Hazırdık.
Bu akşam için kurulan ekip olarak görev yerine dağılmış, içeri girmek için gereksiz Güney'in onayını bekliyorduk.
Selen ve çetesi insanları dolandırıyordu. İnsanları arıyor, onları kandırarak kredi kartı bilgilerine ulaşıyor, yalanlar uydurarak yardımlarını teklif ederek insanları paralarından ediyorlardı. Bu kurbanların arasında tanınan bir iş adamının kızı da vardı. Adam bunu polise de bildirebilirdi, ama adının basında bu tür bir olayla anılmasını önlemek için dayımı bulmuştu. Oysa nedeniyle ve olanlarla da pek ilgileniyor sayılmazdım. Ben kendi eğlencemin peşindeydim.
''Defne?''
Güney'in sesini işitmemle başımı hafifçe ondan tarafa çevirdim ama yüzüne bakmadım. Kaba olduğumu bilsem de, ''Hıı?'' diye mırıldandım sadece.
Bu davranışlarıma alışık olan Güney buna aldırmayarak, ''Bak,'' dedi uyarıcı bir tonda. ''Kendini öyle olur olmaz tehlikelere atmak yok.''
Dayım bu gece komutu ona verdiği için havalara girdiğinin farkındaydım. Bu yüzden sözlerine takılmamayı seçerek, ''Hı hı,'' diyip geçiştirmeye baktım. Ama Güney elbette susmadı. Alltan almaya çalışsam da canımı sıkmayı kafaya koymuş gibi, ''Durduk yere Selen'e sataşmak da yok,'' dedi.
Bardağı taşıran son damlasıyla bakışlarımı yüzüne çevirdim. Ona çatık kaşlarla baktım ve, ''Ya ben Selen'e nasıl sataşmayayım?'' diye sordum. ''Kızı almaya geldik zaten.''
''Sen anladın beni.''
Evet. Aslında anlamış sayılırdım. Buraya gelirke amacımız zaten Selen'i ve çetesini yakalamaktı, ama Güney'in kast ettiği şey Selen ile gereksiz bir kavgaya tutuşmamamdı. Selen'in de güçlü bir kız olduğu belliydi, ama benim karşımda pek şansı var sayılmazdı.
Uslu duracağının sözünü veremez.
''Anlamadım,'' dedim aklımdan geçenlerin aksine ve Güney'e doğru ters bir bakış attım. ''Bakıcım mısın sen benim? Sana ne oluyor?''
Güney bu sözlerimle bana bilmiş bir bakış attı. Bıkkın bir nefes aldı ve, ''İlhan abinin dediklerini unuttun mu?'' diye sordu.
Dayımın Selen'e savaş açmamam gerektiğinin ve işimin sadece burada dönen işlere bir son vermem olduğuyla alakalı sunumu zihnimde tekrar yankılanırken başımı sağa sola sallayarak, ''Hayır,'' dedim ciddi bir tonda. ''Gayette aklımda.'' Sonra yüzüme alaylı bir gülümseme yerleştirerek ortaya yeni bir soru atıp kendim cevapladım.
''Umurumda mı peki? Değil.''
Karşımdaki adam bana kınayan gözlerle bakmaktan geri durmadı. ''Dayını çok kızdırıyorsun.''
Alıştı artık.
Sesli bir nefes alarak bedenimi Güney'e doğru çevirdim. Gözlerim onu adeta delip geçerken birkaç adım gerimizde bizi izleyen Miray'ın sırıtışını seçebiliyordum.
''Sen de beni kızdıyorsun ve ben kızınca daha saldırgan oluyorum,'' dedim imalı bir tonda. ''Anlatabildim mi?''
Güney sözlerimin altında yatan tehditi elbette almıştı. Beni ne kadar çok öfkelendirirse içeriki adamlardan hırsımı çıkarma ihtimalim de o kadar yükselecekti. Ve dayımın gözünü boyamaya yemin etmiş olan Güney, bu gece bu operasyonu olabildiğince az gürültüyle bitirmek istiyordu. Beni öfkelendirmesi anca kendi planlarına zarar verirdi.
