İçeriğe geç

Kelebeğin Sırrı (Sahte Bela Serisi 1)

Bölüm 44 · 14 dk okuma

Kelebeğin Sırrı (Sahte Bela Serisi 1)

Bölüm 44

Bölüm 44

Aşağıya indiğimde Sarp'ın gelmiş olduğunu gördüm. Arabasının motor kapağına yaslanmış, elleri ceplerinde bir vaziyette beni bekliyordu. Varlığının farkına varmamla bir an duraksayarak hemen yanına gitmedim.

Aferin süründür azıcık.

İçimdeki sese göz devirdim. Amacım elbette durduk yere Sarp'ı bekletmek değildi. Sadece daha ilişkimiz yeni başlamışken aramızdaki ilk tatsızlık gerçekleşmişti ve ben şimdi nasıl davranmam gerektiğini bilmiyordum. Derin bir nefes alarak ağır bir şekilde Sarp'a doğru adımladım. Bu sırada o da başını kaldırarak beni gördü ve duruşunu dikleştirdi. Benim aksime o pantolon ve gömleğiyle olsa bile, gömleğinin kolları dirseklerine kadar kıvrılmış yakasında araladığı düğmelerle bu sabahın aksine daha dağınık bir hale gelmişti.

Sen de böyle eşofmanla çık anca.

''Pijamalı olmadığıma dua et!''

Kendi kendime mırıldandığım sözler çok şükür ki Sarp tarafından duyulmadı. Karşımdaki sevdiğim adam da olabilirdi, ama bu onun için rahatımdan taviz verip akşam akşam tekrar süsleneceğim anlamına da gelmezdi. Beni sevecekse böyle sevsindi!

''İyi akşamlar,'' dedi Sarp ona ulaşmamla.

Gülümsedim. Olgun olmaya çalışarak, ''İyi akşamlar,'' diye karşılık verdim ben de.

''Neler yaptın?''

Sarp'ın dudaklarından dökülen bu soru oldukça zorlama gelse de, onun da tıpkı benim gibi nasıl davranacağını bilmediğini anlamak zor değildi. Bu yüzden ona ayak uydurdum ve kollarımı hafif esen rüzgar nedeniyle kendi etrafıma sararken, ''Hiç,'' diye mırıldandım. ''Çisem ile takılıyoruz öyle.''

Verdiğim yanıta karşılık olarak kısa bir baş sallayış aldım. Sarp birkaç saniye beni süzdü ve sonra kaşlarını çatarak arkasını döndü. Ne olduğuna bir anlam vermeye çalışırken o aracın arka kapısını açtı ve içeri doğru eğildi.

Sana çiçek mi aldı yoksa?

Sarp arabanın içinden uzaklaşıp tekrar bana doğru gelirken elindeki ceket dikkatimden kaçmadı. Yanıma ulaşıp ceketini o an tahmin ettiğim gibi omuzlarıma attı.

''Gerek yoktu.''

Bakışlarını yüzüme çevirdi ve sonra, ''Üşüyordun,'' dedi. Ellerini omuzlarımdan uzaklaştırırken sesli bir nefes aldı ve, ''Seni düşündüğüm için,'' diye ekledi birden. Tereddütlü bakışlarım yüzünü buldu.

''Üşümeni ve hasta olmanı istemem.''

''Teşekkür ederim.''

Bir an bu yanıtıma gülecek gibi oldu. Ama sonra başını belli belirsiz salladı ve, ''Korkmanı veya endişe duymanı da istemem. Bugün sesimi o yüzden yükselttim. Yine seni düşündüğümden, korkup üzülmeni istemediğimden. Sana olan hislerimden dolayı.''

Yaptığı açıklamada hareketiyle çelişen noktaların olduğu dikkatimden kaçmadı. Üzülmemi engellemek isterken sesini yükseltmesi pek akıllıca değildi. Hoş, ben üzülmekten ziyade kızmıştım.

Ben de derin bir nefes aldım. Onu anlayabiliyordum, ama anlıyor olmam hak verdiğim anlamına da gelmiyordu. Benden bir karşılık beklediğini bildiğim için sözlerimi kafamın içinde toparlamak yerine dile getirdim.

