İçeriğe geç

Kelebeğin Sırrı (Sahte Bela Serisi 1)

Bölüm 40 · 13 dk okuma

Kelebeğin Sırrı (Sahte Bela Serisi 1)

Bölüm 40

Bölüm 40

Sarp'ın eden ailemle tanışmak istediğine kafa yormayı sonraya erteleyerek onu kapıya doğru yönlendirdim. Evime girmesi, onu hakkımda bir şeyler öğrenmesine yaklaştırırdı, ama gözlerinde dikkatimi çeken o şüphe, diretmeme engel olmuş, zihnimin içinde harekete geçmiş olan tehlike çanları itiraz etmeme mani olmuştu. Eve girmesine engel olarak dikkatini üzerime toplamayacaktım.

Ya çoktan toplamışsan?

İç sesimin fısıldadığı olasılığa ihtimal vermek istemiyordum. Sarp'ın iddia ettiği gibi aileme kendini tanıtmak istediği için benimle geldiğine inanmak istesem de, her ihtimali göz önünde bulundurup hiçbirinin üzerini çizmemem gerektiğinin de farkındaydım.

Çantamdan anahtarlarımı çıkardım ve evin kapısını araladım. Kenara geçerek sırtımı pervaza yasladıktan sonra elimle içeriyi işaret ederek bir adım gerimdeki adamlara döndüm.

''Buyurun.''

''Buyuralım,'' diyerek içeri doğru birkaç adım attı Sarp. Hemen ardından onu takip eden Kaan ise bana doğru endişe dolu bir bakış yollayarak, ''Ne olacak şimdi?'' diye sordu fısıldayan bir tonda.

Aynı sesle mırıldandım. ''Yapacağız bir şeyler.''

Kapıyı ardımızdan hafif gürültülü bir şekilde kapattım ve annemlerin ilk dakikada farkına varmadan beni ele vermemeleri adına, ''Ben geldim anne, Işıl,'' diye seslendim salona doğru. Bir soru almama rağmen bu şekilde seslenmiş olmam Sarp'ın bana bakmasına neden olurken, Pinokyo halime bürünerek açıkladım:

''Seslenmezsem anneannem korkar. Yaşlılık işte.''

Sarp başını salladı. Kaan ise onun bir adım gerisinde gözlerini kısmış bir vaziyette bakıyordu bana. Sarp bana ya gerçekten inanıyordu, ya da inanıyormuş gibi yapıyordu. Kaan ise hiçbir sözüme kanmıyor, bunu da açıkça belli ederek benimle eğlenmekten asla geri durmuyordu.

''Hayırlı günler,'' diyerek salona giriş yaptım. Annem beni ve ardımdaki iki adamı görmesiyle elindeki dergiyi bırakarak oturduğu yerden kalktı. Yüzüne o güzel gülümsemesi yerleşirken eve girdiğimde sergilediğim hareketi de anlamışa benziyordu.

''Hayırlı günler,'' diyerek başını Sarp ve Kaan'a çevirdi. ''Hoş geldiniz.''

Sarp ve Kaan'dan birer, ''Hoş bulduk,'' yükselirken, anneannem de beyleri aynı şekilde karşıladı. Bu sırada annemin gözleri çoktan sargılı kolumu bulmuştu. Gülümsemesi yerini anında endişeli bir hale bıraktı. ''Kızım koluna ne oldu?''

Gülümsedim ve, ''Küçük bir kıza anneciğim,'' diyerek geçiştirmeye çalıştım. Kaş göz işaretleriyle fazla üstelememesi gerektiğini mesajını vermeye uğraşırken, başıma ara sıra bu tür şelerin gelmesine alışkın olan annemin fazla diretmemesini umuyordum. Söylemek istediğim şeyi anlamış gibi başını salladı, yine de endişesi sönmemişti.

Konuyu değiştirmek adına tekrar gülümsedim ve, ''Bu anneannem Zahide,'' diye şakıyarak anneannemi tanıttım. Sarp bu sözlerimle anneanneme doğru ilerlerken, ''Anneannciğim,'' diye devam ettim. ''Bu da patronum Sarp Bey.''

