İçeriğe geç

Kelebeğin Sırrı (Sahte Bela Serisi 1)

Bölüm 43 · 18 dk okuma

Kelebeğin Sırrı (Sahte Bela Serisi 1)

Bölüm 43

Bölüm 43

''Ya bir dursana be!''

Otoparka kadar peşinden gittiğim adamın arkasından bir kez daha etkisiz sözleri savurdum. O ne duruyor, ne de bir saniye olsun arkasına bakıyordu. Otoparka ayak bastığımda bir kez daha bağırdım.

''Alo! Sana diyorum.''

Bu da işe yaramadı. Adam durmayı aklının ucundan bir saniye dahi geçirmiyormuşçasına hızlı adımlarına devam etti. Pes etmeden peşinde koşarken bu kovalamacanın ne kadar süreceğini merak etmiyor değildim. Buradan bir arabaya atlayıp gidecek miydi? Yoksa bu koşuşturmaca şirkete dışına mı çıkacaktı. İkincisinin olduğu takdirde ne yapacağıma hızlı bir şekilde çözüm arayacaktım ki, koşan adamın hemen önünde durdurulan arabayla koşan adımlarımı mümkünmüş gibi daha da çok hızlandırarak o yöne doğru koştum.

''Kimsiniz siz ya!'' diye söylendim arkalarından. Ama gücüm onlara yetişmeye yetmedi. Olduğum yerde kaldım ve arabanın çıkışa yönelmesiyle bakışlarımı hızla plakaya yerleştirdim. Kendi kendime mırıldanarak okuduğum plakayı aklıma iyice kazırdım. Derin nefesler alarak kendime gelmeye çalışırken yutkundum. Ellerim endişeyle öne düşen saçlarıma uzandı. Saçlarımı geriye doğru atarken doğrularak etrafıma bakındım. Kimseler yoktu.

Gözlerimi yumdum ve son beş dakika içerisinde yaşananları tekrar zihnimden geçirdim. Adam paketi masama bırakmış, sonra hızla koşmaya başlamıştı. Kendini merdivenlere atmadan evvel şans eseri asansör kapısı açılmış olsa da adam oraya binmemiş merdivenleri seçmişti. Arkasından yetişip asansöre binmemi mi engellemek istemişti, yoksa kovalamacayı uzatmak mı? Kovalamacayı uzatmak sadece beni oyalamaya yaramaz mıydı?

Yaşadığım farkındalıkla gözlerimi hızla araladım. Dudaklarım tedirginlikle titreşirken, ''Sarp,'' diye fısıldadım ve aklıma gelen kötü ihtimalle hızla asansöre doğru geri koştum.

Koş kız koş. Sevdiğine koş.

Bu durumda bile çorbadan tuzunu esirgemeyen iç sesimi içimden söküp atmak isterken şimdiye dek hiç hissetmediğim bir endişeyle asansöre girerek bizim katın düğmesine bastım. Ya kimliğim bir şekilde ortaya çıktıysa? Ya beni kasıtlı olarak Sarp'ın odasından uzaklaştırdılarsa? Bunları bilemezdim, zira ortada yapabileceklerine şahit bırakmamak adına da uzaklaşmamı istemiş olabilirlerdi. Bunlar sadece birer ihtimaldi. Ama böyle düşünmek için haklı sebeplerim vardı, çünkü kutuyu getiren adamın hareketleri ben onu görene kadar oldukça uyuşuktu. Sanki bilerek peşine takılmamı sağlamıştı.

Asansörün kapıları açılır açılmaz kendimi dışarı attım. Daha fazla dikkat çekmemek adına belki sadece büyük adımlar atmam gerekirdi, ama asansörden çıkar çıkmaz bana yönelen meraklı bakışlara bakılırsa, zaten yeterince merak uyandırmıştım. Bu yüzden kimsenin merakını umursamadım ve Sarp'ın odasına doğru koşmaktan geri durmadım.

''Işıl, ne oluyor?''

Sena'nın sesini işitmemle, ''Sonra, Sena,'' diye seslendim ve Sarp'ın odasına uzanan yolu tamamladım. Odanın kapısına ulaşır ulaşmaz hızla kapıyı araladım ve görgü kurallarını da, şirketteki konumumu da görmezden gelerek içeri daldım. Bakışlarım ilk olarak Sarp'a kayarken, ''Sarp!'' dedim endişeyle. Sonra Kaan'ın henüz burada olduğunu idrak etmemle ekledim. ''Bey. Sarp Bey.''

Kalbimdeki endişe yüzüme sandığımdan fazla yansımış olacak ki, daima sırıtan Kaan'ın ifadesi bile gerildi. Sarp ise oturduğu yerden kalkarak bana doğru ilerledi ve ben yaşadığım korkuyu atlamaya çalışırken, ''Işıl?'' dedi. ''İyi misin sen?''

