dışarı yönlendirirken yine meraklı bakışlar bizi buldu ve ben yine aldırmadım. Son sözlerimin üzerine Sarp'dan bir karşılık beklememiş olsam da, o beni yanılttı ve, ''Vicdansız olmadığımı söylemiştim,'' dedi. ''Şu an işleri düşünmediğime emin olabilirsin.''
Saatler önce pençelerini çıkarmaktan çekinmeyen Defne'nin aksine bu kez yine sessiz sakin halime büründüm ve, ''Afedersiniz,'' diye mırıldandım. Çalışma masama yaklaştığımızda Sena'nın bakışlarını da üzerimde hissettim, ama ondan tarafa dönmedim. Hedefe ulaştığımızda Sarp elini belimden çekerek omuzlarıma getirdi. bana doğru eğilerek yerime oturmama yardımcı olurken birden dudaklarından dökülen, ''Nar,'' kelimesi afallamama neden oldu. Ama ne sorguladım, ne de daha fazla üstünde durdum. Sarp küçük bir trans geçirip tekrar kendine gelmiş gibi duruşunu dikleştirdi ve bakışlarını masamda gezdirdi. Saniyeler sonra kaşlarını çattı ve, ''Suyun yok mu senin?'' diye sordu azarlayan bir tonda. ''Fenalaşmana şaşmamak lazım.''
Beş dakika da olsa gayet sakin bir zaman geçirmiştiniz oysa.
Nadiren olduğu gibi iç sesime hak verdim. Sarp bana yardımcı olmuş, hemen ardından özüne dönmüştü. Manyak herifin tekiydi işte!
Sözlerine bir karşılık vermemeyi seçtim ve, ''Teşekkür ederim, Sarp Bey,'' dedim. ''Sizi yeterince oyaladım. Sena bana yardımcı olur... Sizi daha fazla meşgul etmek istemem.''
Daha saniyeler önce ateş saçmış olan gözleri bu kez sakin topraklara dönüşmüştü. Bakışları bir süre üzerimde gezindikten sonra, ''Önemli değil,'' dedi. Yine birkaç saniye sessiz kaldı ve, ''Kendini işlere kaptırıp sağlığını bozma,'' diye devam etti.
''Dikkat edeceğim.''
Sarp başını salladı. Arkasını dönerek tekrar uzaklaşıyordu ki, Sena'nın yanında durduğunu gördüm. Sarp'ı inandırmış olduğum için kendimle gurur duyarken bana kanmış olduğu için de ardından sırıtmadan edemedim. ''Saf,'' diye mırıldandım kendi kendime.
Sena oturduğu yerden fırlarken Sarp tekrar asansöre doğru ilerledi. Saniyeler sonra Sena endişeli gözlerle yanıma ulaştı. ''Ay Işıl, ne oldu?''
''Önemli bir şey yok,'' dedim gülümsemeye çalışarak, ''Gözlerim karardı biraz.''
''Bir şey istiyor musun?''
Başımı olumlu anlamda salladım ve, ''Su getirir misin rica etsem?'' diye sordum.
Sena gülümseyerek başını salladı ve, ''Tabii ki,'' diyerek hızlı adımlarla yanımda uzaklaştı. Bunu fırsat bilerek hızla telefonumu elime aldım ve dayımla olan konuşmamıza girerek aceleyle tuşlara bastım.
Sarp oraya geliyor.
Dayımın cevabı gecikmedi.
Çıktım bile.
Koltuğuma yaslanarak rahat bir nefes aldım. Sarp, dayımı tanıyordu. Benim onun yeğeni olduğumu öğrenmesi, babamın olmadığını bilmesini sağlardı. İş o raddeye varırsa, Ferit Beyin yalanı da ortaya çıkardı. Ferit Bey muhtemelen babamı da tanıyordu ve ben bu durumda aslında gerçekten Ferit Beyin arkadaşının kızı oluyordum, ama babamı kaybetmiştik ve babamın tekrar dirilip Ferit Beyden beni işe almasını rica etmesi ne yazık ki mümkün değildi. Sarp da bunu bilecek kadar sağlıklı bir insandı. Ben ise az evvel bizi Ferit Bey ile babamın tanıştırdığını söyleyeyerek Ferit Beyin yalanını mühürlemiştim. Yani iş çıkmaza doğru gidebilirdi.
Aklımda yer edinen bu karmaşayla yüzümü buruşturdum ve telefonumu sertçe masaya bırakırken, ''Beynim yandı be!'' diye söylendim.
''İyi misin canım?''