''Anladım, ama bu bir özür değil,'' dedim kendimden emin bir şekilde. Sarp'ın kaşları çatılır gibi oldu, ama dikkatini de bana verdi. Bunu fırsat bilerek devam ettim:

''Bağırıp çağırıp, sesini yükseltip sonra da sana olan hislerimden bağırdım diyerek işin içinden sıyrılamazsın. İnsan bu tür hisler beslediği kişiyi üzmek istemez çünkü. Hem...'' dedim ve devamında kendimi nasıl ifade edeceğimi bilemedim. Aramızda telafuz etmediğimiz bazı hisler vardı. Hissettiklerimiz dile getirdiklerimizden fazlaydı, ama ikimiz de bunu açıkça söylemekten henüz çekiniyorduk. Sevgi ve sevmek, bu sözcükler hiç geçmemişti aramızda.

Bunu bir kenara bıraktım ve, Sarp'ın, ''Hem?'' diye sormasıyla gözlerimi tekrar ona çevirdim.

''Hem,'' dedim. ''Aşk insana güzel şeyler yaptırmalı. Bu tür hataları haklı çıkarmak için bahane olmamalı.''

Sözlerim Sarp'ın bana farklı bir bakış atmasına neden oldu. Dudaklarında hafif bir gülümseme, gözlerinde de bir parıltı vardı. Birkaç saniye sözlerini toparlamaya çalışıyormuş gibi tereddütle konuşmaya çalıştı. Sonra kelimeleri bulmuş olacak ki, ''Özür dilerim,'' dedi. ''Ben bir daha böyle bir şeye fırsat vermeyeceğim.''

Adamı koru diye eline verdiler, sen yonta yonta adam ettin.

Bilmişçe gülümseyerek, ''Sana güveniyorum,'' dedim.

Bu Sarp'ı güldürdü. ''Bak sen.''

Ben de kıkırdadım. Konuyu büyütmeden halledebilmiş olmanın coşkusu içimi sararken yerimde durmak da bir o kadar zorlaştı.

''Bu arada eşofman da yakışmış.''

İşittiğim sözlerle bakışlarımı üzerimdekilere çevirdim. Üzerimdeki kazağın eteklerinden tutarak çekiştirdim ve sonra kendini beğenmiş bakışlarım Sarp'a yönelttim. ''Bence de.''

Aramızda kısa bir sessizlik oluştu. Kimsenin söyleyecek bir söz bulamadığı o çıkmaz sokaktaydık. Neyse ki çıkışı ilk bulan Sarp oldu ve sesiyle sessizliği bıçak gibi kesti. ''Eve çıkacak mısın hemen?''

Sorduğu soruyla bir Sarp'a bir de ardımda bıraktığım binaya baktım. Tekrar Sarp'a döndüm ve, ''Çıkmayayım mı?'' diyerek sorusuna soruyla karşılık verip seçimi ona bıraktım.

Ellerini ceplerine atarak, ''Bilmem,'' dedi.

Yine birkaç saniye sustum. Sonra saçlarımı kulağımın ardına sıkıştırarak, ''Ne yapabiliriz ki?'' diye sordum.

Sarp başını düşünürcesine sağa sola eğdi. Sonra bakışlarını yüzüme çevirdi. ''Kahve içelim diyeceğim, ama...''

''Ben yapmayacağım,'' diyerek sözünü kestim.

Beklentisinin bu olduğunu sanmıyorum.

Sözlerim Sarp'ın gülmesine neden oldu. Dudaklarından küçük bir gülüş firar ederken, ''Onu kast etmedim zaten,'' dedi ve gözleriyle üzerimdekileri süzdü. Aynını yapıp kendi üstüme bir bakış attım ve derdini anlayarak, ''Ben böyle dışarı çıkmaktan hiç çekinmem,'' dedim başımı sağa sola sallayarak. ''Hem bu oldukça tarz bir takım.''

Sarp bu sözlerimle sırıtarak baş salladı. Bu sırada aklıma başka bir ihtimal geldi ve gözlerim öfkeyle kısılırken ekledim. ''Ama diyorsan ki yok ben seni bu halde yanımda gezdirmem o zaman al o kahveyi başınd...''