Başımı olumlu anlamda sallayarak gözlerimi onun her bir yanında gezdirdim. ''İyiyim. Siz iyi misiniz?''

''Bir sorun mu var?'' diye sorarak sessizliğini bozdu Kaan. Ona doğru kısa bir bakış attım ve yanıt olarak sadece dudaklarımı bilmediğimi belli edercesine büzerek omuz silktim. Sarp'a bir şey olma ihtimalinin verdiği endişe beni fazlasıyla etkisi altına almış ve ben düşünmeden hareket etmiştim. Endişemi örtbas etmek için tekrar yalana başvurmak yerine bu kez dürüst olmayı seçerek, ''Size bir paket geldi,'' dedim. ''Kimden olduğu yazmıyor. Ben de peşinden gittim.''

Doğruyu söylemiş olmak bu kez içimi rahatlattı. Sarp nefes nefese kalmış bu halimi adamın adını öğrenmek için peşinden gitmiş olmama yoracak ve bu duruşumun nedenine dair duyduğu merak son bulacaktı.

''Neden yaptın bunu?'' diye sordu Sarp.

''Merak ettim.''

Bana hafif öfkeli bir bakış attı. ''Aferin sana.''

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Elimle saçlarımı geriye doğru ittim ve kapıyı işaret ederek, ''Getireyim mi paketi?'' diye sordum. Sonra aklıma gelenle ekledim. ''Ya da ben açayım.''

Sarp'ın itirazı gecikmedi. ''Saçmalama!'' dedi hiddetle. Umduğumun aksine yatışmak yerine daha çok gerilmiş gibiydi. Afallamış bakışlarım yüzünü bulduğunda gözlerime bakarak, ''Sen...,'' dedi. Ama bir müddet devamı gelmedi. Sonrasında, ''Sen git,'' diye ekledi.

Sözlerine bir anlam veremeyerek, ''Nereye?'' diye sordum gizleyemediğim bir şaşkınlıkla. Şu an kesinlikle birbirimizin derdini anlamıyorduk.

Adam seni korumaya çalışıyor.

''Ne bileyim ben?'' diye sordu Sarp huysuzca. Ellerini hiddetle saçlarından geçirerek, ''Binadan çık,'' dedi.

İşittiklerimle dudaklarımdan alaylı bir ses firar etti. Kaan karşısında sahnelenen oyuna çatık kaşlarla şahit olurken, ''Yok artık,'' dedim. Zihnimin ortasına bir ihtimal düştü. Sarp'ın neden bu halde olduğuna bir anlam verebildim ve, ''Bombadan falan mı şüpheleniyorsunuz?'' diye sordum. Eğer öyleyse bu konuda benim içim rahattı, zira çoğu kez bombalarla karşı karşıya gelmiştim. O paket içerisinde bomba barındırmak için fazla hafifti bir kere.

Sarp bu sözlerime aldırmadı. Ben daha hareketlerini takip bile edemeden odasından çıktı ve hızlı adımlarla geri geldi. Paketi almıştı. İçinde bomba olmadığının verdiği güven duygusuyla kutunun içini merak ederken, ''Dışarı çık, Işıl,'' dedi Sarp.

''Hayır.''

''Işıl.''

Sarp masasına doğru ilerlerken nadiren ciddiyete bürünen Kaan bu hakkını şu an kesinlikle sonuna kadar kullanıyordu. Hafifçe kulağıma doğru eğilerek, ''Bombaysa?'' dedi sorarcasına. Gözlerimi güven verici bir şekilde koyu bakışlarına çevirerek başımı kendimden emin bir halde sağa sola salladım. ''Değil.''

Bu sırada Sarp yerine oturdu. Kutuyu da önüne koyarak delici bakışlarını önündeki pakete çevirdi. Ben onu izlerken bakışları bir anda bana doğru havalandı. Göz göze geldik.

''Çık,'' dedi Sarp. Başımı sağa sola salladım. ''Çıkmam.''

''Işıl, hemen dışarı çık!''

İrkilerek olduğum yerde huzursuzca kıpırdandım. Burada geçirdiğim zaman boyunca Sarp'ın sesi defalarca yükselmiş, defalarca bana kızmıştı. Ama hiçbirinde bu kadar ürkmemiş, hiçbirinde ne kadar hiddetli olabileceğini görememiştim.

Onu bu hale getiren sana olan sevgisi. Biliyorsun değil mi?

Sarp'ın bağırışından ziyade iç sesimin fısıltıları yutkunmama neden oldu. Ben Sarp'ın iyiliği için gerekirse tüm herkes için bir canavara dönüşebilirdim. Peki o da beni korumak için aynısını mı yapıyordu şimdi?