Sena'nın sesini işitmemle bakışlarımı ona doğru kaldırdım. Hızla elime geçen ince defteri yüzüme doğru salladım ve, ''Havalar da sıcak yandım,'' diyerek toparlamaya çalıştım.
Sena gülümsedi. Elindeki su bardağını bana uzattıktan sonra, ''Tahmin etmiştim,'' dedi. Diğer elindeki bardağı da masama bıraktı ve devam etti:
''Bu yüzden portakal suyu da getirdim. Ferahlarsın... Buz da attım.''
Bu düşünceli ve iyi niyetli tavrı karşısında vicdanımda huzursuz edici bir kıpırtı hissettim. Sena beni bu kadar düşünüyor, ben ise onu kandırıyordum.
Sen Sarp'ı kandırmışsın, Sena'yı mı kandıramayacaktın?
Sesli bir of çekmek istedim. Hedefe giden yoldaki yan hasardı bu belki. Ortada dönen bu şeyden ben de memnun değildim, ama kendi hedefime ulaşmak için benim de kendimce vermem gereken sınavlar vardı. Umuyordum ki kalbimin oyuncağı olup buradaki insanlara alışmazdım.
Karşımdaki kıza doğru içten bir şekilde gülümsedim. ''Çok teşekkür ederim, Sena.''
''Ne demek kız,'' dedi Sena enerjik bir sesle. ''Elbette birbirimize destek olacağız.''
Elimdeki sudan son yudumu aldım. Sena'nın gönlü olsun diye getirdiği portakal suyundan da koca bir yudumu mideme uğurladım ve sonra rolüme sadık kalarak ağır bir şekilde ayağa kalktım.
''Biraz daha otur istersen,'' dedi Sena.
Başımı sağa sola salladım. ''Yok. Sayende daha iyiyim... İşler kalmasın.''
Artık gerçekten arkadaş olarak gördüğüm kız utangaç bir şekilde gülümsedi. Aynı şekilde karşılık verdim ve, ''Sarp Bey toplantı protokolü istedi, nerede bulabilirim?'' diye sordum.
Sena arkamdaki bir dolabı işaret etti ve, ''Güncelse ardındaki dolaptadır,'' diye açıkladı.
''Sağ ol,'' diye mırıldandım. ''Ben hallederim bundan sonrasını. Daha fazla oyalamayayım seni.''
''Olur mu öyle şey? Kendini yine kötü hissedersen söyle.''
''Tamam.''
Günün devamını dosyaları düzenlemekle geçirdim. Sarp beni neredeyse hiç ayağına çağırmamış, kahve bile istememişti. Vicdansız olmamak konusunda oldukça ciddi olmalıydı.
Eve geldiğimde üzerime rahat bir şeyler geçirdim ve etrafıma bakındım. Kendime özel yemek yapacak halim yoktu. Bu yüzden akşam yemeğini annemlerle yemek daha doğru olacaktı. Televizyon karşısında keyif yapmak şu an gözüme çok hoş gelse de, bunu duştan sonra dondurma yiyerek yapabilirdim. Bu fikir aklıma yattı. Saçlarımı rahat bir topuz haline getirdim ve kendime ait kattan ayrılarak merdivenlerden hızla aşağıya indim. Sofranın hazırlanıyor oluşunu görmemle, ''Ben de sizinle yiyeceğim,'' diye bağırdım gereğinden falza yüksek bir sesle. Neyse ki ailem bu davranışlarıma alışmış, artık yadırgamaz hale gelmişlerdi.
Dayımın ve benim de yardımımla sofra hızla kurulmuş, akşam yemeği için yerlerimizi almıştık. Tabağımdaki yemekleri büyük bir iştahla mideme yollarken bunun bu öğlen yemeği atladığımdan kaynaklandığını biliyordum. Annemin bu konu hakkında soru sormasını istemiyorsam kendimi frenlemeliydim. Yırtıcı bir hayvan gibi yemeğime saldırmak yerine insan olduğumu hatırlayarak kendime hakim oldum ve, ''Nasılsınız?'' diye sordum sofradaki kalabalığa.
Annem bu sorumla bana en güzel gülümsemesini sundu ve, ''İyiyiz, kızım,'' diye yanıtladı sorumu. ''Seni sormalı. Alıştın mı işine?''
Aldığım soruyla oturduğum yerde kıpırdandım. Daha iki gündür çalıştığım yere nasıl alışabilirdim ki? Başımı belli belirsiz sallayarak dudaklarımı büktüm ve, ''İdare eder,'' diye mırıldandım.
