''Hiç aklımdan çıkmıyorsun ki!''
Ben defalarca zorlu görevlere çıkmıştım. Defalarca kez, gerektiğince elime silah almış, yeri gelmiş yumruklarımı konuşturmuş, ne adamlar devirmiştim. Karşımdakinden korkmamış, etkilenmemiştim. Hiç ummadığım bir anda, hayattaki en güçlü dayanaklarımdan birini kaybetmiştim. Ama güçlü durmayı hep başarmıştım. Rüzgarda sallanan, kopmanın kıyısına gelmiş ürkek bir yaprağa dönüşmemiştim hiç.
Şimdiye kadar.
Sarp'ın dudaklarından dökülen sözleri sadece tek bir şeye yorabiliyordum çünkü. Ya artık görmezden gelmekten bıkmıştım, ya da hayal gücüm artık yenik düşmüş, yeni bahaneler üretemez olmuştu. Belki de umuduma tutunmuştum. Sarp'ın beni sevmesine hazırdım belki de.
Titrek bir nefes aldım. Dudaklarım da aynı şekilde bir şeyler söylemek için titreşti. Ama oradan tek bir cümle bile çıkaramadım. Sarp ise masasının ardında voltalar atıyor, sanki daha ne söyleyebileceğini tartıyordu. İçine tıkıştırılan şeylerin artık sığmadığı bir kutunun kapağını açmıştım da, içine atılan bir bir dışarı fırlayacakmış gibiydi.
Yutkundum. Sarp'ın bakışları beni bulduğunda, sadece soru soran bir, ''Hı?'' kaçtı dudaklarımdan.
Sarp masasının ardından uzaklaştı. Adımları bana doğru yönelirken tam karşımda durdu ve, ''Sen burada olmasan bile ben seni görüyorum,'' dedi. Kalbime bir darbe aldım.
''Konuşmasan bile sesini işitiyorum. Senin iyiliğini fazlasıyla düşünüyorum.''
İşittiklerim resmen nefesimi kesti. Doğduğumdan bu yana belki yaptığım ilk şey bana öyle zor geldi ki, bir daha hiç nefes almayacağım sandım.
Kulaklarımı dolduran sözler kalbime bayram ettirdi, ama ben yine de dehşete düşmüş gibi bakıyordum karşımdaki adama. Bir süredir duymak istediklerim bunlardı belki de, ama ben doğru düzgün bir cümle kuramıyor, ona karşılık veremiyordum.
Sarp bana doğru bir adım daha attı. Eli tereddütle çenemi kavradı. Sanki beş dakika önce bağırıp çağıran kendisi değilmiş gibi nazikti şimdi de. Başparmağı çenemi okşarcasına kıpırdanırken gözlerini gözlerime kilitledi ve, ''Dengesizim,'' dedi özür dilercesine. ''Çünkü sana nasıl davranacağımı artık bilmiyorum.''
Bunu anlayabilirdim. Belki o da hislerinin farkına varmış, bunları neye yoracağını bilememişti. Bana karşı içinde farklı şeyler olduğunu anlamış, bununla baş edememişti. Sonuç olarak da bir anı bir anını tutmayan, dengesini sağlayamayan biri çıkmıştı ortaya. Bunun için Sarp'ı suçlamaz, ona kızmadım. Zira ben çok mu normaldim sanki? Başta öyle afallamıştım ki, az daha aklımı kaybetsem kalbimi bile söküp çıkarırdım yerinden. Ama yapmamıştım. Kalbime ayak uydurmayı denemek istemiştim bu kez.
''Ama siz?'' dedim zorlukla.
Burukça gülümser gibi oldu. Ama gözlerinde de bir endişe vardı. ''Ben...'' diyordu ki, ''Sarp?'' diyen bir sesin sahibi odanın kapısını aralayarak içeri daldı. Refleks olarak hızla Sarp'ı geri ittim ve kendim de birkaç adım geriledim.
Bu anı bölmemek için ben bile sustum. Aferin sana Kaan!
''Kaan?'' dedi Sarp kapıya doğru öfkeli bir bakış atarak. ''Ne var?''