Sırtımda bir dokunuş hissettim. Bakışlarımı Kaan'a çevirdiğimde, ''Çık sen,'' dedi ve ses tonunu alçaltarak ekledi. ''Ben sana söylerim.''

Bu konuda Kaan'a güvenebileceğimi biliyordum. Ne de olsa o bu şirkete neden geldiğimden ve o kutunun içeriğini neden bilmem gerektiğinden haberdardı. En az benim kadar kuzeninin güvenliğini önemsiyordu. Benim tarafımdaydı.

Yanıt olarak başımı salladım ve Sarp'a bakmaktan kaçınarak odadan çıktım.

Kendi yerime geçtikten sonra Sarp'ın kapısını ne kadar süre dikizledim bilmiyordum. Kendimi ne önümdeki işime verebiliyor, ne de yerimden kalkıp bir bardak su alabiliyordum. Burada bulunma nedenim, yani asıl işim zihnimi yeterince meşgul etmişti. Bunu geçtim, görevin yanına bir de hislerim eklenince daha şimdiden tökezlemiş, Sarp ile aramızdaki ilişki yüzünden işlerimizin iyiye gitmeyeceğine dair bir hisse kapılmıştım.

Saçma saçma şeyler düşünme.

İç sesime ne haksızsın diyebiliyor, ne de haklı bulabiliyordum. Ama haklı olmasını istiyordum. Düşüncelerim saçmalık olsun, her şeyin üstesinden gelebileyim, gelebilelim istiyordum. Ama sırf şu günü bile göz önünde bulundurursam toplamda bir saat bile şirket işlerine odaklanamamıştım. Öğle arasından evvel Sarp'ı düşünmekten çalışamamış, şimdiyse onun için endişelenmekten bir adım atamamıştım.

Seslice oflayarak arkama yaslandım. Neyseki Sena yerinde değildi ve bu yüzden ona bir açıklama yapmak zorunda değildim. Iş dışında fazla görüşmediğimizi de hesaba katarsam, akşam merakına yenik düşüp beni araması da ihtimaller arasına girmiyordu. En geç yarın sabaha kadar onun sorularına cevap aramam gerekiyordu.

Pinokyo'yu geçtin artık.

Bir kez daha ofladım. Günün devamında Kaan, Sarp'ın odasından çıktı. Sarp, kuzenini geçimek için kapıya kadar çıksa bile, aramızda kısa bir bakışmadan fazlası olmadı. Ona karşı kırgınlık mı yoksa kızgınlık mi hissediyordum, ayırt edemiyordum. Onun yüzüne baktığım o kısa saniyedeyse bakışlarındaki mahcubiyeti görebiliyordum.

Kıyamam.

''Ne kıyamaması ya?'' diye mırıldandım kendi kendime. ''Hayvan gibi bağırmasına gerek yoktu.''

Kaan çıkar çıkmaz Sarp'ın yanına muhasebeden biri girdi. Bakışlarımı masama eğdim ve kapının kapandığını görmemle tekrar oraya baktım. Bir on dakika sonra içerideki adam çıktı ve onun yerine Kaan ile Ferit Bey içeri girdiler. Günün devamı bu şekilde geçti. Güvener üçlüsü Sarp'ın odasında ne konuştular bilmiyordum, ama konunun gizemli kutu olduğunu tahmin etmek hiçte zor değildi.

Çıkış saati geldiğinde on dakika daha yerimde bekledim. Ama odadan çıkan olmadı. Bende pek rastlanılmayan uyuşuk hareketlerle yerimden kalkarak cep telefonumu çantama attım ve çantamı takınarak masamı toparladım. Konuşmaları henüz sürecek gibi duruyordu ve bunu bölmek istemiyordum. Belki içeri girip, çıkacağımı belirtmem gerekirdi, ama Sarp ile aramızdaki yeni ilişkiye dayanarak bunu yapmadım ve daha fazla oyalanmayarak şirketten ayrılmak üzere harekete geçtim.

Hadi hadi, endişelensin, vicdan azabı çeksin istiyorsun değil mi?

İçimdeki sese kulak vermedim. Bu noktada düşünerek değil, hislerime göre hareket ediyordum. Dayımın yanına uğramalıydım ve şu saniyeden itibaren de odaklanmam gereken tek şey görevimdi. Bunu aklıma iyice kazıdım ve kalbimden geçenleri sonraya erteleyerek dikkatimi zihnimdekilere verdim.

Yarım saat süren bir yolculuğun ardından merkez binamıza ulaştım. Güvenlikten geçerek karşıma çıkanları tek tek selamladım ve dayımın odasının bulunduğu kata geldim. Camlardan oluşan duvarların ardındaki Çisem beni gördüğünde oturduğu yerden kalktım. Yüzüme zoraki de olsa bir gülümseme yerleştirerek, ''Selam,'' dedim. ''Çay getirsene kız, içelim birlikte.''