''Tamam tamam sakin ol,'' diyen Sarp cümlemi tamamlamama fırsat vermeyerek bana doğru atıldı.

Ne kadar da birbirinin sözünü bölen bir çift.

Elleri kollarımı buldu. Gözleri koyu harelerimle buluşurken bana sözlerini aşılamak istercesine, ''Dış görünüşüne takılmayacağımı bilmelisin,'' dedi.

Bununla nedense ikna olmadım. Yüzüne doğru çemkirircesine konuşmaktan çekinmeyerek, ''Hadi oradan!'' diye söylendim. ''Bana güzel olduğumu söyleyen kimdi? Güzel olduğumu söyledin sen bana.''

Sözlerim Sarp'ın gülümsemesine neden oldu. Ben ise onun aksine anlam veremediğim bir ifadeyle bakıyordum ona. Beni hem güzel bulup hem dış görünüşüme takılmadığını söylemesi biraz çelişiyor muydu sanki?

Aklım karıştı benim.

''Güzelsin çünkü.''

İltifatlara doyamıyor adam.

Sarp'ın sarf ettiği sözler bakışlarımın oldukça masum bir hal almasına neden oldu. O an küçüklüğümden beri olmayan bir şey gerçekleşti. Ben oldukça uzun bir zamandan sonra ilk kez utandığımı, bir şeyden çekindiğimi hissettim. Bunun Sarp'a yansımasını engellemek istediğim için kendimi hızla topladım ve ondan uzaklaştım.

''Konumuz bu değil,'' dedim şoför koltuğunun yanındaki koltuğa yönelirken, ''Kahve içelim.''

Arabaya ulaşıp yerime yerleşmeden önce Sarp'u duydum. ''İçelim bakalım.''

*

''Bir daha anlat.''

Ertesi sabah soluğu Güneş'de aldım. Hafta sonu olması nedeniyle bugünüm şirkette geçmeyecek doğal olarak da Sarp'ı göremeyecektim. Bugün Kaan'ın kardeşi Ayda'nın doğum gününü kutlayacaklardı ve Sarp beni davet etmiş olsa da, henüz tüm ailesinin arasına karışmak için hazır değildim. Durum böyle olunca dayımın beni küçük bir göreve yollamasına anında atlamış, bana eşlik edecek kişiyi öğrendiğimdeyse geri dönmek için artık çok geç olduğunu acıyla kavramıştım.

Önümdeki kahveden bir yudum aldım ve, ''Ya ne anlatacağım bir daha,'' dedim ısrarla son gelişmeleri bir kez daha işitmek isteyen İrem'e. ''Anlattım ya.''

İrem bana somurtarak baktı. Sonra gözleri uzak bir noktaya daldı ve yüzünde bir gülümseme oluşurken, ''Hiç aklından çıkmıyorsun demek,'' dedi.

Hallere bak. Sen Sarp'a, bu kız da senin aşk hayatına aşık.

''Aslında çok normal,'' dedim İrem'in tekrarladığı şeye karşılık olarak. ''Sabah akşam yanındayım. Başka bir şey düşünmeye fırsat kalmıyor ki.''

Sözlerim İrem'in bana hayretle ve bir o kadar da öfkeyle bakmasına neden oldu. Bu sırada siparişleri müşterilere ulaştıran Müjgan abla tekrar tezgahın ardına döndü. İrem ona doğru dönerek, ''Bu kız niye böyle, Müjgan abla?'' diye sordu.

Müjgan ablam omuz silkti. Elindeki tepsiyi bir kenara bıraktı ve bir yandan kahve yapmaya koyulurken, ''Aman şükredelim,'' diye mırıldandı bana doğru muzip bir bakış atarak. ''En azından insani duyguları varmış.''

Ona yapmacık bir alınganlıkla baktım. ''Aşk olsun.''

Bunu duyan İrem fırsatı kaçırmadı. Hışımla bana doğru döndü ve, ''Olmuş zaten,'' diye şakıdı. Sözleri ona boş boş bakmama neden olurken o uslanmaz bir sırıtışla omuz silkti. Bir taraftan Müjgan ablaya yardım etmekle meşgul olurken, bir yandan da ortaya yeni bir soru attı.