''Patronunu öldürme planları yapıyor,'' diyerek araya girdi dayım. Ferit Beyin odasındaki konuşmamıza değindiğini anlamam uzun sürmedi. Bu öğlen dilime hakim olmakta baya zorlanmıştım.
Hiç ezilmedim ve, ''Hak ediyor,'' dedim.
''Daha sakin olmalısın.''
''Zor.''
''İstediğinde neleri başardığını biliyoruz, Defne,'' dedi dayım. ''Bunu da yapabilirsin.''
Suyumdan bir yudum alırken umursamazca omuz silktim. ''Denerim.''
Dayım daha fazla üzerime gelmedi. Her ne söylerse söylesin, yüzde yüz hoşuna gidecek bir cevap vermeyeceğimi biliyordu. Üstelememek en doğrusuydu.
''Sırf kendin artık sahada çalışamıyorsun diye beni kıskanıyordun. Ondan böyle bir görev verdin... Bu değil mi asıl sebep,'' diyerek takıldım dayıma.
Alayla arkasına yaslandı ve oyunuma dahil olarak, ''Tüh,'' dedi. ''Yakalandım.''
Sırıttım. ''Biliyordum.''
''Hem sahada çalışamıyorsun da ne demek? Gayet formdayım ben.''
Dudaklarımı büzerek baş salladım ve ben de dayım gibi arkama yaslanarak su bardağımı kavradım. ''Emin misin?''
''Şüphen mi var?'' diye sordu dayım. Tekrar masaya doğru eğilerek çatal ve bıçağını kavradı. ''Çıkalım istersen bahçeye. Kanıtlayayım,'' dedi.
''İlhan,'' diyerek araya girdi annem. ''Uyma şu kıza.''
Mızmız gözlerle anneme baktım. ''Uysun,'' dedim ve dayıma dönerek alayla tekrar ettim: ''Uysun. Ne yapabilir ki bana?''
''Kaşınıyorsun sen,'' dedi dayım.
''Yüz yaşına gelmişsin ne yapabilirsin ki? Ben gencecik kızım. Tek hamlede sererim seni yere.''
''Serer.''
Beni destekleyen anneanneme doğru bir öpücük attım ve keyifle dayıma döndüm. Daha fazla kışkırtıya gelmeyecekti, bunu bakışlarında görüyordum. Ama ilk fırsatta bahçede ya da çalışma alanında gücümüzü konuşturacağımızın da farkındaydım. İddialarımın aksine dayım yaşına rağmen gayette formdaydı ve kendisini yeneceğim belli olsa bile, zorlanacağım da garantiydi.
''Her neyse,'' dedi dayım. ''Sarp bir şey anlamadı değil mi?''
''Anlamadı. Yalancı oldum çıktım sayenizde. Anlattığım yalanlar bir gün birbirine uymazsa başıma iş açılacak.''
''Ne oldu ki?'' diye sordu bu kez merakla.
''Tam sizin yanınızdan ayrıldığımda geliyordu yanınıza. Beni gördü.''
Dayım elindekileri bırakarak dirseklerini masaya yasladı ve, ''Hallettin mi?'' diye sordu gözlerini kısarak.
Bilmişçe gülümsedim ve, ''Evet,'' dedim. ''Fenalaşmış numarası yaparak oyaladım. Gözlerim karardı diye uydurup benimle tekrar aşağıya inmesini sağladım.''
İlhan dayım başını hoşnut bir şekilde sallarken oluşan kısa sessizliği bozan anneannem oldu.
''Kucakladı mı seni?''
Bu soruyu beklemiyor, beklemediğim kadar anlam da veremiyordum. Ne alakaydı ki? Garipseyen bakışlarımı ağır bir şekilde anneanneme çevirdiğim sırada annemin dudaklarındaki keyifli gülümseme de dikkatimden kaçmadı. Anneme kıstığım gözlerle kısa bir bakış atarak anneanneme baktım ve, ''Ne münasebet ki?'' diye sordum. ''Elin adamı beni niye kucaklasın, anneanne?''
''Ne bileyim, fenalaşmışsın ya,'' diye kendince bir açıklamada bulundu anneannem.
''Defne o kadar abartmamıştır, anne. Sahte rahatsızlığının dozunu ayarladığına eminim.''
Dayımın sözlerini desteklercesine başımı salladım ve, ''Ayarladım,'' dedim. Sonra aklıma gelen şeyle neredeyse histerik bir şekilde güldüm. ''Hem Sarf Efendi daha kendisini zor taşıyor ya, bir de beni mi taşıyacak?''