Bu durumdan memnun olmadığı sesine yansırken, Sarp yalnız sayılmazdı. Kaan içeri girecek en olmadık zamanı seçmişti.
Ya o çenedeki el daha bu kızın eline kayacaktı. Sen niye geldin ki?
Kaan, Sarp'ın tavrına karşı duruşunu dikleştirdi. İşittiklerinden memnun kalmadığını belli edercesine somurttu ve, ''Çok kibarsın,'' dedi kinayeli bir tonda. Sonra şüphe dolu bakışları ikimiz arasında gelip gitti. Gözleri kısılırken, ''Ne yapıyorsunuz siz?'' diye sordu.
''Ne yapıyor olabiliriz, Allah aşkına?'' diye sordum endişenin yansıdığı sesimle.
Ne hallere düştün kız.
Kapıdaki adam bu sorumla bana alaylı bir bakış attı. Gözleri Sarp ve benim aramda gelip giderken gülercesine bir ses çıkardı. ''Bilmem,'' dedi omuz silkerek. ''Size sormak lazım.
Sarp'ın sözleri ve Kaan'ın bir şeylerden şüphelenmesi beni o an için öyle etkilemiş, öyle bir ruh haline sokmuştu ki, Kaan'ı parçalara ayırmak yerine yerin dibine girmek istiyordum. Oysa ben yerin dibine girmek istemezdim ki, insanları kelimenin tam anlamıyla yerin dibine sokardım.
Sarp bıkkın bir nefes alırken gözlerim ona kaydı. Sert bakışları Kaan'da idi ve onun içeri öylece dalmış olmasından duyduğu rahatsızlığı gizleme gereği duymuyordu. ''Konuya gel.''
Kaan elbette Sarp'ın işini kolaylaştırmadı. Sarp'ın ve benim dilediğimiz gibi bir an önce söyleyeceğini söyleyip gitmek yerine başka bir ayrıntıya değinerek, ''Ne kızıyorsun?'' diye söylendi.
Bakışlarımı üzerinden çekmediğim Sarp, ''Kaan!'' diye adeta kükredi. Bu yine de Kaan üzerinde etkili olmadı. ''İyi be,'' dedi bu defa huysuz bir tonda. ''Rüyanda beni mi kovaladın? Sabah sabah ne bu öfke?''
Sarp'ın sabrının taştığı kendini artık iyice belli ederken bir yandan sakin kalmaya çalıştığının da farkındaydım. Gözlerini öfkeli bir şekilde yumup tekrar açtı ve sonra gözlerini Kaan'a çevirdi. Benim bakışlarımsa görülmeye değer olmalıydı. Kaşlarımı çatmış, ama aynı zamanda çaresiz gözlerle Sarp'a bakmayı sürdürüyordum.
''Konuşacak mısın artık?'' diye sordu Sarp sakin tutmaya özen gösterdiği sesiyle.
''Konuşmuyorum lan,'' dedi Kaan. Sonra mahcup bir tonda ekledi. ''Affedersin, Işılcığım.''
Bakışlarım Kaan'ı buldu. Ama ben daha dudaklarımı aralayamadan Sarp araya girerek, ''Işılcığın değil o senin!'' dedi sert bir tonda.
Kıskandıysa demek.
Kaan bu sözlerle Sarp'a doğru alıngan bir bakış attı. Dudaklarını birbirine bastırdı ve, ''Öyle olsun,'' diye mırıldandı.
''Olsun.''
''Gidiyorum ben,'' dedi Kaan bu defa ve nihayet dediğini de yaparak tek söz dahi duymayı beklemeyerek odadan çıktı.
Kaan'ın ardından kapanan kapıyla odayı o rahatsız edici sessizlik doldurdu. Sarp'ın gözlerinin beni bulduğunu hissetsem de, bakışlarımı yerden kaldırmıyor, ilk kez bir insanın yüzüne bakmaya çekiniyordum. İlk defa ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Onca zorlu şeyin üstesinden gelmişken, şu an bu durumu nasıl yöneteceğimi neden bilmiyordum?