Sarp anneanneme elini uzattı. ''Memnun oldum efendim,'' diyerek kavradığı eli öpüp alnına koyduğunda anneannemin gözlerinden fışkıran kalpler dikkatimden kaçmadı. Annemin dudaklarını takdir edercesine büzdüğü de dikkatimden kaçmadı. Görünen oydu ki görgü kurallarını ara sıra hatırlayan Sarp Güvener ailemin gönüllerini fethetmek üzereydi!

''Sağ ol evladım,'' dedi anneannem. Sarp geri çekilerek bu kez de anneme döndüğünde ona delici gözlerle baktım, ama kendisi bunu göremeden bakışlarımı düzelttim. Boğazımı temizleyerek annemi işaret ettim. ''Annem.''

Annem Sarp'a doğru gülümsedi. Sarp tam adını söyleyerek kendini tanıttığında, annem de bunu aynı şekilde yapma gereği duyarak, ''Irmak Akkaya,'' dedi.

Gözlerim anında fal taşı gibi açıldı. Asıl soy adımızı söyleyerek kırdığı pot Sarp'ın da dikkatini çektiğinde hassas patronum bana doğru dönerek gözlerini soru sorarcasına kıstı. ''Akkaya mı?'' diye sordu. ''Özalp değil miydi?''

Başımı ağır ağır olumlu anlamda salladım. Annemin özür dileyici bakışlarını üzerimde hissederken Sarp'ın şüpheci ifadesi de git gide büyüdü. Daha geniş düşünsem aklıma daha da doğru bir şey gelir miydi bilmiyordum, ama o an annemin durumunu kurtaracak tek bir şey geldi aklıma. Affet beni babacığım.

''Annem ve babam, babamın vefatından bir süre önce boşanmışlardı.''

Bu sözlerimin ardından annemin yüzüne bakmaya utandım. Birbirlerini daima ilk günki kadar seven bu iki insan hakkında uydurduğum bu yalan ömür boyu vicdanıma yük olacaktı. Baştan beri Sarp'a söylediğim tüm yalanlar gerekli olduğu için kafaya takmamıştım, ama bu yalan kendimden utanmam için yeterli oldu.

''Tövbeler olsun.''

Anneannemden gelen sözlerle Sarp'ın bakışları ona doğru döndü. Hızla ona doğru bir adım atarak, ''Anneannem boşanmaktan hiç hoşlanmaz,'' diye fısıldadım. Sarp'ın gözleri beni buldu. Şüpheli bakışları üzerimde gezinirken, ''Yani anne tarafın Akkaya?'' diye sordu.

''Aynen.''

''Anladım,'' diye mırıldandı gözlerindeki şüphe kırıntıları tuzla buz olurken. Yanlış mı görüyordum bilmiyordum, ama sanki işittikleriyle sanki bir rahatlama gelmişti Sarp'a. Bunu şu an için fazla sorgulamadım ve bu kez Kaan'a dönerek, ''Anneannem, anneciğim, bu da Kaan Bey,'' diyerek tanıttım onu. ''Ferit Bey'in yeğeni.''

Kaan sözlerime gülümsedi. Hemen yanında duran annemin elini sıkarak, ''Memnun oldum, Irmak Hanım,'' dedi. Sonra adımlarını anneanneme yönlendirdi ve tıpkı Sarp gibi onun elini öpti. ''Zahide Hanım, memnun oldum efendim.''

Anneannem Kaan'ı da aynı beğeniyle süzdü. Kaç yaşına gelmiş kadın resmen gözlerindeki kalpleri saklama gereği duymuyordu.

Kıskandın mı kız?

Sarp ve Kaan, annemin gösterdiği koltuklara geçti. Ben de kendimi hemen anneannemin yanındaki boşluğa bıraktım. Annemse son dakikalarda yaşananları yeni sindirmiş olacak ki, nihayet konuşacak bir şey bularak, ''Ne alırdınız?'' diye sordu. ''Çay kahve?''