Yine de duruşunu bozmadı ve elindeki son kozu oynadı. ''Komut bugün bende.''
Çok korktu.
Yapmacık bir şekilde gülümsedim. Bakışlarımı Güney'in gözlerine çevirdim ve fısıldadım. ''Umurumda olmayan bir şey daha.''
Ne söylerse söylesin aksi bir cevap alacağını hatırlayan Güney benimle daha fazla uğraşmadı. Ters bakışlarını üzerimden ayırdı ve etrafını kolaçan etti. Sonra elini kulağına götürerek, ''Hazır mı herkes?''
''Evet,'' diye bir ses yükseldi kulaklıklardan ve sonra Güney'in komutuyla içeri girdik.
İçeriye dağılmamız hiç uzun sürmezken arka kapıdan girdiğimiz mekanda rotamı bulmam uzun sürmedi. Birkaç kişi yukarı çıkarken ben de bir grupla birlikte adımlarımın beni aşağıya taşımasına izin verdim. Burada büyük bir alan, hemen arka tarafta da bir kapı vardı. Uzunlamasına odayı kaplayan masalar boşaltılmış, masalarda birkaç bilgisayar kalmıştı. Ekip arkadaşlarım içerideki adamların üstüne doğru atılırken ben içlerinden bir tanesinin yakasını kavrayarak kendime doğru çektim. Yüzüme sahte bir gülümseye yerleştirdim ve, ''Selenciğim nerede?'' diye sordum.
Defne iş başında.
Adam ellerimin altında iyice ezilip büzüldü sanki. Ellerinin varlığını unutmuş gibi hareketime hiç karşı koymazken gözleriyle arkadaki kapıyı işaret etti. Gülümseyerek başımı salladım adamın doğrulmasına yardımcı oldum. Onu böylece bırakmanın doğru olmadığını biliyordum bu yüzden karnına doğru bir yumruk geçirerek dizlerinin üzerine çökmesine neden olduktan sonra arkadaki arkadaşlarımdan birine adamı işaret ettim. Adamı alacaklarından emin olduktan sonra adımlarımı gözüme kestirdiğim kapıya yönelttim.
''Selen?'' diye seslendim melodik bir sesle ve ulaştığım kapıyı araladım. ''Hu hu Selen?''
İçeri girmemle aradığım yüzü bulmam uzun sürmedi. Selen'in afallamış bakışları beni bulmuştu. Görünen oydu ki dışarıdaki gürültüyü duymamıştı. Ekip olarak sessiz kalmayı güzel başarıyor olmalıydık.
''Sen?'' dedi Selen sorarcasına.
Sesli bir iç çekerek karşısında durdum ve el salladım. ''Ben geldim tatlım.''
Selen öfkeyi bir elbise gibi üzerine geçirirken dişlerinin arasından adeta tısladı. ''İyi halt ettin!''
Bu sırada Selen'in yanındaki bir adam bana doğru atıldı. Onu vakitlice fark ederek hızla bana uzanan elini çevirdim ve bileğindeki acı sayesinde kıvrılmasına neden olarak dizlerinin üzerine düşürdüm. Dizimi karnına geçirerek yere yığılmasını sağladığımda gücünü toplayarak bir köşeye kaçmayı tercih etti. Bu o an için işime geldi. Bakışlarımı tekrar Selen'e çevirdim. ''Sana tekrar görüşeceğimizi söylemiştim.''
Karşımdaki kız bu kez sinsice sırıttı. Gözüne savunmasız görünüyor olduğumdan olsa gerek, elini arkasına doğru atarak belinden bir silah çıkarıp bana doğrulttu. ''Ama görüşme buraya kadar,'' dedi alayla ve bir o kadar da kendinden emin bir şekilde.
