Ertesi sabah planladığım gibi Sena ile buluşarak ona tüm gerçekleri baştan sona anlattım. Ben konuşurken defalarca şoka girmiş, gözlerini kocaman aça aça beni dinlemişti. Yer yer dudakları 'o' şeklini almış, ara sıra dilinden birkaç hayret dolu nida firar etmişti. Sonuç olaraksa arkadaşımın sessiz kalacağı konusunda emin olmuş ve tekrar edip durduğu soruların dışında onu ikna edebilmiş gibiydim.
Kahvemden bir yudum aldığım sırada, ''Yani sen aslında asistan değilsin,'' dedi Sena bilmem kaçıncı kez. Başını hafifçe yana doğru eğdi ve gözleri kısılırken kendi kendine ekledi. ''Asistansın, ama aslında değilsin.''
Sözleri kulağa her ne kadar anlamsız gelse de, aslında içinde bulunduğum durum daha doğru özetlenemezdi. Bu yüzden sessizliğimi bozdum ve sesli bir iç çekerek geriye doğru yaslandım. ''Aynen öyle.''
Sena anladığını belli edercesine başını salladı ve yine duyduklarını tekrar etti. ''Ferit Bey tuttu seni. Sarp Bey'i koruman için.''
Bir aptalla konuşurmuş gibi ağır ağır ve tane tane sarf ettiği sözlere karşılık gülümsemek için kendimi zorladım. Başımı olumlu anlamda salladım ve işaret parmağım fincanımın üzerinde gezinirken, ''Aynen öyle,'' diye destekledim bir kez daha.
Karşımdaki kız başını yukarı aşağı sallarken geriye doğru yaslandı. Yüzündeki hayretli ifade yerini takdire bırakırken, ''Vay be!'' dedi tepkilerine anlam vermemi zorlaştırarak. Buna benzer davranışları ona gerçekleri ilk anlatışımda da vermemiş miydi?
Kız arkadaşlığının altın kuralıdır bu. Yirmince kez duysan bile, ilk kez duyuyormuş gibi heyecanlanmak.
''Dün de başka bir görevdeydin?'' dedi Sena bu kez sorarcasına. Ona dünki görevimi, neden karşılaştığımızı ve bilgi verebileceğim kadar Selen meselesini anlatmıştım.
''Evet.''
''Selen gerçekten kötü,'' dedi arkadaşım bu kez. ''Ama sen değilsin.''
He Sena, he!
Başımı sağa sola sallayarak itiraz etmekte gecikmedim. ''Değilim, Sena.''
Sözlerim ve aceleci cevabım Sena'nın sırıtmasına neden oldu. Tekrar ortamızdaki masaya doğru eğildi ve, ''Değilsin değilsin,'' dedi samimi bir tonda ve masum bir gülümseme takındı. ''Yoksa bana karşı bu kadar sabırlı da olamazdın.''
Sabrının kaldığını kim söyledi?
Sözlü bir cevap vermeyerek sadece gülümsemeyle yetindim. Sena ile aramız tamı tamına bozulmadan düzeltebildiğim için sevinmiştim, ama bazen cidden çok konuşuyordu.
''Peki dün yanında gördüğüm adam,'' dedi bu kez Sena. ''O gerçekten nişa...''
''Allah korusun!'' diyerek dehşetle sözünü kestim. Ne söyleyeceğini anlamıştım ve gerisini işitmeye tahammülüm dahi yoktu. ''Allah yazdıysa bozsun. Ağzından yel alsın!''
Arkadaşım bu kadar ani bir çıkışı beklemiyor olacak ki, kendisi dahil yan masalardaki birkaç kişinin gözleri bana döndü. Sena masanın üzerinden ellerini bana doğru uzatarak, ''Tamam tamam anladım,'' dedi yatıştırıcı bir tonda. ''O adam senin nişanlın değil ve asla olamaz.''
Başımı hiddetle salladım. ''Olamaz,'' dedim kesin bir dille. Hızımı alamayıp, ''Hem zaten be...'' diyordum ki, devamını kendime saklamanın daha sağlıklı olacağına inanarak susmayı başardım.
Yine de dudaklarımdan dökülmek üzere olan cümlenin bir kısmı bile Sena'nın ilgisini çekmeye yetmişti. Şüpheyle kıstığı gözlerini bana çevirdi ve, ''Sen ne?'' diye sordu.
''Hiç.''