Annemin sorusu Sarp'ın dikkatini üzerine çekmek için yetti. Anneme doğru nazikçe gülümsedi ve, ''Bir şey içmeyelim,'' dedi. ''Sağ olun.''

İşittiklerim hoşuma gitmedi. Yüzüm kontrolüm dışında katı ve somurtkan bir hal alırken hanımefendilere yakışmayan bir biçimde arkama yaslanarak yayıldım. Tüm gün şirkette benden iki yüz kahve istemeyi biliyordu!

''Ben sorsam on tane kahve içersiniz ama.''

''Ne?''

Dilimi tutamayarak dudaklarımdan firar etmesine neden olduğum kelimeler annemin kulaklarını doldurduğunda hayret dolu ve kınayıcı bakışları anında beni buldu. Nezaket öğretmeye çalıştığı kızının patronunun karşısında böyle sözler etmesi onun için kabul edilebilir değildi.

Kabalığımı toparlamaya çalışarak Sarp'ın bakışlarını görmezden geldim ve, ''Sarp Bey bir tek benim kahvemi içer anne,'' dedim. ''Ama ne yazık ki ben bugün kahve yapacak durumda değilim.''

Abart.

''Vah vah,'' dedi anneannem alaylı bir tonda. Sarp ve Kaan'ın gözüne sevimli bir nine gibi geliyor olabilirdi, ama onun şu an benimle ne denli eğlendiğini en iyi ben bilirdim.

''Vah ya,'' diye destekledim anneannemi. Annemse mutfağa doğru yönelerek, ''Olmaz,'' dedi. ''Bir çayımızı için.''

İtiraz kabul etmeyen sözlerinin ardından salonu terk eden annemin gidişiyle odayı kısa bir sessizlik kapladı. Kaan meraklı bir çocuk gibi odanın her köşesini süzerken bakışları gözlerime takıldı. Gözlerimizin çatışmasıyla ona tek kaşımı kaldırarak baktım. O ise kaşlarıyla Sarp'ı işaret etti. Hâlâ endişeleri olduğunu anladım. Gözlerimi kırpıştırarak onu üstesinden geleceğimize inandırmaya çalıştığım sırada, ''Nasılsınız, Zahide Hanım?'' diye sordu Sarp.

Anneannem kendisine yöneltilen bu soruyla gülümsedi. Başını eğerek utangaç bir genç kız gibi halden hale girmesiyle ona kıstığım gözlerle baktım. ''İyi diyelim iyi olalım çocuğum,'' diye yanıtladı Sarp'ın sorusunu. ''Sizleri sormalı.''

Daha Sarp dudaklarını aralayamadan Kaan araya girdi ve, ''Turp gibi,'' dedikten sonra beni işaret etti. ''Işıl'ın sayesinde.''

Kaan'ın gereksiz çıkışıyla ona ters bir bakış attım. ''O konulara girmesek mi, Kaan Bey?''

Konuşmayı ilerletmeye çalıştığının farkındaydım, ama Sarp'ın aklına kahramanlığımı getirip durmanın ne alemi vardı? Böylece olanları hatırlayacak, benim onu bu durumdan nasıl kurtarabildiğimi sorgulayacaktı.

Bunu öyle ve böyle yapacak, Defne.

Benim aksime Sarp da konunun bu noktaya gelmesini doğru buluyormuş gibi elini itiraz edercesine salladı. ''Girelim,'' dedi ve tekrar anneanneme döndü. ''Girelim, Işıl bugün benim hayatımı kurtardı.''

''Girdi gerçekten,'' diye mırıldandım kendi kendime. Sonra yüzüme zoraki bir gülümseme yerleştirdim. ''Sarp Bey,'' dedim. ''Abartmayın lütfen. Başka çare yoktu. Mecbur atlatacaktık adamları.''

''Ne oldu ki?''