Çisem kıstığı gözlerini başımla işaret ettiğim kapıya çevirdi. Sonra bakışlarını tekrar yüzüme çevirerek, ''Getireyim de,'' dedi. ''Neyin var?''

Sesli bir nefes aldım. Sizi çok iyi tanıyan bir dostunuz olduğunda hayat kolaylaştığı kadar zorlaşabiliyordu da. Resmen yaptığım rolü yemiyordu!

''Yok bir şeyim.''

Arkadaşım bu sözüme pek ikna olmuş gibi durmuyordu. Dudaklarını büzerek başını belli belirsiz salladı ve, ''Peki,'' diye mırıldandıktan sonra sırıttı. ''Akşama öğrenirim.''

Dudaklarımı birbirine bastırarak sırıttım. Gözlerimi gıcıkça, onaylarcasına kırpıştırdım ve rotamı dayımın odasına çevirdim. Çisem'in de muhtemelen çay almak için kıpırdandığını hissederken dayımın kapısını tıklattım ve içeriden gelen sesle kapıy açarak odaya girdim.

Pencerenin önünde dikilmişi dışarıyı izleyen dayım arkasını dönerek beni gördüğünde yüzünde bir gülümseme oluştu. ''Hoş geldin.''

Yüzündeki ifadeye aynı şekilde karşılık vererek dudaklarımın bir gülümseme tarafından ele geçirilmesine izin verdim. Yanına doğru yaklaşarak ona sarıldım. ''Hoş buldum, dayı.''

Kollarının beni sarması uzun sürmedi. Babamın kaybından sonra ona sırtımı yaslamama izin vermek yerine tek başıma ayakta durabildiğimi hatırlatan adamın yanağına bir buse bırakarak geri çekildim. Bu hareketim gülümsemesini genişletirken çalışma masasının önündeki koltuklardan birine oturdum. Dayım da kendini koltuğuna bıraktığı sırada Çisem içeri elindeki tepsiyle girdi. O önümüze çay bırakırken, ''Nasıl gidiyor?'' diye sordu dayım.

Aldığım soruyla sesli bir nefes aldım. Zihnmi içeriğini göremediğim kutu meşgul ederken, ''Bilmiyorum,'' diye mırıldandım.

''Yani?''

Dayımın bir kez daha soru sorarcasına dudaklarından firar eden bu sözler bakışlarımı ona doğru çevirmeme neden oldu. Yüzündeki meraklı ve anlam veremeyen ifade dikkatimi çektiğinde gözlerim bu kez aynı bakışlara sahip olan Çisem'e kaydı. İkisi de olanlardan habersizdi. Yaşananları açıklamam gerektiğinin farkına vararak, ''Yani bugün Sarp'a bir paket geldi,'' diye konuştum. ''İçeriği neydi öğrenemedim. Kaan anlatacaktı, aramasını bekliyorum.''

Sözlerim dayımın başını olumlu anlamda sallamasına neden oldu. O, ''Anladım,'' diye mırıldanırken, Çisem'in de merakının getirisi olarak çatılan kaşları inmişti. Destekleyici bir şekilde başımı salladım ve, ''Önemli bir şey sanırım,'' diye ekledim. Sonra somurtmama engel olamadan devam ettim:

''Üçü de odaya kapanıp uzun bir süre çıkmadılar.''

Bu kez gözlerim dayımdan önce Çisem'e kaydı. Ses tonumdaki tınıyı ve yüzümdeki ifadeyi yakalamış olacak ki, daha yerini yeni bulan kaşları tekrar havalandı. Yüzüne hakim olan alaylı ifadeyse dikkatimden kaçmamıştı. Bir nevi uyarı olarak ona kıstığım gözlerle baktım.

''Kaan'ın anlattıklarını Çisem'e aktarırsın.''

Dayımın sesi kulaklarımı doldurduğunda başımı hızla dayıma çevirdim. Aramızdaki bakışmayı hissetmiş gibi ikimize de sıra sıra baktığının farkına varmamla, ''Tabii,'' dedim.

Karşımdaki adam aldığı yanıttan hoşnut bir şekilde baş salladı. Sonra o da tek kaşını havalandırdı. Bunun bir şeylerin habercisi olduğunun farkına vardığımda, ''Moralin mi bozuk senin?'' diye sordu dayım.

Sevdiği beyin yükselen sesini hazmedemedi.

''Hadi oradan be!'' diye mırıldandım kendi kendime ve bunu sesli söylemediğim için kendimi tebrik ettim sonra dayımın sorusuna odaklanarak, ''Hayır,'' dedim. ''Merak sanırım.''

Dayım dudaklarını büzerek baş salladı. ''Yorucu bir merak olsa gerek.''

''Öyle.''