''Sizin özel kıyafetiniz yok mu ya? Niye böyle giyindin sen?''

Üzerimdeki günlük kıyafetlerime doğru bir bakış attım. ''Bu kez gizli görev.''

''Ne gibi?''

''Bilgi veremem,'' dedim İrem'e doğru. Oysa bugün gereksiz Güney ile bir mobilyacıya gidecek, aldığımız haberlerin doğru olup olmadığına bakacaktık. Tahminimizce mobilya satışlarının perde arkasında çok farklı işler dönüyordu. Bu tarz görevler pek benlik olmasa da boş boş evde oturup içimdeki sesin Sarp'ın davetine icabet etmediğim için beni kınamasını dinlemek istemiyordum.

Haksız mıyım ama?

''Şirket işini de biliyoruz ama.''

İrem'in ısrarcı sözleriyle ona ters bir bakış attım. Kahvemden yeni bir yudum aldım ve, ''O başka,'' diyerek geçiştirmeye çalıştım. Kene gibi yapışan İrem bu sözlerden mennun kalmadı. Küçük bir çocuk gibi yüzünü buruşturarak somurttu. ''Off be.''

''O kadar aksiyon seviyorsan seni de eğitelim.''

Arkadaşım bu sözüme anında atladı. ''Cidden mi?''

Ben daha bir yanıt veremeden Müjgan abla ortada dönen konuya katıldı ve elindeki havluyla İrem'in omuzuna vurdu. İrem hayretle, ben de şaşkınlıkla Müjgan ablama döndüğümde, ''Saçmalama, İrem,'' diye söylendi. Sonra kendisinde nadiren rastlanan delici bakışlarını bana çevirerek, ''Sen de gaza getirme,'' dedi ve bir kez daha İrem'e döndü. ''Elindeki tepsiyi zor tutuyorsun kız. Silah mı kullanacaksın bir de?''

Yine bana dönerek fısıldadı. ''Hepinizi delik deşik eder.''

Ben işittiklerimle keyiflenirken, İrem de elini kalbine doğru götürerek masum bakışlarını yanındaki kadına çevirdi. ''Kırdın kalbimi.''

Müjgan abla, İrem'e doğru gülümsedi. Sonra aklına bir şey gelmiş gibi bana döndü. ''Kırmak demişken...'' diyordu ki, ''Dün iki bardak kırdım ben yine,'' dedi İrem oldukça rahat bir tonda.

Önümdeki kekten son lokmamı ağzıma atmadan önce umursamazca omuz silktim. ''Canın sağ olsun. Alırız yenisini.''

İrem bu sözlerimle ellerini bana doğru, beni taktim edercesine kaldırdı. ''Kraliçe.''

Gülerek kahvemden son yudumumu aldım. Bu sırada gözlerim içeri giriş yapan kişiye kaydı. Başımla Güney'i işaret ederek, ''Hah, geldi benim manyak,'' diye mırıldandım. Yine de bu sözler dudaklarımdan sandığım kadar sessiz çıkmamış olacak ki, ''Seni duydum,'' dedi selam sabah bilmeyen Güney.

Yapmacık bir gülüşle ona baktım. ''Ne kadar sağlıklı kulakların var.''

Güney de gerçeklikten uzak bir şekilde sırıttı. Sonra kolunda saate bir bakış attı ve, ''Çıkıyor muyuz?'' diye sordu.

Başımla onaylayarak oturduğum tabureden kalktım. Çantamı omuzuma atarken, ''Çıkalım,'' dedim. ''İçecek bir şey ister misin? Ya da yiyecek?''

Karşımdaki adam bana boş boş baktı. ''Cüzdanım arabada.''

İşittiğim iki kelime daha şimdiden sinirlerimi hoplatırken Güney'e oldukça ters bir bakış attım ve, ''O cüzdanı senin ağzına sokarım,'' diyerek boş olmayan bir tehdit savurdum. Sonra bakışlarımı Güney'e hayran hayran bakan İrem'e çevirdim.

Yazık. Hayran kalacak başka adam bulamadıysa demek.