Anneannem cıkcıkladı. Çattığım kaşlarımın altındaki gözlerimi ona çevirdiğimde, ''Ben bilirim Sarp'ı,'' dedi. Yetmişine merdiven dayayan kadının gözlerinden fışkıran kalpler dikkatimden kaçmazken dudaklarımı hayretle araladım. O ise beni şaşırtmaya devam ederek, ''Boylu, poslu, aslan gibi maşallah.''
Kahkaha attım. Oturduğum yerde öne doğru eğildim ve, ''Sen aslan görmemişsin, '' dedim. ''Hayvanat bahçesine gidelim.''
''Ben onu bunu bilmem,'' dedi anneannem. Sanki kendi doğurmuş gibi Sarp'ı bu kadar savunması beni rahatsız ederken ekledi. ''Gayet yakışıklı maşallah.''
Yüzümü ekşittim. Haklı sayılabilirdi, ama onaylayacak değildim. Suyumdan bir yudum aldım ve, ''Dayım var burada,'' diye hatırlattım. Oysa dayım yemeğine odaklanmış, söylenenleri dinliyor muydu, Allah bilir! ''Ayıp oluyor.''
''Dayın otursun oturduğu yerde,'' dedi annem tarafını belli ederek, ''Bu evde kadınların sözü geçer.''
Alaylı bir ifade takınarak kollarımı önümde bağladım ve, ''Kadınların sözü geçtiğinden mi dayımın dediği oldu da, ben o şirkete gittim,'' diye sordum.
Bana göre net bir gol olan bu sözüme, hayat ofsayt bayrağını kaldırdı. ''Evet,'' dedi annem, ''Çünkü biz müsaade ettik.''
Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. Buradaki konuşmaların can sıkıcı bir hal alacağından endişe ederek, ''Ellerinize sağlık,'' diyip oturduğum yerden kalktım. ''Ben evime çıkıyorum. İnmem bugünlük.''
Annem başını olumlu anlamda salladı. ''Bizimle kahvaltı eder misin sabah? Yoksa dışarı da mı olursun?''
Dudak büzerek omuz silktim. ''Bir şey diyemeyeceğim. Sabah bakalım.''
''Peki.''
''Sonra gelir bir kahveni içerim belki.''
Dayımın sesini işitmemle gülümseyerek ona döndüm. Başımı olumlu anlamda salladım ve, ''Beklerim,'' dedikten sonra karşılığında bir gülümseme alıp anneannemin yanağına bir buse kondurarak büyük adımlarla kendime ait olan kata çıktım.
Rahat bir nefes aldım. Önce banyo yapmak, sonra kendimi dondurma ve televizyona adamak istiyordum. Düşüncesi bile beni keyiflendirirken adımlarımı banyoya yönlendirdim. Burada bıraktığım telefonum aklıma geldiğinde koltuğun yanındaki sehpaya yanaştım ve telefonumu elime aldım.
Kayıtlı olmayan bir numaradan mesaj vardı. Üzerine dokunduğumda açıldı.
Suyunu bol iç. Yarın sana çok iş düşecek.
Su meselesini bilen iki kişi vardı. Biri Sena, biri de Sarp. Sena ile numaralarımızı kaydetmiştik, yani bu numara Sarp'a ait olmalıydı. Ayrıca işlerimi ondan aldığıma göre, yarın bana ne kadar iş düşeceğini bilen tek kişi de Sarp'tı.
Ne karşılık vereceğimi bilemeyerek telefonu tekrar sehpaya bıraktım. Aklıma uygun bir şey gelirse sonra cevap verebilirdim.
Sırıttığımın farkına varmamla bundan rahatsız oldum ve bu kez telefonuma kötücül bakışlar attım. Kaşlarımı çatarak arkama döndüm ve küveti doldurmak adına banyoya yöneldim. Küveti tıkayarak suyu açtım ve duş jelimi almak için oraya doğru uzanmıştım ki, dikkatimi çeken şeyle bir an afalladım.
Duş jelim de, şampuanım da narlıydı.
Oo ne demek şimdi bu? ;)
Sevdiniz mi bölümü? Yorumlarınız ve yıldızlarınızı eksik etmeyin benden!
Şuraya benim hayalimdeki karakterlerimizi de koyayım:
Defne/ Işıl olmak üzere, İki farklı tarzıyla;
Işıl:
Defne:
Sarp:
Benim hayalime en yakın olanlar bunlar, herkes istediğini hayal etmekte özgür :)
İletişim için İnstagram adresim: seymaendless
Yorumları, oyları bol tutun. O zaman hafta sonu yeni bölümde buluşuruz çünkü :D
Sevgiler trong>