Aramızda kısa bir sessizlik oluştu. Dayım bunu fırsat bilerek çayından bir yudum aldı. Sonra oturuşunu dikleştirerek ciddi konulara giriş yapacağının sinyalini verdi. Mesajı almamızla Çisem ve ben de refleks olarak oturuşumuzu düzelterek bedenlerimizi dayıma doğru çevirdik. Dayım boğazını temizledi ve, ''Biliyorsun Sarp'ın rakip şirketine de birisini yollayacağım,'' diyerek konuya girdi. ''Sen Sarp'ı koruma görevini yerine getiriyorsun, ama sorunu kökten çözmek için bu yeterli görünmüyor. Şüphelendiğimiz adamların arasına da birini sokup delil toplamamız lazım. Şu an tüm tehditlerin sorumlusu bir şüpheye dayanıyor.''

İşittiklerim harfi harfine aklıma yatarken başımı olumlu anlamda salladım. Sarp'ın yakınında bir oyun dönmediği sürece ben bir şey çözemezdim, ki görevimin asıl kısmı Sarp'ın güvenliğini sağlamaktı. Bunu kökünden sağlamak içinse benim Sarp'ın etrafında dolaşıp onu korumam yeterli olmuyordu.

Bir de artık sevgilisisin, o da var.

İç sesimin gerçek, ama alakasız sözlerine yüzümü ekşitmemek için kendimi tuttum ve sonra dikkatimi tekrar dayıma vererek, ''Anlıyorum,'' diye destekledim. ''İçten desteğimizin olması en doğrusu. Aklında ne var?''

İlhan dayım bu soruyu bekliyormuş gibi oturduğu yerde öne doğru eğildi ve, ''Tıpkı senin gibi bir asistan yollayacağım,'' diye yanıtlayarak biraz düşüceli bir şekilde ekledi:

''Ya da sıradan bir çalışan. Bir şekilde yukarıdakilerin güvenini kazanacak biri olacak. Ama gerekirse bu kez biraz daha ileri gideceğiz,'' dedi ve kısa bir duraksamanın ardından biraz buruk bir gülümsemeyle, biraz da mahcubiyetle bakarak devam etti. ''Adil oynamayı bırakabiliriz.''

Aynı şekilde buruk bir gülümsemeyle karşılık verdim. Ne demek istediğini anlamıştım. Sözlerini tamamlamak adına, ''İşin içine güven girecek,'' dedim. ''Zaten adil olmayacak.''

Baş salladı. ''Maalesef.''

''Adayların kimler?'' diye sordum bu kez aklıma gelen şeyle. Asıl aksiyonun içinden çekip alınarak kurumsal hayata atılacak olan şansız arkadaşımı merak ediyordum. ''Ve içeri nasıl sokacağız? Güvener'ler konusunda sorun yaşamadık. Ferit Bey her şeyi çözdü.''

Dayım son soruma yanıt olarak, ''Var aklımda bir yol,'' dedi. Tekrar arkasına yaslandı ve ekledi:

''Kimi görevlendireceğimize gelirsek, bu konuda senin yardımını istiyorum. Sen şirket ortamında yeterince vakit geçirdin. Ekip arkadaşlarının hangisinin oraya uyum sağlayabileceğini az çok bilirsin.''

Ricası üzerine gülümseyerek baş salladım. ''Tabii.''

Aldığı yanıttan hoşnut bir şekilde gülümseyerek tekrar çayına uzandı. ''Şöyle bir hafta güzel düşün taşın, haftaya bana birkaç uygun isim bildirirsin.''

Bir kez daha başımla onayladım ve, ''Hay hay patron,'' dedim. Bakışlarım karşımda oturan Çisem'e oradan da kolumdaki saate çevirdim. Sonra tekrar dayıma dönerek, ''Bu kadar mı?'' diye sordum.

Sırıtarak, ''Bu kadar,'' dedi.

Aynı şekilde genişçe gülümsedim ve, ''Asistanınızı kaçırabilir miyim, İlhan Bey,'' diyerek ortaya yeni bir soru attım. Dayım çayını alarak tekrar geriye doğru yaslanarak Çisem'e baktı. ''Kaçırsın mı?'' diye sordu babacan bir tavırla.

Arkadaşım başını salladı. ''İzin verirsen kaçırsın, abi.''

Sen Çisem'i, Çisem de senin çenen yüzünden keçileri kaçırsın. Acıdım kıza.

Dayım sesli bir nefes aldı ve bakışlarını bana çevirerek, ''Kaçırsın bakalım,'' dedi. Bunu bir nevi çıkmamız için müsaade olarak gördüm ve oturduğum yerden kalktım. Çisem de aynını yaparken ortadaki sehpaya bıraktığım çantayı omuzuma asarak, ''Akşama gelmem,'' diye bildirdim. ''Çisem'de kalacağım.''