Ona öylece bakarak duruşumdan taviz vermedim. Ateş etmeyeceğini, o silahı sadece göz korkutmak için taşıdığını biliyordum. Kendini üstün sanması adına oyuncağını elinde bırakabilirdim, ama kazalara fırsat vermemek adına önlemimi almam gerektiğinin de farkındaydım.
Mantıklı olmak hayat kurtarır.
Gülümsedim ve, ''Sen öyle san,'' diyerek tekmemi alttan Selen'in eline geçirdim. Elindek silah odanın bir köşesine düşerken bir an için afalladığını ve ne yapacağını bilemediğini gördüm. O bir saniye beni oldukça keyiflendirdi. Selen de bunu görmüş olacak ki, kendi elleriyle bana zafer tattırmamaya yeminli gibi duruşunu dikleştirdi. Bir metrelerce uzağa düşen silaha bir de bana baktı ve, ''Ama bu adil bir savaş olmaz,'' dedi, sanki bu beni durduracakmış gibi.
Adil değilse değil. Ne yapalım?
Yapmacık bir kahkaha atarak Selen'e yaklaştım. ''Adaletten mi bahsediyorsun?'' diye sorarak parmağımı ona doğru kaldırdım. ''Sen?''
Bir an düşünür bir hale büründü. Başını hafifçe yana doğru eğerek dudaklarını büzdü ve, ''Haklısın,'' diyerek bana doğru atıldı. Beni arkadaki duvara yanaştırmasına müsaade etmemden güç alarak sesini yükseltti. ''Adalete pek inanmam.''
Sırtım duvara yaslı bir şekilde kalmışken Selen'in o an için kendisini üstün hissetmesine izin verdim. Bir eli boğazıma doğru yükselirken orada bir baskı uygulamaktan geri durmadı. Buna rağmen zoraki bir şekilde gülümseyerek, ''Biliyorum,'' dedim ve ellerimin boşta olmasını fırsat bilerek sağ elimle hızla saçlarını kavrayarak çektim. Bu hamlem başının geriye doğru çekilmesine neden olurken oldukça rahatsızlık verici bir halde olmasına rağmen boğazımı bırakmadı. Aksine parmakları daha da sıkılaşırken, ''Sen de yalana inanıyorsun sanırım,'' dedi.
İşittiğim şey bir kulağımdan girip diğerinden çıkması gerekirken zihnime, bu yetmezmiş gibi kalbime giden yolu bularak attığı her adımda bastığı yere zehrini de saçtı.
''Ne oldu sustun?''
Selen'in sesini bir kez daha işittiğimde bana dokunmuş olduğuna inanmasını önlemek adına hızla toparlandım. Yüzümü göremeyecek bir şekilde olsa da gülümsedim ve, ''Seninle işim bittiğinde bana nasıl yalvaracağının hayalini kuruyordum,'' dedim. O ise buna aldırmayarak, ''Sena biliyor mu burada ne yaptığını?'' diye sordu.
Bu canımı sıkmak için yetti. Kendisi de az değildi ve sanki bunun farkında değilmiş gibi beni hatalı göstermeye çalışması, sadece elimden kurtulmak için devreye soktuğu bir silahtı. Bu silahın beni vurmasına izin vermedim ve Selen'i gereğinden fazla eğlendirdiğime inanarak, boştaki diğer elimi boğazımdaki eline götürdüm. Saçlarındaki tutuşum sıklaşırken tırnaklarımı boynumdaki eline geçirerek elini kendimden uzaklaştırdım ve Selen'i üzerimdn attım.
''Senin neler yaptığını biliyor mu?'' diye sordum. Selen ise kendisine soluklanma izni tanımayarak tekrar üstüme doğru atıldı. Bunun erkenden farkına vardım ve kenara çekilerek Selen'in duvara çarpışını sırıtarak izledim.