Karşımdaki kız sesli bir nefes aldı. Bunu, ondan kaçırdığım bakışlarımı tekrar kendisine yöneltmem için yaptığını anladığımda, onu fazla bekletmeyerek tekrar yüzüne baktım. Sena dirseklerini masaya yaslamış bir şekilde çenesini avucuna yerleştirdi ve bana masum, ama bir o kadar da gözlerindeki tehditle bakarken, ''Daha seni yeni affettim sayılır,'' diye hatırlattı ve dudaklarını büzdü. ''Yine küseyim mi?''
Derin bir nefes alırken düşünceli bir hale bürünmek elde değildi. Sarp ile anlaşmış, ilişkimizi bir süre gizli tutacağımız konusunda karar kılmıştık. Şimdi Sena'ya anlatsam, Sarp'ın da birisine anlatmasına müsaade mi etmeliydim?
Liseli misiniz siz?
İç sesime hak verdim. Şartlar mecbur bırakmadıkça kimse yakınındaki birine bir şey anlatmak zorunda değildi. İkimiz de yetişkin insanlardık ve kim ne şekilde ve ne zaman öğrenirse öğrensin, kimsenin bir şey demeye hakkı yoktu. Kimse bilmese de olurdu. Yani Sarp'ın da yakın arkadaşlarıyla pijama partisi düzenleyip sevgili oluşumuzu herkese anlatmak için fırsat kolladığını sanmıyordum.
Gözümün önünde oluşan resimler yüzümü ekşitmeme neden olurken son bir direniş göstererek, ''Bunu sana söylersem karşı tarafa haksızlık olur,'' dedim.
Sena ikna olmuş gibi durmazken, ''Baştan beri gerçekleri saklamak haksızlık değildi ama öyle mi?'' diye sordu haklı olarak. Mahcup bir tavırla yüzümü astığımda parmağını uyarıcı bir şekilde kaldırarak devam etti:
''Mecburdum diyerek sıyrılamazsın dostum.''
Yabancı filmleri andıran bu sözleri tekrar derin bir nefes almama neden oldu. Oturduğu yerde öne doğru eğildim ve sanki etrafımızda söyleyeceklerimi duyup bunu kötüye kullanacak birileri varmış gibi, ''Sarp ve ben birlikteyiz,'' diye fısıldadım.
Benim aksime Sena ses tonuna hiç dikkat etme gereği duymadan, ''Aaa,'' diyerek şaşkınlığını oldukça sesli bir şekilde göz önüne serdi. ''Sarp Bey ve sen mi?'' diye sordu heyecanla ve oturduğu yerde sabırsızca kıpırdanırken elini koluma doğru uzattı. ''Biliyordum biliyordum.''
Heyecanı beni gülümsetti. Benim adıma sevinmiş olduğunu görebiliyordum. Bunu bir de kendisinden duydum.
''Işıl, çok sevindim,'' dedi Sena. ''Sizi çok yakıştırmıştım zaten,'' diye ekledi ve duraksadı. Kısa bir afallama yaşadıktan sonra, ''Defne?'' dedi sorarcasına. ''Defne mi diyeyim?''
Başımı belli belirsiz salladım. ''Işıl'a da alıştım sayenizde,'' diye mırıldandım ve, ''Nasıl rahat edeceksen öyle seslen,'' dedim. Ama bu sözleri sarf eder etmez zihnimde çalmaya başlayan sirenlerle bu kez hızla itiraz ettim. ''Ya da kal sen Işıl'da, kal. Sonra Defne'ye alışırsın olur olmadık yerde Defne diyiverirsin. Daha kötüsü, ben tepki gösteririm sonra al başına belayı.''
Sena gözlerini duyarlı bir şekilde kısarak başını olumlu anlamda salladı ve, ''Evet,'' dedi tastikledi beni. ''İşimizi garantiye alalım, Işıl.''
''Aynen. Unut sen Defne'yi.''
''Unuttum,'' dedi Sena ve sonra gülerek dudaklarına hayali bir fermuar çekti.
Önümüzdeki bir saati de Sena ile geçirdim. Bu sürenin büyük kısmında Sarp ile ilişkimiz hakkında hayallere daldı, sonra tekrar ilk konuya dönerek yaptığım için konusundaki hayranlığını dile getirdim.