Derin bir nefes aldım. Düşünmemem gerekiyordu belki de. Düşünmemeli ve bu sahneyi akışına bırakmalıydım. Gözlerimi diktiğim noktadan kaldırdım ve Sarp'a çevirdim. Bakışlarımız buluştuğunda, ''Siz?'' dedim sorarcasına.
Bir an düşünür gibi oldu. Yüzüme öyle bir bakıyordu ki, sırada ne yapması gerektiği orada yazıyordu sanki. Gözlerimi, ifademi okumaya çalışıyor gibiydi.
Bakışlarımda her ne gördü bilmem, ama birden bana doğru bir adım attı ve gözlerimizin arasındaki köprüye doğru bir adım atarak, ''Işıl,'' dedi, ''Ben sana karşı bir şeyler hissediyorum.''
Sağ kanattan Defne'nin kalbine hücum ve gol.
Kalp atışlarım hızlanırken dudaklarımı birbirine bastırdım. Nefes almak şu an oldukça zordu, ama öyle veya böyle ölüyordum zaten. Nedenini düşünecek halim bile yoktu.
Yutkundum ve dudaklarımı aralayarak, ''Bir şeyler derken?'' dedim sorarcasına. Daha neyi sorduğumu bilmiyordum oysa. Bir kez daha yutkundum. ''Yani, şey mi?'' dedim ve ilk kez kekeledim.
''A-aşk gibi mi?''
Sarp ciddi bakışlarını yüzümden ayırmadı. Başını ağır ağır olumlu anlamda sallarken sanki hislerim hakkında değil de, önemli bir iş hakkında konuşurmuş gibi bir hali vardı.
''Öyle,'' dedi Sarp.
Kafamın içindeki taşlar yerine oturdu ve belki de ilk kez kendi kendime bir insanla empati kurdum. Tüm o saçmalıkları, ona yakışmayan dengesiz tavırları bu yüzdendi. Kendi de itiraf etmişti, ama artık öyle olduğuna inancım tamdı. Bu aşk dedikleri şey insana gerçekten olur olmaz, normalde yapmayacağı şeyler yaptırıyordu. Ben şu an kendimi nasıl ilk kez savunmasız hissediyorsam, Sarp da belki hayatında ilk kez saçmalamıştı.
Ben de başımı olumlu anlamda salladım. Kolay değildi biliyordum, ama, ''Keşke baştan söyleseydiniz,'' dedim.
Sarp bunu yanlış yorumladı. Muhtemelen bundan, devamında gelebilecek sorulara olumsuz bir yanıt alacağını çıkararak, ''Keşke,'' dedi pişmanlıkla.
Onunla olumsuz düşüncelerin arasına girmem gerektiğini biliyordum. Kendimi nasıl ifade edececeğimi bilemedim, bu yüzden sözlerin plansızca dilimden akmasına izin vererek, ''Söylerdiniz,'' dedim. ''Ben de derdim ki; ben de size karşı boş değilim, Sarp Bey... Sonra bakardık işte gerisine.''
Gözlerindeki parıltıyı gördüm. İfadesine hakim olmuş olan o pişmanlık toz olup uçtu sanki. Gülümser gibi olurken, ''Ben de derdim ki,'' dedi, ''O zaman deneyelim mi, Işıl.''
Kalbim artık göğsümü delip geçecekmiş gibi atarken tepsiyi sıkıca kavramayı sürdüren ellerimin titrediğini hissettim. Dudaklarım bir süre kıpırdaştı ve sonra söyleyecek sözleri buldum. ''Deneyelim derdim.''
Sarp bu kez gerçekten tebessüm etti ve, ''Sence geç mi?'' diye sordu.
Aksini düşünebileceğime ihtimal vermesinden korktum o an. Olumsuz düşünmesi için bir saniye bile tanımak istemedim Sarp'a. Başımı hızla sağa sola salladım. ''Hayır, bence değil.''
Sonra çok nadiren olan bir şey oldu. Ben utanarak başımı eğdim. Şu an ben, ben değildim sanki.