''Hiç iyi bir arkadaş değilsin,'' dedim. ''Ayrıca aptalsın. Beni Sena üzerinden vuramazsın.''
Selen bu kez de pes etmedi. Bana doğru attığı yumruğu yakalayarak onu tekrar duvara doğru savurdum. Sırtı duvara yaslanınca bana pis bir bakış attı. ''Sena üzerinden vuramam belki, ama yalanların üzerinden vurabilirim.''
Bu kalbimi bir kez daha acımasız pençelerin eline attı. Kalbim nefes nefese kaldı, ama ben ayaktaydım. Nefesim daraldı, ama ben yıkılmadım. Beynimin içinde adeta tehlike sirenleri çalıyordu, ama ben, ''Sen hiçbir şey bilmiyorsun,'' diye mırıldandım.
''Ne olacak sence?'' diye sordu Selen. Adımları onu odadaki masaya doğru yanaştırdı. Ardındaki raftan eline geçen kalın bir kitabı bana doğru attı.
Bu kız da yazık anca eline geçenleri fırlatıyor deli gibi.
''Daha kim bilir kimleri kandırıyorsun,'' dedi kitap yanımdan uçarak yere düşerken. Aramıza masa girdiğinde ona doğru atılmamı engelleyebilecekmiş gibi masayı kenarından tutarak yana doğru devirdi.
''Bir gün her şey ayağına dolanacak... Bana Sena'da sakladıklarımdan dolayı kızıyorsun, ama görünen o ki sen de bir şeyler saklıyorsun.''
Sözleri artık iyice canımı sıkmaya başlamıştı. Amacı bu sözlerle beni etkisiz hale getirmek miydi, yoksa daha çok öfkelendirmek miydi bilmiyordum, ama kendimin de ihtimal verdiği şeyleri onun ağzından duymak o an için bana hiç iyi gelmedi. Öfkemi kontrol etmeye çalışmak yerine o öfkeye tutundum ve, ''Sus!'' diye bağırarak devirdiği masanın üzerinden ona doğru atıldım. Selen'i kaptığım gibi onu ardındaki rafa doğru bastırdım ve, ''Sus,'' diye tekrar ettim.
O ise elimin altında olmasına rağmen zehir gibi sözlerine yenilerini eklemekte kararlıydı. ''Hepsini kaybedeceksin,'' dedi. Duymamaya çalıştım. Ama içime attığı tohum çoktan filizlenmişti.
''Yaptıklarını saklamak ayrı bir şey, ama kimliğini saklamak? Kim güvenir ki sana?''
Sözleri bir kibrit gibi içimdeki topraklara düştü. İçimdeki yan o an başladı.
''Sana susmanı söyledim!'' diye bağırarak Selen'in başını arkasındaki rafa çarptım. Dizim karnıyla buluşurken iki büklüm bir şekilde yere yığılmasına izin vermedim. Saçlarını bir kez daha ellerime dolayarak doğrulmasını sağladığımda gözlerini gözlerime dikerek, ''Şimdi beni batırıyorsun,'' dedi yenilgiyi kabullenmiş bir şekilde. Ama içime huzursuzluğu salmayı da ihmal etmedi. ''Ama bir gün sen de batacaksın!''
Kendime hakim olamayarak kıza kafa attım. Acı iniltisi kulaklarımı doldururken omuzumda hissettiğim elle yanıma gelen Cem'in farkına vararak Selen'i ona doğru savurdum. ''Alın şunu!''
Selen onu bir daha görmemem üzere gözden kaybolurken derin bir nefes alarak birkaç adım geriledim. Rahatlayacağımı, biraz olsun toparlayacağımı sandım, ama öyle olmadı. Bir adım gerilememle içeri ilk girdiğimde köşeye savuşturduğum adamın farkına vardım. O ise dikkatsizliğimden, daha doğrusu tüm odağımın Selen olmasından yararlanarak yere düşen silahı almış ve şimdi bana doğrultmuştu. Selen'in aksine bu adamın endişesinden dolayı bocalayarak ateş edeceğini biliyordum.