Sena'dan ayrıldıktan sonra Sarp ile buluşmak için sahilin yolunu tuttum. Adımlarım beni aşağı yukarı buluşacağımız noktaya sürüklerken biraz ileride gördüğüm silüetin Sarp'a ait olduğunu seçebiliyordum. Yüzümde içten bir gülümseme oluşurken adımlarım da kontrolüm dışında hızlandı. Onu normalde gördüğümün aksine bugün daha rahat kıyafetler giyinmişti. Sarp'ı süzmeyi bıraktım ve yanına ulaşmamla bana dönmesiyle elimi aptal bir tavırla kaldırarak, ''Selam,'' dedim.
Bence şu an dışarıdan çok tatlı görünüyorsun.
Sarp'ın yüzünde bir gülümseme var oldu. Bakışlarındaki özlem açıkça kendini belli ederken güler gibi oldu ve, ''Selam,'' diye karşılık verdi. Ben ona ne söyleyeceğimi bilmez bir şekilde bakarken o, ''Nasılsın?'' diye sordu bu defa.
Sevgililer nasıl konuşur, buluşunca aralarındaki dialog nasıl gelişir bilmiyordum. Ama nasıl olduğum sorulur muydu?
Hakaret mi etsin adam, anlamadım ki?
''İyiyim,'' dedim. ''Sen?''
Sarp kendinden emin bir şekilde gülümsedi ve, ''İyiydim,'' diye yanıtladı sorumu. '' Biraz daha iyi oldum.''
Sözleri sırıtmama neden oldu. Üzerimdeki etkisini gizlemek adına başımı eğdim ve sırıtışım hafif sönerken, ''Nereye gideceğiz?'' diye sordum.
''Düşünmedim.''
''Ben de düşünmedim.''
Bu konuşma bir an duraksamama neden oldu. Sarp'ın neredeyse bir işkolik olduğunu biliyordum. Acaba sosyal hayatı yok muydu? Bu yüzden mi nereye gideceğimizi bilmiyordu?
Saçmalamasak mı?
Sarp düşünceli halimin farkına varmış olacak ki, ''Ne oldu?'' diye sordu açık bir ilgiyle. Gözlerim önümde serili olan mavi örtüden ayrılarak Sarp'ı bulduğunda düşünceli bir şekilde dudaklarımı ısırdım ve, ''Gerçek hayatta da sıkıcı mısın?'' diye sordum birden.
Sorduğum soru Sarp'ın güler gibi bir ses çıkarmasına, ardından tek kaşını soru sorarcasına kaldırmasına neden oldu. ''Gerçek hayat?''
Yanlış kelimeleri kullandığımın farkına vararak içten içe kendime göz devirdim ve, ''Yani özel hayatında,'' diye düzelttim.
Açıklık getirdiğim bu noktanın ardından Sarp bu kez bir diğer sözüme parmak basarak, ''Sıkıcı?'' diye sordu bu defa.
Sesli bir nefes aldım ve, ''Yani şirkette tam bir işkolik gibisin ya,'' dedim sabırsızca. ''Şimdi özel hayatında da durgun ve sıkıcı mısın?''
Bu kez sesli bir nefes alma sırası Sarp'da idi. Birkaç saniye ilerideki bir noktayı izledi. Sonra yüzü ikiye ayrılmış gibi hem katı hem de yumuşak bir ifadeyla bana bakarak, ''Öyle olsam bana evet dediğin için pişman mı olacaksın?'' diye sordu.
Kendimden emin cevabım gecikmedi. ''Hayır. Fabrika ayarlarınla oynayacağım.''
Verdiğim yanıt Sarp'ın gülmesine neden oldu. Dudaklarında dökülen küçük kahkaha beni keyiflendirirken kolunu omuzuma atarak beni kendine doğru çekti. Onun yönlendirmesiyle adımlarımız kendilerine sahil boyunca bir yol çizerken, ''Bu açıksözlülüğün beni benden alıyor,'' diye bir itirafta bulundu Sarp.
Sırıttım ve boş bulunarak, ''Sen de beni benden alıyorsun,'' diye mırıldandım hayran hayran Sarp'a bakarken.
Başını bana doğru çevirerek, ''Efendim?'' dedi. Ne söylediğimin farkına vararak, ''Efendim?'' diye sordum ben de.
Sarp dikkatli bakışlarını ve keyifli ifadesini benden saklamayarak, ''Ne dedin sen?'' diye sordu.
Yine zaman kazanmayı amaçlayarak, ''Ne dedim ben?'' dedim.
Papağan moduna da geçiş yaptık.
Sözlerimi tekrarlamayacağımı anlamış olan Sarp başını denize doğru çevirerek, ''Her neyse,'' dedi geçiştircesine. ''Seni utandırmayacağım.''