''O halde,'' dedi Sarp ve dakikalar önce yaptığı gibi yine nazikçe çenemi kavradı. Gözlerimiz buluştu. Bana ne söyleyeceğini biliyordum, çünkü senaryoyu birlikte yazmıştık. Doğru mu yaptığımı bilmiyordum ama. Şimdi her şey güzel olsa, Sarp gerçekleri öğrendiğinde ne olacaktı?
Yutkundum. Sarp ise sessizliğini daha fazla sürdürmedi. ''Ben sana karşı bir şeyler hissediyorum, Işıl.''
Her şeyi unuttum. Kalp atışlarım bu sözleri ilk kez duyuyormuşum gibi tekrar hızlandı. Nefesim daraldı, gözlerim bir açılıp bir kapandı. Olabilecekleri de unuttum, buraya gelirkenki asıl amacımı da. Dayım ve babam için çalışırken birçok risk almış, canımı ortaya koymuştum. İyi mi ettim, kötü mü ettim bilmiyorum, ama bu kez kalbimi ortaya koydum.
''Ben de size karşı boş değilim, Sarp Bey.''
''O zaman deneyelim mi, Işıl?''
Senaryoya uyum sağlayarak dudaklarından dökülen sözlerle yüzüm beceriksiz bir gülümseme tarafından ele geçirildi. Bunun ne anlama geldiğini bilircesine o da gülümsediğinde, ''Deney...'' diyordum ki, açılan kapıyla ikimizin de bakışları o tarafa döndü.
Kaan araladığı kapıdan içeri girerek, ''Sarp söylemeyi unuttum...'' diye konuşmaya başlarken, cümlesi tamamlanamadan Sarp tarafından susturuldu.
''Sen niye benim odama dalıp duruyorsun?''
Sarp'ın dilinden akan haklı sözlerle ben de ters ve bir o kadar da bıkkın bakışlarımı ikinci kez buraya gelen ve kapıyı tıklatmak gibi basit bir görgü kuralını çiğneyen Kaan'a çevirdim. Canımı sıkmaya devam ederse Çisem'i kendisi için hayal kılacaktım. Kendisini en kısa zamanda bu konuyla tehdit etmeliydim!
''Niye?'' diye mırıldandım ısrar edercesine.
Kaan ne olduğunu anlamayarak ikimize de şaşkınca baktı. Her zamanki alaylı ifadesinin aksine bu kez afallamışa benziyordu. Başını belli belirsiz sallayarak açıklamaya girişti. ''Az evvel unutmuşu...'' Yine sözünü sonlandıramadı. Zira Sarp bu kez de, ''Defol!'' diye bağırdı. ''Bir kere de gelme be!'' dedi dişlerinin arasından. ''Bir kere de bir dur yerinde.''
İşittiklerini neye yoracağını bilemeyen Kaan, kuzenine şaşkınca bakmayı sürdürdü. Bu kez tek kaşını havalandırdı ve nihayet bölünmeden bir cümle kurabildi. ''Ya sonra hatırlatmadım diye kızıyorsun.''
İşittiklerimle ona tersçe bakan ben oldu. ''Ben hatırlatırım ona. Size ne oluyor ki ya?''
Kaan'ın bakışları görülmeye değerdi. Koyu hareleri adeta 'üstüme iyilik sağlık' derken, alışıldık sırıtışına bürünmesi uzun sürmedi. Kollarını önünde bağladı ve duruşu dikleşirken, ''Sen de bilmiyorsun ki,'' dedi bilmişçe. ''Neyi hatırlatacaksın?''
Dudaklarımı birbirine bastırarak delici gözlerimle ona baktım. Sarp'a hatırlatmam gerekenin ne olduğunu gerçekten bilmiyordum, ama emin olduğum bir şey vardı. O da iç sesimin bana Kaan'ı parçalamam gerektiğini mutlaka hatırlayacağıydı!
Kaan havalı bakışlarını tekrar Sarp'a çevirdi. Hatırlatmak istediği şeyi söylemek istese de, artık geç kalmıştı. Zira Ferit Bey, Kaan'ın açık tutamaya devam ettiği kapıdan içeri girdi. Hepimize sırasıyla bakarak, ''Kaan,'' dedi. ''Sarp,'' ve sonra gözleri beni buldu. ''Günaydın, Işıl.''