''Güzel güzel çalışın o halde.''

Kapıya doğru geri geri adımlarken, ''Beep,'' dedim değiştirdiğim sesle. ''Söz veremem.''

Dayım hareketime güldü. Çisem de ona eşlik ederken dayıma döndü ve, ''Yarın görüşürüz,'' dedi.

''Görüşürüz,'' diye karşılık verdi dayım. Ona havadan bir öpücük atarak odasından çıktım.

Çisem'in evine ulaştığımızda kendi evimdeymişim gibi davranmaktan çekinmedim. Dolapları gönlümce kurcalayarak üzerime rahat kıyafet alarak kendimi mutfağa attım ve yiyecek bir şeyler yapmak adına mutfağa da el koydum. Birlikte hazırladığımız yemekleri de alarak salondaki sehpanın etrafına yayıldığımızda Çisem ikimize de içecek doldurmakla meşguldü. Çatalımı makarnama hırsla batırdım ve aramızdaki sessizliği bozmak adına konuya direkti girdim.

''Sarp ve ben beraberiz.''

Nezaket kurallarını her zaman olduğu gibi görmezden gelerek ağzımdaki lokmayla birlikte kurduğum cümle boğuk bir şekilde çıkarken, bu Çisem'in sözlerimi anlamasına mani olmamış olacak ki, hemen karşımdan bir öksürük sesi yükseldi.

''Su iç su,'' dedim. ''Boşuna mı koydun?''

Çisem bu sözlerimle bana delici bir bakış attı. Öksürükler arasında bardağına uzandı ve içeceğinden büyük yudumlar aldı. Nihayetinde dehşet dolu bakışlarını bana çevirdiğinde ben de başım tabağıma eğik, ama bakışlarım onda bir vaziyetteydim.

Arkadaşım derin bir nefes aldı ve, ''Nasıl yani?'' diye sordu. Sonra dudaklarını birkaç kez aralayıp kapadı ve, ''Ve bu böyle mi söylenilir?'' dedi huysuzca.

Umursamazca omuz silktim. Daha bu sabah olanları ben bile yeni yeni idrak ediyor, anca kabulleniyordum. Nasıl söyleyeceğimi nereden bilecektim? Bu tür şeyleri arkadaşına anlatmak için tören mi düzenlemek gerekiyordu?

Törene gerek yok, ama pat diye de söylenilmez.

Çisem kendini toparladı. Oturuşunu düzelterek suyundan yeni bir yudum aldı ve, ''Şimdi Sarp ve sen,'' dedi ve duraksadıktan sonra ekledi. ''Sevgili misiniz?''

Aldığım soru karşısında bir an çekinir gibi oldum. Huzursuzca yerimde kıpırdandım ve dudaklarımı ısırdım. Gözlerim kaçamak bir şekilde yanıt bekleyen Çisem'e kayarken, cevap olarak sadece dilimi yutmuş gibi baş salladım.

Arkadaşım verdiğim cevaba nasıl tepki vereceğini bilmezcesine birkaç saniye sessiz kaldı. Dudakları hayretle, ama bir o kadar da memnuniyetle açılırken bakışları da dalgınca başka bir noktaya kaydı. Başını ağır ağır salladı ve, ''Vay be,'' diye mırıldandı. Gözlerini tekrar bana çevirdi ve yumruğunu zafer kazanmışçasına havaya kaldırarak, ''Biliyordum,'' dedi.

''Aferin sana müneccim.''

''Dalga geçme be!'' diye söylendi Çisem nadiren büründüğü çirkefliğe takılarak. Huysuz bakışları anında heyecanlı bir hal alırken, ''Ee anlatsana,'' dedi. ''Nasıl oldu?''

''Ne nasıl oldu?'' diyerek sorusuna soruyla karşılık verdim. Çisem'in bakışları anında karanlık bir hal aldı. ''Ne olabilir, Defne? Yani nasıl açıldınız birbirinize?''

Derin bir nefes alarak elimdeki çatalı bıraktım. Arkadaşımı meraktan delirtmek istercesine ağır hareketlerle içeceğime uzanarak büyük bir yudum aldım, sonra aynı uyuzlukla bardağı sehpaya bıraktım. Gözlerim ağır çekimde Çisem'i bulduğunda o da çatalını eline aldı ve tehditkar bir şekilde havaya kaldırdı. ''Geliyor.''

Alaylı bir şekilde sırıtarak kendi çatalımı işaret ettim. ''Sen o çatalı fırlatsan alnıma çarpıp düşer,'' dedim. ''Ben atsam alnın delinir. Biliyorsun değil mi?''

''Beni küçümseme.''