''İrem, şuna bir kahve verir misin? Yolda içsin de beyni açılsın,'' dedim ve tekrar Güney'e döndüm. ''Para alacağım sanki senden.''

Gereksiz Güney elbette çok farklı bir noktaya takıldı. ''Şu değilim ben, bir adım var.''

''Şo doğolom bon odom vor,'' diyerek onu taklit ettim ve Güney kahvesini alıp ardımdan gelirken Güneş'den çıktım. Güney'in kiliti açmasıyla şoför koltuğunun yanında yerimi alarak yola koyulmamızı bekledim.

Güney arabayı çalıştırırken torpido gözünü işaret etti. ''Çisem yüzük verdi. Takacakmışız.''

Bu görevin beraberinde getirdiği talihsizlikle yüzümü ekşiterek torpidoya uzandım. ''Birkaç saatliğine de olsa senin nişanlın olmak kabus gibi.''

Güney'in dudaklarından alaylı bir kahkaha firar etti. ''Ben bayılıyorum sana.''

''Biliyorum,'' dedim yapmacık bir şekilde sırıtarak ve sahte nişanımızın sahte yüzüklerini sonra takmak adına çantama attım. Güney ile birbirimizle atışmak dışında pek bir dialog geçmezdi aramızda. Aracın içindeki sessizlik canımı sıkarken radyoyu açmakta bir sakınca görmedim. Neyse ki her hareketime karşı çıkan Güney buna laf etmedi.

Radyodan yankılanan şarkı bana tanıdık gelirken kendimi tutamadım ve Güney'i karga sesimden mahrum bırakmayı istemeyerek şarkıya eşlik ettim.

''Nasıl körü körüne inanmışım ben bu yalana. Bir gün pişman bakacaksın bu adama...''

Tam sözlere eşlik etmeye devam edeceğim sırada kanal değişti. Hayretle araladığım gözlerimi Güney'e çevirdim ve ona soru soran gözlerle baktım. Afallamam hoşuna gitmiş olacak ki, sırıtarak, ''Bari başka şarkı söyle,'' dedi. ''Sen adam değilsin.''

Tek derdinin şarkının sözlerinin uymadığı olduğunu anlamamla ona alayla baktım. Bundan elbette kendime de bir pay çıkardım ve, ''Sen de adam değilsin,'' dedim. ''Ben bunu senin yüzüne vuruyor muyum?''

Sözlerim hoşuna gitmedi. Gözlerini tekrar yola çevirirken, ''Kafayı yedirirsin adama,'' diye söylendi.

''Sen güvendesin o halde.''

''Defne!''

Aldırmadım. Yolun devamı boyunca ikimiz de pek fazla konuşmadık. Konuştuğumuzdaysa tek yaptığımız yarışan küçük çocuklar gibi hangimizin daha iyi olduğu hakkında tartışmak oldu. Dakikalar sonra hedefe ulaştığımızda ikimiz de arabadan indik. Çantamdaki yüzük kutusunu çıkardım ve yüzüğün bir tekini Güney'e uzatarak diğerini de ağlamaklı sesler çıkararak kendi parmağıma taktım.

''Böyle mi olacaktı, Allah'ım? Böyle mi olacaktı?''

O yüzüğü Sarp için takmak vardı şimdi.

İç sesime abarttığı konusunda bir şeyler mırıldanacaktım ki, son anda kendime hakim oldum. Zira iç sesime sesli cevap verip Sarp'a bile rezil olurdum, ama bu pislik Güney'in eline benimle dalga geçmek için koz vermezdim!

''Abartma be!'' dedi Güney. ''Çıkınca çıkaracağız işte yüzükleri. Ben de meraklı değilim sana. Zaten kim alır seni?''

İşittiğim bu sözler yanlış damarıma denk gelirken ters bakışlarımı Güney'e çevirdim. ''Almak ne ya? Almak ne? Bakkaldan aldığın ekmek miyim ben?''

Güney sesli bir nefes aldı. Yüzüne oldukça nadiren gerçekleştiği gibi gerçek bir tebessüm yerleştirdi ve ellerini yatıştırıcı bir şekilde sallayarak, ''Tamam,'' dedi. ''Tamam. Hadi senin feminist ruhun kontrolü ele almadan görevimize odaklanalım. Olur mu?''