Yüzündeki keyifli ifadeyi, dudaklarının gülmemek için verdiği çabayı fark ettim. Bu ona doğru ters bir bakış atmama neden olurken, ''Kimmiş utanan?'' diye çıkıştım.
''Sen,'' diye yanıtladı Sarp gayet rahat ve umursamaz bir tonda.
Hemen itiraz ettim. ''Hiçte bile. Utangaç da değilim ben.''
Sarp'dan alaylı bir ses yükseldi. ''Babama beni kovup kovmayacağını sorarken bunu güzelce kanıtladın.''
İşittiğim sözlerle zihnim benim aylar öncesine götürdü. Adnan Bey'in şirkete gelip motivasyonumuzu yükseltmek için yaptığı etkinliğe yol açan tartışmamızdı. Biz Sarp ile yine atışmış ve bu kez Ferit Bey'e yakalanmıştık. Ferit Bey, Sarp'ın randevularını iptal etmemi istediğinde ciddi ciddi oğlunu kovacağını umut etmiştim.
Yüzümde mahcup bir ifade olurşurken, ''Kovulmayı cidden hak ediyordun ama,'' dedim kendimi savunmak istercesine.
''Artık etmiyor muyum?''
''Ediyorsun,'' dedim buna hiçbir zaman inanmamış olmama rağmen. Sonra öyle bir durumda ne şirkette olmamın ne de görevimin bir anlamı olacağını hatırlayarak, ''Ama kovulursan bu beni üzer,'' diye itiraf ettim.
Bu Sarp'ın hafif bir gülümseme takınmasına neden oldu. Parmaklar usulca kolumda gezinirlen, ''İçin rahat olsun o halde,'' dedi ve babasının tek çocuğu olduğuna değinerek ekledi. ''Ölmeden şirketten ayrılmam zor gibi.''
Ölmemenle de Defne bizzat ilgileniyor zaten.
Sözleri şakayla karışık olsa da, kulaklarımı dolduran sözlerin düşüncesi bile içimi buz gibi etmeye yetti. Kaşlarım öfkeyle çatılırken başımı hızla Sarp'a çevirdim. ''Allah korusun, Sarp.''
Bir an duraksar gibi oldu. Gözlerinden geçen değişik ifade dikkatimden kaçmadı. Sanki aradığı bir şey varmış da, uzun bir arayışın ardından onu bulmuştu. Bakışlarını doğru mu yorumladım, bilemedim. Koyu harelerinin neyi anlatmak istediğini çözemeyerek, ''Ne bakıyorsun öyle?'' diye sordum.
''Hiç,'' dedi sadece. Beni sahil boyunca ilerletmeye devam ederken yeni sorusu da gecikmedi. ''Neler yaptın dün?''
''Hiç,'' diye yanıtladım bende. Oysa dün yaşadıklarım gayette hiçten uzaktı. Gözümün önünde dünki yaşananlar canlanırken, ''Boş boş takıldım. Bir ara Çisem ile buluştum,'' dedim ve Selen'in yüzüne geçirdiğim yumruk gözümün önünde belirirken, psikopatça bir sırıtışın dudaklarımı ele geçirmesine engel olamayarak, olanları makul bir şekilde yorumladım. ''Spor yaptım.''
''Spor sever misin?''
Spor sevdiğimi ve çokça hareket ettiğimi beni her gören insan anında anlardı. Yüzüme havalı bir ifade hakim olurken, ''Sence?'' diyerek sorusuna soruyla karşılık verdim.
Sarp yine sessizce güler gibi oldu. Ondan yeni bir soru gelmemesini fırsat bilerek, ''Sen eğlendin mi?'' diye sordum.
Sesli bir iç çekti. ''Çok.''
Dudaklarından dökülen bu tek kelimenin altında yatan alayı hissedebiliyordum. Mümkün olduğunca ona doğru döndüm ve, ''O kadar kötü müydü ya?'' diye sordum.
Başını belli belirsiz sallayarak sırıttı. ''Ayda utanmasa kendisini sırtımda taşıtacaktı.''
İşittiğim sözlerle ona hayretle baktım. Görünen oydu ki, Ayda da abisinden pek farklı sayılmazdı. Dudaklarımı birbirine bastırdım ve kaşlarım çatılırken, ''Abisi ne güne duruyor?'' diye hatırlattım. ''O taşısın.''