''Asla,'' dedim. Sonra derin bir nefes aldım. Ben kadar tecrübeli olmasa da Çisem de eğitimliydi ve durduk yere ne zaman parlayacağı belli olmayan arkadaşımı delirtmeye gerek yoktu. Ellerimi teslim olurcasına kaldırdım ve, ''Tamam,'' dedim. ''Alnında delik olursa Kaan beğenmez zaten seni.''

Çisem bu sözlerimi beklemiyormuş gibi yerinde kıpırdandı. Sonra yüzünü buruşturdu. ''Bana ne Kaan'dan be!''

İşittiklerimden şimdilik hoşnut olarak baş salladım. ''Sana ne olsun zaten. Yüz verme. Sürünsün pislik. Daha sıra Kaan efendiye gelecek.''

Yüzümdeki sinsi sırıtışla sarf ettiğim bu sözler Çisem tarafından pek anlaşılmış gibi durmuyordu. Derin bir nefes aldım ve tekrar asıl konuya döndüm. Bu sabah beni ele geçiren hisler kendilerini bir kez daha belli ederken yaşananları Çisem'e kısaca özetledim. O ise bununla yetinmedi ve her şeyi ikinci kez ve tüm ayrıntılarıyla bir kez daha anlattırdı. Normal şartlarda bunu asla yapmayacak olsam da, Çisem'in hatrına olanları ballandıra ballandıra tekrarladım.

''Vay be,'' dedi Çisem sonunda etkilenmiş bir şekilde. ''Adam onca zaman neleri tutmuş içinde.''

''Hı hı,'' diyerek baş salladım. Olanları ikinci kez anlatmanın bir yan etkisi varsa, o da yaşadıklarımı idrak etmeme neden oluşuydu. Saf saf alakasız noktalara dalarak saçlarımla oynuyor, kendimi sırıtmaktan alıkoyamıyordum. Bir süre sonraysa günün tatsız kısmı aklıma geldi. Bundan etkilenerek, ''Ama canımı ilk günden sıktı pislik,'' dedim.

İşin bu kısmını da Çisem'e anlatmıştım. Gelen paket yüzünden aramızda geçen tatsızlığı biliyordu. Buna tutunarak, ''Evet,'' dedi. ''Orada ayıp etmiş.'' Ve saniyeler içerisinde fikri değişmiş gibi ekledi:

''Ama Sarp sana eskiden de kızıp bağırıyordu. O zaman alınmıyordun. Ne var yani?''

İşittiklerimle delici gözlerimi Çisem'e çevirdim. Boşalan tabağımı kenara çekerek parmağımı sehpaya bastırdım ve, ''O zaman Sarp umurumda değil ki. Adamı koruyabilseydim yetiyordu,'' diye açıkladım. ''Şimdi öyle değil. Şimdi şey,'' dedim ve duraksadım. Şapşal bir şekilde gülümsememe engel olamadım ve, ''Şimdi sevgilisiyim,'' dedim.

Çisem bununla bir kahkaha attı. ''Hayal ettim, ama edemiyorum.''

Arkadaşımın dudaklarından dökülen garip cümleyle ona kıstığım gözlerle baktım. Anlam verilemeyen cümlesiyle kendi aklı karışmış gibi başını kaşıdı. Sesli bir iç çekeren soğuk çayıma uzanacağım sırada cebimde hissettiğim titreşimle telefonumu kavradım. Ekranı aydınlatarak gelen bildirime baktığımda Sarp'dan bir mesaj olduğunu gördüm.

Konuşalım mı?

Gözlerimi kocaman açarak Çisem'e baktım. Sarp mesaj atmış.''

Arkadaşım hızla oturduğu yerden kalktı. Merakı, daha doğrusu şu an bu sahnenin geneli hiçte yetişkin insanların bulunduğu bir sahneyi andırmazken yanıma gelerek, ''Ne yazmış?'' diye sordu merakla.

''Konuşmak istiyor.''

Çisem baş salladı. ''Konuşun.''

Aynı şekilde karşılık vererek Sarp ile olan konuşmamızı açtım. Sanki Sarp karşımdaymış gibi gereksiz bir ciddiyete bürünerek mesajımı tuşladım.

Konuşalım.

''Bakalım ne diyecek?''

Çisem'in kulağımın hemen dibinde kurduğu cümleyle anlam veremeyen bakışlarımı yüzüne çevirdim. Kaan'dan kısada olsa bahsettiğimden beri aklını kaybetmiş gibi tuhaf hareketler sergiliyordu.

Kızcağızın da gönlü varsa demek.

Esra Erol'a özenmekten bir saniye bile geri durmayan iç sesime yüzümü ekşittim ve sonra dikkatimi tekrar Çisem'e verdim. ''Ne diyebilir, Çisem? Arayacaktır.''

Arkadaşım bu sözümle baş salladı. Sonra tuhaf bir ciddiyetle bana bakarak, ''Burada konuş,'' dedi itiraz istemeyen bir tonda.