Zoraki bir şekilde gülümsemeye çalıştım. ''Günaydın, Ferit Bey.''
Kaan ise Sarp'a doğru kınayıcı bir bakış attı. Eliyle amcasını işaret ederek, ''Bak amcam geldi işte,'' dedi ve akabinde iyice çocuklaşarak Ferit Bey'e döndü. ''Ben Sarp'ı çağırmaya geldim, ama dinlemedi bile. Azarladı beni.''
Kaan'ın şikayet edercesine sarf ettiği sözler Sarp'ın ona garipseyen bakışlar atmasına neden oldu. Kuzeninden bu kadarını da beklemezmiş gibi gözlerini hayretle araladı ve, ''Ciddi misin sen?'' dedi. ''Çocuk gibi beni bab...''
''Tamam, tamam,'' diyerek Sarp'ın sözlerini böldü Ferit Bey. Sonra eliyle hemen ardımızdaki koltukları işaret etti. ''Burada konuşuruz o halde.''
İster istemez somurturken kimsenin bunun farkına varmamasını diledim. Zira burada konuşurlarsa bu konuşma hemen şimdi gerçekleşecekti ve bizim Sarp ile aramızdaki konuşmayı sonlandırmamız sonraya ertelenecekti. Ferit Bey biraz daha sabırlı olup odasında kalmış olsaydı Kaan söyleyeceğini söyleyip gider, Sarp da benimle konuştuktan sonra babasının yanına uğrardı.
Sarp da benimle aynı fikirde olacak ki, ''Baba sen rahatsız olma,'' dedi. ''Gelirim ben odana.''
Ferit Bey, oğlunun bu sözleriyle ona kaşlarını kaldırarak baktı. Ardından imalı bir kahkaha attı ve git gide ciddileşen bir tonda, ''Oğlum kalktım yerimden ayağına geldim,'' dedi açık bir kınamayla. ''Yeterince rahatsız oldum zaten.''
Kaan yüzünü ekşiterek Sarp'a baktı. ''Utanmaz.''
Kuzenine ters bir bakış atan Sarp, hızla Ferit Bey'e döndü. ''Afedersin baba.''
Ferit Bey bize doğru ilerlerken koltuklara geçebilmesi için kenara çekildim. Üzgün ve bir o kadar da çaresiz gözlerim kaçamak bir şekilde Sarp'a değdi. O da bana bakıyordu.
''Işıl,'' dedi Ferit Bey meraklı bir şekilde bana bakarak. ''Kızım iyi misin sen?''
Gülümsemeye çalıştım. ''İyiyim.''
Ferit Bey'e karşı bir suçluluk hissettim. Adam beni oğlunu koruyayım diye, kimse oğlunun hayatını çalmasın diye tutmuştu, ben ise oğlunun kalbini çalmıştım.
Kendine fazla yüklenme. Oğlu da senin kalbini çaldı.
İç sesimin sözleri içime su gibi serpildi. Buna ihtiyacı olan yanım bu sözlere sıkıca tutunurken gereğinden fazla gaza gelerek, ''Çaldı!'' dedim.
Elbette meraklı gözlerin bana dönmesi uzun sürmedi. Başımı eğdiğim yerden kaldırdım ve Kaan'ın sırıtan yüzünün aksine afallamış yüzlere bakarak beceriksizce gülümsedim. ''Telefon mu çaldı sanki?''
Sarp ve Ferit Bey onaylamaz mırıltılar çıkardılar. Bir şey demedim. Bu sırada Kaan araya girerek Sarp ve bana alayla baktı. ''Su içesi geldi galiba. İçirsene, Sarp.''
Sarp, Kaan'a bilmem kaçıncı delici bakışını armağan ederken Kaan bu bakışlara doyamıyormuş gibi davranmaya devam ediyordu. Aynı kandan olan bu iki insanın bu kadar farklı olması normal miydi?