''Onun aklı başka yerde. Hem Ayda oldu olası benimle uğraşmayı sever.''
Ayda'nın Sarp'ı zorladığına daha önce de şahit olmuştum. Belki de Sarp'ın ciddi duruşu Ayda'yı kışkırtıyor ve genel olarak Sarp'ın ciddiyeti Ayda üzerinde pek işe yaramıyordu. Bunu bir ihtimal olarak saydım ve, ''Disiplinli duruşun ona sökmüyor mu?'' diye sordum.
Sarp küçük bir kahkaha attı. Olduğumuz yerde kaldığımızda ona şaşkınca baktım. Sorduğum soruyu bir kez daha tartarak gülünecek bir yanı olmadığı kanaatine varmıştım ki, benimle aynı fikirde olmayan Sarp, ''Ciddi hallerim sende travmaya yol açmış galiba,'' dedi. ''Güzelim, ben şirket dışında disiplini bir kenara bırakıyorum.''
Güzelim?
Bir daha söyle.
Yüzümde gizlenmesi imkansız olan, şapşal bir gülümseme oluşurken, ''Öyle mi, güzelim?'' diye mırıldandım.
''Ne?'' diye sordu Sarp eğlenmiş bir tavırla.
Bir kez daha kendimi kaybettiğimin farkına vararak, ''Ha?'' dedim şaşkınca. ''Şey,'' diye geveledim sonra. ''Güzel güzel. Çok güzel.''
Sarp şansıma daha çok üstelemedi ve, ''Evet güzel,'' diyerek bacaklarımızın tekrar hareket etmesini sağladı. Aklını başka bir şeyle meşgul etmek adına hızla başka bir konu aradım ve halat gibi zihnimin ortasına düşen şeyle, ''Kaan biliyor mu?'' diye sordum bakışlarım yüzünü bulurken.
Sorumu yadırgamış gibi kaşlarını çattığında açıklama gereği duyarak, ''Yani bizi biliyor mu?'' diye düzelttim.
Sorum dudaklarını büzmesine neden oldu. Başını belli belirsiz salladığında bu davranışları altında ne mana yattığına anlam veremedim. İçimdeki his ise, alacağım cevabın pek hoşuma gitmeyeceğini söylüyordu.
''Bilmediğini umuyorum,'' diyerek sorumu yanıtladı Sarp.
Aldığım yanıta pek anlam veremeyerek, ''Nasıl yani?'' diye sordum. Aramızdaki şeyi bir süre kimseye anlatmayacağımız konusunda anlaşmıştık. Sarp'ın bu anlaşmayı bozmayacağını biliyordum. Peki ya öyleyse nasıl olurda Kaan bilebilirdi?
Sarp sesli bir nefes aldı. Onun da gözleri beni bulurken, ''Ben bir şey söylemedim,'' dedi ilk olarak, kendini savunurcasına.
''Biliyorum.''
Sonra gözleri hafifçe kısıldı. Sözlerini nasıl toparlayacağını bilemez bir hale bürünürken davranışları anca içimdeki merakı körüklemeye yetiyordu. ''Kaan bir şeyleri çabuk sezer,'' diye açıkladı nihayetinde. ''Yani benim ona açıkça söylememe gerek yok.'' Kısa bir ara duraksamıştı ki, onun yerine sözlerini ben tamamladım:
''Eğer biz yan yanayken en ufak bir açık verdiysek bile o anlamıştır.''
''Ve çok güzel anlamazlıktan gelir. En ummadığın anda bombayı patlatır.''
Birbirimizi tamamlamamızın ardından derin bir nefes alma sırası bendeydi. Kaan'ın huylarını az çok çözmüş onunla güzel bir arkadaşlık kurmuştum. Onun kuzeniyle aramdaki ilişkiyi bilmesiyle baş edebilirdim. Buna rağmen endişeyle Sarp'a döndüm ve, ''Bombayı sırf ikimiz varken patlatsa bari,'' diye mırıldandım.
Sarp'ın ifadesi yine düşünceli bir hal aldı. Yüzünden okuduklarım, bu noktayı bana garantileyemeyeceği mesajını verirken sözleriyle Kaan'ın her an başımıza bir çorap örebileceğinin habercisiydi. ''Kaan'ın azı pek sıkı değildir. En azından hayati olmayan konularda.''