Alayla gülümseyerek saçını okşadım. ''Hoparlörü de açayım mı?''

Sorduğum soru Çisem'in yüzünü bakımlı saçlarından daha parlak bir hale getirirken, kendi de baş salladı ve, ''Çok güzel olur,'' dedi.

''Rüyanda görürsün,'' dedim gülümseyerek.

Çisem'in ifadesi anında çöktü. Koluma sert bir yumruk geçirirerek söylendi. ''Gıcık.''

Önce koluma, sonra Çisem'e baktım. ''Morarsa Sarp'a ne diyeceğim.''

''Sen seversin yalanı.''

Arkadaşımın imalı sözleriyle ona tersçe baktım. Bir karşılık vermekten geri durmazdım, ama o an çalan telefonum konuşmama mani oldu. Ekranda Sarp'ın adını görmemle oturduğum yerden kalktım ve aramayı yanıtlayarak telefonu kulağıma götürdüm.

''Alo?''

''Alo? Işıl?''

''Evet,'' dedim. ''Benim.''

Karşı taraftan bir kıkırtı sesi geldi. ''Biliyorum. Çünkü seni aradım.''

Ne de güzel gülümsüyordur şimdi.

Gözümün önünde beliren yüzle somurttum. Evet, muhtemelen gülümsüyordu ve ben göremiyordum. Çisem bundan dolayı duyduğum rahatsızlığı farklı yorumlamış olacak ki, ''Ne diyor?'' diye fısıladı. Ona elimle susmasını işaret ettim ve, ''Öyle yaptınız,'' dedim. Sonra sözlerimin farkına vararak düzelttim. ''Yaptın.''

''Yaptım,'' dedi Sarp. Kısa bir süre sessiz kaldı ve, ''Oraya geleyim mi?'' diye sordu. ''Yüz yüze konuşuruz.''

Kalp atışlarım hızlandı. Kırgınlıkla kızgınlık arasında gelip gitsem de onu görmek isteyen bir yanım vardı. Çisem bunu duysa masayı temizlemek için getirdiğim mutfak beziyle halay çekerdi. Bu düşüncemle zihnimin içerisinde oluşan görüntüyle yüzümü buruşturduğum da bir kez daha, ''Ne oldu?'' diye sordu hayallerimi kirleten Çisem.

Tekrar susmasını işaret ettim ve, ''Ben evde değilim,'' dedim. ''Çisem'deyim.''

''Oraya geleyim.''

''Bilmem ki,'' dedim dudaklarımı ısırarak.

Bal gibi görmek istiyorsun. Naz yapmasana.

Sarp bana net bir yanıt verme fırsatı tanımadan, ''Geliyorum,'' dedi. ''Konum atar mısın?''

Birkaç saniye sessiz kaldım. Çisem ise iyice kendini kaybetmiş, diğer yandan kulağını telefonuma dayamaya çalışıyordu. Onu boştaki elimle yakaladım ve ensesinden kavrayarak koltuğa doğru bastırdım. Ellerini geriye doğru atarak elimden kurtulmaya çalışmaya başladığında fazla vaktim olmadığını anlayarak, ''Peki,'' dedim ve, ''Görüşürüz,'' diye ekleyerek aramayı sonlandırdım.

Telefonu elimden atarak Çisem'i serbest bıraktığımda hızla doğruldu ve, ''Manyak mısın?'' diye sordu.

''Asıl sensin manyak,'' dedim ona hayretle bakarak. ''Ne yedin içtin sen? Yakışıyor mu sana böyle hareketler.''

''Sana sormalı. Yemeği sen yaptın.''

Arkadaşıma garipseyen gözlerle baktım. Dengesi iyice bozulmuştu. Bu kargaşanın baş harfinin Kaan olduğuna dair bir şüpheye düşerken, ''Ne dedi?'' diye sordu Çisem.

Sorusuyla asıl konuya dönüş yaparak Çisem'in davranışların çözmeyi sonraya erteledim. Derin bir nefes aldım ve tam ev hali kılığındaki kendime üstten bir bakış attım. Başımı belli belirsiz salladım ve Sarp'a konum atmayı unuttuğumu hatırlayarak tekrar telefonumu elime aldım.

''Çatlatmasana.''

''Sarp buraya geliyor.''

''Gelsin,'' dedi Çisem.

Onaylayıcı bir şekilde baş salladım. ''Gelsin.''

On iki saat bile olmadan sevgili olup ilk kavganızı ettiniz, bir de barışmaya geliyor. Bu hızla giderse iki gün sonra nikah masasındasınız.

Yutkundum ve başımı salladım. ''Gelsin,'' dedim az sonra aramızda geçecek konuşmayı kestiremeyerek. ''Gelsin bakalım.''

Bölüm sonu

2 yorum