Derin bir nefes aldım. Operasyon kıyafetlerimiz özeldi. İsterse ateş edebilirdi, belirli noktaları tutturmadığı müddetçe bana zarar veremezdi. Şansının ona gülüp beni alnımdan vurabileceğini sanmıyordum. Yine de bunu denemek istermiş gibi ateş etmesi uzun sürmedi. Hemen ardımda bir kırılma sesi işittim. Adam bir kez daha ateş etti, ama yine hedefini tutturamadı. Nihayetinde pes etmiş bir şekilde silahı tekrar elinden bıraktı. Bunu fırsat bilerek rahatça üzerine atıldım ve, ''Hepiniz aptalsınız,'' diyerek yakasından kavradım. ''Sonunda yakalanacağınızı biliyorsunuz, ama hiç yakalanmayacakmış gibi pisliklerinize devam ediyorsunuz!''
Bağırarak adamın yüzüne bir yumruk geçirdim. O da yetmedi, adama da tıpkı Selen'e yaptığım gibi kafa attım. Bununla da yetinmeyerek burnuna da bir yumruk savurdum. Adam çoktan teslim olmuş olsa da, beni bunları yapmaya iten yanımdan ilk kez bu kadar nefret ettim.
''Defne yeter!''
Omuzlarımdan kavrayarak beni geri çeken eller İlkim'e aitti. ''Kendine gel,'' dedi yüzümü elleri arasına alarak, ''Ne oluyor sana?''
Arkadaş çıldırdı, tutamıyoruz.
''İyiyim ben,'' diyerek tutuşundan kurtulmaya çalıştım.
İçerinin boşaltılmasını ve yakalananların araçlara yerleştirmesini rüyaymış gibi izledim. Yol boyunca tek kelime etmemiş, kimsenin bana bulaşmasına izin vermemiştim. Kafamın içindeki gürültü bana zaten yetiyordu ve bu gürültüye bir de kulaklarımdan içeri hücum eden sözlerin katılmasını istemiyordum.
Selen'in haklı olduğunu biliyordum ve muhtemelen beni kendimi kaybeteye iten de sözlerinin doğruluğuna inanıyor olmamdı. Şu an her şey plana göre gidiyor olabilirdi. Görevimin düzenini tutturmuş, bir de yanına sevgili kazanmış olabilirdim, ama gün gelecek her şey ortaya çıkacaktı. Işıl, Defne'nin ayağına dolanmasa bile bir gün gerçekleri kendi ağzımla itiraf etmek zorunda kalacaktım belki de. Gün gelse, Sarp ile aramızdaki ilişki ciddiye binse ondan gerçekleri daha ne kadar saklayabilirdim ki?
Sadece anı yaşasan, bunları takmasan olmaz mı?
İç sesime hak veremiyordum. Görmezden gelmeye çalıştığım ayrıntı öyle büyüktü ki, artık gözlerimi kapamak dahi işe yaramıyordu sanki. Doğrular göz kapaklarıma baskı uyguluyor, onları aralamam için elinden geleni yapıyordu. Daha ne kadar her şey yolundaymış gibi davranabileceğimi bilmiyordum.
Araçtan inerek merkez binasına doğru ilerlerken yine tek kelime etmiyordum. Güney muhtemelen kendimi kaybetmiş olmamı dayıma iyice abartarak anlatacak, dayım bundan hoşlanmayacaktı. Ama öyle ki, bunu umursamıyordum. Kötü olan da buydu. Dayımın öfkesine sessiz kalacaktım ve o bunun farkına vararak beni bu hale getiren şeyi sorgulayacaktı.
Bıkkın bir nefes alarak ellerimle yüzümü örttüm ve merkez binasından içeri girdim. Ben daha içeri adımımı atar atmaz pantolonumun cebinde hissettiğim titreşimle hızla telefonum çıkardım. Bu geç vakitte kimin aradığını merak ederek ekrana baktığımda arayanın Kaan olduğunu gördüm.