Bu konuda Sarp'a katılabilirdim. Kaan aylardır gerçek kimliğimi ve şirkete girme amacımı biliyor, ama bunun hakkında tek kelime etmiyor, hatta renkli kişiliğine rağmen imada dahi bulunmuyordu. Bu noktada Kaan'a gerçekten güvenebileceğime inanıyordum. Ama bunun yanı sıra Kaan'ın, Sarp ile olan ilişkimizin gizliliğini hayati bir mesele olarak görmediğine emindim. Bu yüzden aramızdakileri bilmesi, büyük bir ihtimalle başkalarının da bilmesine yol açacaktı.
Düşüncelerimin aksine, ''Anlıyorum,'' demekle yetindim.
''O kadar da çekinecek bir şey yoktur belki,'' dedi Sarp. Beni mümkünmüş gibi daha çok kendisine çekerken başımın üzerine bir buse kondurdu. Kalp atışlarım birden hızlanırken bu hareketine mi, yoksa sözlerine mi takılayım bilemedim. ''Eminim annem de babam da seni sevecektir. Ki babam senden gayet memnun.''
Derin bir nefes alarak kalp atışlarımı normale indirmeye çalıştım. Bunda bir miktar başarılı olduğumda, ''İş konusunda evet, ama geli...''
Dudaklarımdan dökülmekte olan şeyin farkına vararak hızla sustum.
Ağzından bal damlamak üzereydi, Defne. Ha gayret!
''Ama?'' dedi Sarp sorarcasına. Ses tonundan ne söylemek istediğimi anladığını ve kasıtlı direttiğini anlamam zor olmadı.
Ona doğru ters bir bakış attım ve, ''Yok bir şey,'' diyerek dudaklarımı birbirine bastırdım. Bakışlarım mavilerin buluştuğu yere kayarken Sarp'ın bu konuda rahat oluşu da dikkatimden kaçmadı. Bir gün benimle evlenmeyi gerçekten aklından geçirir miydi?
Belki geçiriyordur bile.
Sarp'ın adımları durduğunda benim bacaklarım da ona ayak uydurmak istercesine hareket etmeyi bıraktılar. Sarp saniyeler içerisinde beni kendine doğru çevirdi ve ona dönmeyi reddeden başımı çenemden nazikçe kavrayarak kendine çevirdi. Gözlerimiz kaçınılmaz bir şekilde buluşurken, ''Hangi sıfatta olursan ol,'' dedi. ''Sevecekler.''
Gülümsemeden edemedim. Sarp da bana aynı şekilde karşılık verdi ve, ''Benim senin ailenden yana korkum yok,'' diye devam etti. ''Annen çok tatlı bir hanımdı. Anneannen desen, gözlerinden çıkan kalpleri göz önünde bulundurursak beni baya beğendi.''
Havalı sözleri ona ters bir bakış atmama neden oldu. Zira haklıydı da. Anneannem Sarp'ı çoktan damadı olarak kodlamış, onu ailemiz için ayırtmış olmalıydı. Bu belliydi de, keşke Sarp'a o kadar belli etmeseydi.
Bu noktadan sonra ben de itiraz etme gereği duymadım ve, ''Baya baya beğendi,'' diye mırıldandım.
Yaşlı kadınların gönlünü çalan koca yürekli Sarp Güvener!
''Torununun kalbiyle yetinemedim.''
İşittiğim sözlerle hayretle Sarp'a baktım. Dudaklarım şaşkınca aralanırken yüzündeki ifadeyi görmem, sözlerini fazla ciddiye aldığımı ve sadece takıldığını anlamam için yeterli oldu. Yine de elimi hafifçe koluna geçirerek, ''Bak seni döverim,'' dedi uyarıcı bir tonda.
Sözlerim gülmesine neden oldu. Kolunu tekrar omuzuma atarak beni kendine çekti ve adımlarımız öylece bir yere yönelirken, ''Bir tek dayın kaldı,'' dedi.
Bunu duymam düşüncelerimin başka gerçekler tarafından ele geçirilmesi için yetti. ''Dayım ya,'' dedim. ''Dayım.''
''Onunla da iyi anlaşırız bence.''
Sarp ve dayımın anlaşacakları konusunda pek şüphem yoktu. Fazla farklı bir yapıya sahip değillerdi. Orta noktada buluşup kaynaşacaklarına emindim. Sesli bir iç geçirerek başımı salladım ve, ''Anlaşırsınız,'' diye destekledim Sarp'ı. Yine de yutkunmadan edemedim.
Sarp ve dayım kanka bile olurlardı da, ben görevimin amacından saptığım konusunda dayım ile nasıl anlaşacaktım?