Küçük bir çocuğu avuturcasına sarf ettiği sözler beni kandırmak için aslında yeterli olmasa da başımı olumlu anlamda salladım. Beraberce mobilyacıya doğru ilerlerken parmağımı uyarıcı bir şekilde kaldırdım ve, ''Bak sen bana dokunma tamam mı?'' diye sordum. ''Öyle inandırıcı olmak için yakınlık göstermemiz gerekirse ben sana yanaşırım. Ama sen patilerini benden uzak tut.''

Güney bıkkınlığını ortaya seren bir ses çıkardı. ''Binince kez söylüyorum, sana meraklı değilim. Bu bir. Ayrıca virüslü de değilim, bu da iki.''

Sözlerine karşılık olarak umursamazca omuz silktim ve girişe ulaşmamızla yüzüme bir gülümseme yerleştirdim. Güney de saniyeler içerisinde rolüne büründü ve benimle birlikte içeri girdi. Tenha ortamda gözlerim etrafı tararken dikkatimi çeken ve yanaşan kişiye yöneldim.

''Merhaba,'' dedim bize doğru gelen adama gülümseyerek. Adam aynı şekilde karşılık verdi. Yüzündeki gülümseme mümkünmüş gibi daha çok genişlerken, ''Merhaba,'' dedi. ''Hoş geldiniz.''

''Hoş bulduk,'' diye mırıldandı yanımdaki gereksiz. Sonrasında bir şey demeyerek sustuğunda sözü tekrar ele aldım ve senaryoya uyarak, ''Nişanlım ve ben mobilya arayışına çıktık da,'' diye açıkladım. ''Sizi tavsiye ettiler.''

Karşımdaki adam sırıtmaya devam etti. Gözleri bizi dikkatle süzdükten sonra bakışlarını sırasıyla yüzlerimizde gezdirdi. Onun için kandırabileceği iki aptala benziyor olmalıydık. ''Öyle mi?'' dedi sonrasında. Eliyle mağazasının içine davet edercesine bir hareket yaparak, ''Tabii tabii,'' diye ekledi. ''Buyrun. Ne arıyorsunuz?''

''Mutfak.''

''Oturma grubu.''

Aynı anda dudaklarımızdan dökülen alakasız yanıtlarla yüzüme yapmacık bir gülümseme yerleştirdim. Bana eşlik eden adama bir bakış atma gereği duymadan kırılan potu kendi başıma toparlamaya koyuldum ve tekrar mağazanın sahibine dönerek, ''İkisi de,'' diyerek açıkladım.

Adam başını olumlu anlamda salladı. ''Yardımcı olalım o halde. Hanımefendi mutfak istedi. Önceliği kendisine tanıyalım.''

İşittiklerimle sahte ve bir o kadar da yapmacık bir kahkaha attım. ''Ne kadar naziksiniz.''

''Ne kadar naziksiniz,'' diye taklit etti beni yanımdaki dost kılıklı düşman. Mobilyacı adam önümüzden yürüyerek bizi yönlendirirken bakışlarımı yan tarafıma çevirdim ve delici bakışlarımı esirgemeyerek, ''Elin suçlusu bile öğrenmiş nezaketi,'' dedim suçlayıcı bir tonda. ''Sana öğretemedik.''

''Söyleyene bak!''

Güney ile fısıldaşmalarımız nihayetinde son bulurken adam bizi mutfak bölümüne ulaştırdı. Yüzünde geniş, ama sahtekar bir gülümsemeyle bize doğru dönerken, ''İstediğiniz belli tonlar var mı?'' diye sordu.

Bakışlarımı oyuncu bir ilgiyle karşımdaki dolaplarda çevirdim ve, ''Krem olabilir,'' dedim.

''Tabii,'' dedi adam ve bu kez başka bir köşeye doğru ilerlemeye başladı. Onun ardından giderken gözlerimizi büyük mekanın her noktasında gezdiriyor, ilgimizi çekebilecek bir şey arıyorduk. Nihayetinde adam bizi krem tonlarından bir mutfağın önünde durdurdu. Sonra yine o gülümsemesini takınarak, ''Bu daha geçen hafta geldi,'' dedi. ''En yeni modellerden.''