Hayırdır inşallah.
Vakit kaybetmeyerek aramayı yanıtladım ve, ''Alo Kaan?'' dedim.
''Işıl,'' diye karşılık verdi Kaan.
Gecenin bu vaktinde beni neden aradığına bir anlam arayarak kötü düşünmemeye çalıştım ve buna rağmen kendimi tutamayarak, ''Evet,'' diye mırıldandım. ''Bir sorun mu var?''
''Yok.''
Kaan'ın sesindeki umursamaz rahatlığa bakılırsa ortada gerçekten büyütecek bir sorun olmamalıydı. Ama bu gerçek, onun beni bu vakitte aramış olduğunu değiştirmiyordu.
Gözlerimi yumdum ve, ''Ne için aradın ki sen beni?'' diye sordum bıkkın bir tonda. Şu an pek de uygun sayılmazdım ve buna rağmen Kaan'ın beni neden aramış olduğunu oldukça merak ediyordum. ''Sadede mi gelsen?''
Hattın diğer ucundan sesli bir nefes işitildi. Kulaklarımı dolduran bu ses kaşlarımı çatmama neden olurken, ardından duyduğum sözler de işleri pek kolaylaştırmadı.
''Arkanı topluyorum,'' dedi Kaan. ''Ondan aradım.''
''Kim kimin arkasını topluyor ya?'' dedim hafif sert bir tonda. Sesim gereğinden fazla yükselirken birkaç bakışın beni bulduğunun da farkındaydım. Buna fazla aldırmayarak ses tonumu alçalttım ve, ''Tüm gün senin o kuzeninin peşinde koşuyorum ben,'' diyerek kendimi savundum.
''Ama işin bu,'' dedi Kaan. Sinir bozucu bir şekilde sırıttığı gözümün önünde belirir gibi oldu. Sonra sesine açık bir alay yükleyerek ekledi:
''Hem sanki canına minnet değil tüm gün Sarp'ın peşinde olmak.''
Şimdi doğruya doğru.
Dudaklarımı birbirine bastırarak gözlerimi yumdum. Haklıydı. Gayette haklıydı. Ama Kaan'ın gözünden bir şeylerin kaçmadığını o an kaldıramadım ve gözlerimi aralayarak dişlerimin arasından konuştum. ''Seni parçalarım.''
''Hem işini düzgün yapma, hem de tehdit et,'' diye söylendi kendini boğdurtmaya meraklı olan Kaan.
Bu konuşmadan bir anlam çıkaramayarak zaman kaybetmeyi de göze alamadım ve, ''Kaan,'' dedim bıkkınca. ''Neden bahsediyorsun sen?''
Ama Kaan güzellikle sorduğum soruya bile doğru düzgün bir cevap vermeyi denemedi. Beni çıldırmayı kafaya koymuş olacak ki, ''Acemi misin sen, Işıl?'' diye sordu bu defa.
Hızlı adımlarla gözüme kestirdiğim ilk köşeye doğru yürüdüm. Adımlarım adeta yeri döverken içimde kaynayan öfkeyi de tüm varlığıyla hissedebiliyordum. Ellerimle topladığım saçlarımdan firar eden tutamları geriye doğru attım ve, ''Nerede yaşadığını biliyorum,'' dedim. ''Eğer bir an önce konu...''
''Ne kadar şiddet meraklısısın sen öyle!'' diyerek sözümü kesti Kaan. ''Kuzenimi yanlış kişiye mi emanet ettik?''
Delirmemek git gide daha zor bir hal alırken, ''Geliyorum,'' diyerek çıkışa yöneldim. Ama bunu yapmaya gerçekten meraklı olmadığım için Kaan'ın sarf ettiği yeni sözlerle durmam için yeterli oldu.