Bunu düşünmeyi sonraya erteledim. Dakikalardır sıkı sıkı tutunduğum tepsimle birlikte kendimi gülümsemeye zorladım ve, ''Ben gideyim bir su içeyim,'' dedim Kaan'a doğru imalı bir şekilde bakarak. Sonra gülümsemin daha içten olmasına özen göstererek büyük patrona döndüm. ''Size de ne getireyim? Çay? Kahve?''
Ferit Bey gülüşüme aynı şekilde karşılık verdi. ''Çay alalım.''
Dudaklarımı birbirine bastırarak başımı hızla sağa sola salladım. ''Hemen getiriyorum,'' dedim ve gözlerim Sarp'ın masasındaki kahveye kayarken oraya doğru yanaşarak kahveyi aldım. Bakışlarımı ayakta dikilen Sarp'a çevirdim ve gülümsemem tekrar o beceriksiz haline bürünürken, ''Bunu alayım ben soğumuştur,'' diye açıkladım. ''Çay getireyim ben size.''
Sarp'ın gözleri bana hiç bakmadığı gibi bir parıltıyla bakarken sözlerimi başıyla onayladı. ''Getir.''
Elinden zehir olsa bile içerim, demek bu. Öyle yorumladım.
''Getireyim.''
Aramızdaki konuşma, hatta bakışma fazla uzun sürmüş olacak ki, ''Kapının dışından getir,'' dedi dikkatinden hiçbir şey kaçmayan Kaan.
Gözlerimi sevdiğim ve artık, her ne kadar açıkça söylemese de, beni sevdiğini bildiğim adamdan çekerek kapıya doğru yöneldim. Odadan çıkmadan önce henüz ayakta olan Kaan'a delici bir bakış atmayı da ihmal etmedim ve tam yanından geçerken sessiz bir tehdit savurdum.
''Parçalarım seni.''
Defne sahalarda.
Kaan buna aldırmadı. Onu görmezden gelerek Sarp'ın odasından çıktım ve beş dakika olsun yalnız kalıp olanları sindirebilmek adına hızlı adımlarla mutfağa doğru yöneldim.
Mutfağa adım atmamla derin bir nefes aldım. Dudaklarımı ısırarak gülme isteğimi bastırmaya çalışsam da, bu kez odadaki beceriksiz sırıtışlarımın aksine gerçek bir gülümseme oluştu dudaklarımda. Sarp bana karşı boş değildi! Bana aşıktı!
Ben sana demiştim de inanmamıştın.
''Demiştin,'' diyerek kendi kendime başımı salladım. ''Demiştin.''
Sesli bir iç çektim. Bir yandan tepsinin üzerini çay bardaklarıyla doldururken bir yandan da kendi kendime sırıtıyordum. Sarp da bana aşıktı!
Sırıta sırıta tuhaf hareketler yaparken çaydanlığa doğru uzanmıştım ki, karşımda Sena'yı görmemle bir an afalladım. ''Sena.''
''Işıl, n'aber ya?'' dedi Sena. Ya tuhaf hareketlerimi artık yadırgamıyordu, ya da görmemişti. Gülümseyerek ekledi. ''Hiç konuşamadık.''
''Evet ya değil mi?'' diyerek kolunu sıvazladım. Benden beklenilmeyen samimiyet örnekleri sergiliyordum. Bir anda sevgi pıtırcığına dönüşmüş gibi, ''Yarın birlikte yemek yiyelim mi?'' diye sordum.
Sena'nın bu teklifime sevindiği her halinden belli olurken başını olumlu anlamda salladı. Bu sırada bardakları çayla doldurmaya başladım.
''Sarp Bey bir şey buyurmazsa neden olmasın.''
Arkadaşımın sarf ettiği sözlerin ardından attığı kahkahaya eşlik ettim, ama haklı olduğunu bilsem de Sarp'a toz kondurmak istemeyen bir Defne doğmuştu içimde. O Defne'yi içimden kovmadım. Aksine ona kucak açtım.
Başımı sallayarak çaylarla dolu tepsiyi kavradım ve mutfak kapısına yönelirken arkadaşıma döndüm. ''Konuşuruz.''
''Tamamdır,'' dedi Sena arkamdan.