''Öyle mi?'' diye sorarak mutfağa biraz daha yanaştım. Gerçekten ilgileniyormuş gibi birkaç dolabımı açıp kapattım. Bunu yaparken etrafı mümkün olduğunca süzmeye devam ediyordum.

''Bu renk hoşuna gitti mi?''

Güney'in sorusuyla gözlerimi ona çevirdim. Gerçekten beğendiğim renkle ilgilenmediğinin elbette farkındaydım. Bu yüzden odağımı gözlerine verdim ve bakışlarıyla anlatmaya çalıştığı şeye odaklandım. Adamın dikkatini çekmemek adına kararsız kalmış gibi, ''Bilemedim,'' diye mırıldandım. Sonra başka mutfaklara bakınıyormuş gibi gözlerimi içeride gezdirdim. Gözlerim bir kapıyı buldu ve kapının hemen yakınındaki gri mutfağı. Kapının açılıp içeri adamların girip çıktığının farkına varmamla yüzümdeki gülüşü tazeledim ve, ''Gri çok mu koyu olur?'' diye sordum Güney'e doğru. Mesajı anında alarak gri mutfaktan yana baktı. Anlatmak istediğim orada göreceği kapının işimize yarayıp yaramayacağıydı.

Güney gülümsedi. ''Zevkine güveniyorum biliyorsun.''

Bununla şüphelenmekte haklı olduğumu ima etmişti.

Siz ne güzel kodlu konuşuyorsunuz öyle.

''Hanımefendi cidden zevkli ki sizi seçmiş beyefendi,'' dedi adam bizi gri mutfağa doğru yönlendirirken.

Kocaman bir kahkaha attım. Bu Güney'in hiç hoşuna gitmezken, yalaka mobilyacı sadece gülümsüyordu. Gülmeme engel olmak oldukça zor olurken kahkahalar bir bir dudaklarımdan firar etmeye devam etti.

''Çok komik buldun galiba hayatım,'' dedi Güney alttan alttan beni uyararak.

''Hayatın kaysın,'' diye mırıldandım gülüşümün altından.

Dikkatimizi çeken kapıya yanaşarak mutfağa ulaştığımızda yine ilgimi boş dolaplara verdim. Hemen ilerideki kapının açılışını ve içeri bir şeylerin taşındığını görmemle Güney'e yan bir bakış attım. Açıkça kapının ardındakileri sorsam adam elbette geçiştirecekti. Bu yüzden orada barınanları kendi gözlerimle görmeyi seçtim ve Güney'den gelen onaylayıcı hareketle onlara doğru döndüm.

''Burada lavabo var mı?'' diye sordum adama.

Adam gülümsedi. ''Tabii, ilerideki kapı.''

''Teşekkürler,'' dedim ve Güney'e doğru dönerek, ''Bunu beğendim gibi,'' dedim. ''Sen ölçülere bakar mısın?''

Güney mesajı aldı. Gülümseyerek başını salladı ve adamı oyalamaya koyuldu. Hızlı adımlarla gözüme kestirdiğim kapıya doğru ilerledim ve şu an kimsenin girip çıkmadığından yararlanarak kendimi düşünmeden kapının ardına attım. Karşımda uzun beyaz bir koridor ve koridorun ortasındaki merdivenler çıktı. Yukarı mı çıkayım, aşağıya mı ineyim bilemedim. Genellikle tüm pisliklerin aşağıda olduğunu hesaba katarsak aşağıya inmem daha doğru olacaktı. Ama yukarıda da bir ofis ve böylece kağıt üzerinde önemli belgeler olabilirdi.

Belki de aldığınız ihbar yanlış, şüpheleriniz de boştur.

Dayımın inanmadığı şeye itibar etmeyeceğini biliyordum. Bu yüzden iç sesimi duymazdan geldim ve adımlarımı aşağıya inen merdivenlere yönelttim. Ama tam bu sırada işittiğim ayak sesleri ve merdivenlerden inmekte olan kişi buna engel oldu.

''Işıl,'' dedi burada görmeyi hiç ummaduğum o kişi. ''Senin ne işin var burada?''

Bölüm sonu

1 yorum