''Tamam tamam. Sakin ol,'' dedi bu kez ve derin bir nefes aldı. Ses tonundaki ciddiyet mantıklı bir konuşma yürütebileceğimizin sinyalini veririken işittiklerim zihnimden çıkan olayları tekrar hatırlamama neden oldu.
''Kutu meselesini unuttun,'' diye devam etti Kaan. ''Sarp'a gelen kutuda ne olduğunu merak etmiyor musun sen?''
Günlerdir varlığını unuttuğum olay o an kendini tekrar hatırlatırken elimle kendimi başıma vurdum. Bunu unutmuş olmak canımı sıktı. Kafamın içi öyle dolmuştu ki, direkt bir tehdit olabilecek şeyi görmezden gelmiştim.
''O vardı değil mi daha?'' diye mırıldandım kendi kendimi azarlayan bir tonda.
''Aynen öyle.''
Başımı belli belirsiz salladım ve sanki buna hakkım varmış gibi öfke dolu sesimi Kaan'dan esirgemedim, ''Ve ciddi ciddi gecenin bu vaktinde mi aklına geldi?'' diye sordum.
Sen tamamen unutmuştun ama.
İçimdeki lanet ses de bana hiç yardımcı olmazken, ''Evet,'' diye yanıtladı Kaan rahat bir tonda. Şu adamdaki rahatlığın yüzde onu ben de olsaydı, kesinlikle aklımı kaçırmam bu kadar yakın olmazdı.
Yine de unuttuğumu bir kenara attım ve ana odaklanmayı seçerek, ''Her neyse,'' dedim. ''Yarın sabah...'' diyerek devam edecektim ki, yarın sabah Sena ile görüşmem gerektiğini hatırlayarak duraksadım.
''Evet,'' dedi Kaan beni davam etmeye teşvik etmek istercesine.
O göremese bile başımı sağa sola salladım ve, ''Olmaz,'' dedim. ''Öğlen...''
''Olmaz,'' diyerek lafımı bölen bu kez Kaan oldu.
Kaşlarımı çattım ve, ''Neden?'' diye sordum.
Hattın diğer ucundan derin bir nefes sesi geldi. Nedense Kaan'ın bilmiş bakışları birden gözlerimin önünde hayal meyal belirivedi.
''Yeterince gecikti bu bilgi,'' dedi Kaan tahmin ettiği o bilge tonda. ''Bir an önce bilmelisiniz.''
Bu noktada haklı olduğunu biliyordum. Zaten günlerdir kutu meselesini unutmuştum ve şimdi bir de Kaan ile buluşma ayarlayacak vaktim yoktu. Özellikle yarın muhtemelen tüm günüm doluyken.
Sabah Sena ile buluşmak dışında bir işin yok ki.
İç sesimi duymazdan gelmeye çalıştım, ama o pes etmedi.
Yoksa Sarp ile görüşmeyi mi umut ediyorsun? Aşkın görevinin önüne mi geçiyor?
Elimde olsa içimdeki sesi boğardım. Ama bunun asla mümkün olmadığını biliyordum. Bu yüzden kaderime razı geldim ve içimdeki ses yerine Kaan'ın dikkat çektiği noktaya odaklanarak, ''Söyle o halde,'' dedim.
Kaan beni delirtmek istercesine yine itiraz etti. ''Olmaz. Gizli sonuçta,'' diyerek duraksadı ve sonra kınayıcı bir tonda ekledi. ''Ben bu işleri senden daha iyi biliyorum bak.''
''Ne demezsin,'' diye mırıldandım alayla ve bedenimi arkama doğru çevirerek binadan çıktım. ''Oraya geliyorum o halde.''
''Olmaz!''
Hattın diğer ucundaki adamın sunduğu itiraz bu kadar kulağımı sağır edecek kadar yüksek bir tonda firar etmişti dudaklarından. Kaan'ın derdinin ne olduğunu anlamıyordum, benden gece gece ne istediğini bilmiyordum. Gözlerimi yumarak beni sakinleştimesini umduğum bir nefes aldım ve sonra, ''Kaan,'' dedim dişlerimin arasından. ''Sabrımı taşırma.''