Mutfaktan çıkarak tekrar Sarp'ın odasına döndüm. Bu kez az evvel ki aptal davranışlarımın aksine daha aklı başında hareket ediyor, Sarp'ın gözlerinin bende olduğunu bilmeme rağmen saçma bir şey yapmıyordum. Nihayetinde çayları servis ettikten sonra, ''Başka bir isteğiniz var mı?'' diye sordum Sarp'a doğru bakarak.
Gülümsedi ve, ''Hayır. Keyfine bak,'' dedi. Bakışlar birden onu bulduğunda ben de işittiklerime anlam veremedim. Şaşkın gözlerle Sarp'a bakarken o boğazını temizledi ve sözlerini düzeltti. ''Yani işlerine bakabilirsin.''
''Bakayım,'' diye karşılık verdim ve hızlı adımlarla odasından çıktım.
Önümüzdeki yarım saat boyunca kendimi hiçbir işe veremedim. Oysa Sarp'ın gün boyu yapacağı görüşmeler için hazırlık yapmam gerekiyordu ve ben daha hiçbir şey hazır etmemiştim.
Ferit Bey ve Kaan, Sarp'ın odasını terk ederken kıstığım gözlerimi çok önemli bir işle ilgileniyormuşum gibi önümdeki ekrana çevirdim. Oysa bilgisayarımın arka planına öylece bakmaktan başka bir şey yapmıyordum. Kaan'ların yeterince uzaklaştıkları kanaatine vararak hızla oturduğum yerden kalktım. Ne zaman böyle bir insan olmuştum bilmiyordum, ama elimle saçlarımız düzelttim ve iyi göründüğümü umarak hızla bir kalem ve ajandayı kaptığım gibi Sarp'ın odasına yanaşarak kapıyı tıklattım.
''Gel,'' diyen bir ses yükseldi içeriden. Bu davete icabet ettim ve oyalanmadan kapıyı açtığım gibi içeri girdim.
Odasının ortasında volta atmakta olan Sarp bana doğru dönerek olduğu yerde durdu. Gülümsedi. Gülümsedim.
O da seni düşünüyordu kesin.
''Programınızı konuşmamıştık,'' dedim aslında buraya gelme amacım bu olmasa da.
Sarp başını onaylayıcı bir şekilde salladı ve, ''Tabii,'' dedi. Ben de aptal gibi baş salladım ve sonra elimdeki ajandanın kapağını çevirdim. Bu basit eylemi, Sarp bir şeyler söylesin diye gereğinden yavaş yaptığım da bir gerçekti.
''Işıl?'' dedi Sarp nihayetinde.
İlgi dolu bakışlarımı anında kaldırdım. ''Efendim.''
Sarp'ın ifadesi soru soran bir hal aldı. Bana doğru yeni bir adım attı ve, ''Bir şey soracağım,'' dedi.
O an geldi, Defne.
Yanıt olarak sadece başımı salladım. Sarp bundan güç almış olsa gerek, aramızdaki mesafeyi daha çok azalttı ve tam önümde durdu. Gözlerimiz bir kez daha birbirlerine kenetlendi. Beklentiyle ona bakmayı sürdürdüğümde, ''Hani sana kelebek gibi kızsın demiştim ya,'' dedi. ''Hatırlıyor musun?''
Arkadaşının düğününe eşlik ettiğim zaman söylediği sözler tekrar kulaklarımda yankılanırken gülümsemeden edemedim. Yine başımı salladım, ama dilimi yuttuğumu düşünmemesi adına bu kez sözlerimle de destekledim. ''Evet.''
Gülümsemesi genişledi. Duruşu kendinden emin bir hal aldı. Bakışlarında kendimi gördüm. Bakışlarımda kendini görsün diye ona kalbimden gelen tüm güzel hislerle baktım.
Sarp'ın eli bana doğru havalandı. Saçlarımı parmaklarının ucuyla kulağımın ardına doğru sıkıştırdığında kalp atışlarım hızlandı. Dudaklarından dökülen kelimelerse kalbimin yerinden çıkmasını neredeyse garantiledi.
''Sen, benim kelebeğim olsana.''