Öyle deme. Bir gün Sarp ile evlenirseniz Kaan'dan hiç kurtuluşun olmayacak.
''Senin başın kalabalık,'' dedi Kaan birden. Bunu bildiği halde beni oyalayıp sinirlerimi germek niyeydi peki? ''Sen bana Çisem'in nuramasını ver. Onunla halledeyim.''
Gözlerimi araladım. Kaan'ın asıl derdi şimdi belli olurken önümdeki bir noktaya sinsice baktım. Kaan'ın bu yaptığına resmen krizi fırsata çevirmek denirdi, ki kutu meselesine gönül işlerini karıştırması nedense başka bir ihtimalin kapılarını aralamıştı benim için. Bu kadar rahat olduğuna göre kutunun içeri pek ciddi bir şey olmayabilir miydi?
Onu geç de, bak örnek al. Millet sevdasına giden dağları nasıl da aşıyor.
''Sevdan batsın!''
''Ne?''
Yine sesli düşündüğümün farkına varmamla Kaan'a bunun açıklamasını yapmak yerine, ''Yolluyorum,'' diyerek ona istediğini verdim. Kaan tüm sinir bozucu davranışlarına rağmen haklıydı. Önemli olabilecek bir meselenin zihnimi terk etmesine izin vermiştim ve şimdi yarın öğlen, ya da ertesi gün Kaan ile buluşmayı bekleyemezdim. Onun Çisem ile görüşüp kutuyu bizzat ona anlatması şu an için en mantıklı ve hızlı yol olacaktı.
Yine de Çisem'i Kaan'a kolay kolay kaptırmayacağız değil mi?
Sinsice sırıttım ve hattın diğer ucundaki adamı hatırlayarak, ''Ama sadece görevimin aksamaması için yapıyorum bunu,'' diye açıkladım. ''Yoksa kolay kolay ulaşamazdın Çisem'in numarasına.''
''Her şey Sarp için,'' dedi Kaan beni desteklercesine.
Başımı salladım ve gülme isteğimi bastırarak, ''Kapatıyorum,'' dedim. ''Pazartesi görüşürüz.''
''Görüşürüz,'' dedi Kaan ve istediğini elde etmesinin de faydası olarak uzatmadan aramayı sonlandırdı.
Derin bir nefes alarak telefonumu tekrar cebime attım. Gecenin etkisiyle hafif serin hava tenime çarpıp geçerken kolumdaki saate bir bakış attım. Buradaki işimin daha ne kadar süreceğini bilmiyordum, ama uzun sürecekse eğer, ara sıra beni buradaki kargaşadan kaçıran bir şeye tutunmak istiyordum. Daha saniyeler evvel cebime uğurladığım telefonumu tekrar elime aldım ve Sarp ile olan konuşmamıza girerek tuşlara dokundum.
Uyudun mu?
Uyumamış olmasını umut etmek, bana cevap vereceğini düşünmek bile beni gülümsetti. Ağır adımlarım beni tekrar binaya yönlendirirken gülümsemem genişledi.
Defne, sen çok değiştin.
Kıkırdamadan edemedim. Tek bildiği yumruklarını tekmelerini konuşturmak olan bir insan kalbini konuşturmayı da öğreniyordu demek.
Defne, sen cidden çok değiştin.
''O değiştirdi,'' dedim iç sesime yanıt olarak. Sonra temiz havayı son kez içime çekerek merkez binasından içeri girerek asansöre yöneldim. Güney gereksizi muhtemelen operasyonu abarta abarta anlatmıştı ve kendimi kaybettiğim noktayı atlatmadığına emindim.
Kendimi dayımın azarlarına hazırladım ve o an telefonumda yükselen titreşimle gülümsedim.