Elindeki tepsiyle salona giren annemin meraklı sesi kulakları doldurduğunda bakışlar onu buldu. Annem çayları servis ederek kendini koltuklardan birine attığında sarp kısaca özetledi. Bu sektörde bu tarz şeylerin olabileceğini anlattığında buna aslında aşina olan ailem, bu noktada rollerinin hakkını vererek endişeli görünmeyi başardılar.

''Ama emin olun, bir daha Işıl'a bir zarar gelmesine izin vermeyeceğim,'' dedi sözlerini sonlandıran Sarp.

Asıl ben sana bir zarar gelmesine izin vermiyorum, şaşkın.

Herkes afallamış bir şekilde bakıyordu. Zira Sarp hariç herkes aslında kimin kimi koruduğunu biliyordu. Bir an için üzüldüm. Sarp gibi zeki ve aklı başında bir adamın her şeyden habersiz olması beni o an hem üzdü, hem de tedirgin etti. Onu kandırdığımı sanarken, ya o bizi kandırıyorsa? Ya aslında her şeyi biliyorsa?

Yok canım.

Sarp açıklamasını yapıp aklınca ailemin içini rahatlattıktan sonra çaylarını içip gittiler. Kaan, Sarp'ın aksine anneanneme özel bir ilgi göstermiş, onun kalbini çoktan fethetmişti. Öyle ki, anneannem Kaan ve Çisem'in aralarını yapmak istememden hoşnut olmuş, bu duruma el atmayı bile teklif etmişti.

Ertesi sabah kahvaltı masasına kadar kendi katımdan inmedim. Dün akşam bir şey yemek yerine erkenden uyumayı tercih ettiğim için şimdi baya baya açtım. Oldukça kaba bir şekilide tabağımı doldurup yemekleri ciddi anlamda ağzıma tıkarken, ''Birkaç gün evde mi kalsaydın, Defne?'' diye sordu annem. Normalde bu hareketlerime kızacak olsa bile, bugün özel bir anlayış gösterdiğinin farkındaydım.

''Turp gibi o,'' dedi dayım.

Ona doğru gülümsedim. Şu küçücük yarayla aylanıp baylanmayacağımı en iyi o biliyordu.

''Küçük bir yara, anne,'' dedim ben de. ''Büyütecek bir şey değil.''

Anneannem bu noktada araya girdi. ''Anne yüreği. Anlamazsınız siz.''

İtiraz kabul etmeyen bir biçimde dudaklarından dökülen bu sözlere bir karşılık vermedik. Ne onlar bizi anlardı, ne de biz onları. Zira bizim çocuklarımız yoktu, tüm endişeleri biliyor ve tanıyor, ama evlatlara karşı hissedilen o endişeyi bilmiyorduk. Aynı şekilde annemlerin gözünde işimiz çok ağır ve çok imkansız duruyordu. Bizim içinse artık normaldi.

''Dün konuşamadık,'' diyen dayıma döndüm ve dünü hatırladım. Dün gün içerisinde yanına uğramamı istemişti, ama ben Sarp'ın takip edilme olayından sonra bunun için fırsat bulamamıştım. ''Ama bugün çıkışta yanıma gel.''

''Evet dayı ya,'' dedim mahcup bir şekilde. ''Eve getirdiler beni, uğrayamadım yanına.''

Gülümseyerek sağlam olan omuzumu sıvazladı. ''Önemli değil.''

''Bugün konuşalım,'' diye devam ettim ve aklıma gelen şeyle merakla sordum. ''Şu rakip şirkete de birini sokacaktık. O ne oldu?''

Dayım bu sözlerimle başını olumlu anlamda salladı. ''Aklımda birkaç aday var,'' dedi. ''Yeni bir ajan şart oldu. İçten kanıt aramaya devam etmek bize zaman kazandıracak.''

Kalbimin beynimin önüne geçtiği şu günlerde kendimi Sarp'dan çok görevime adamanın bana iyi geleceğini biliyordum. Bu yüzden hevesle başımı salladım ve dayımın sözlerini destekledim. ''Bence de.''

*

Bir saat sonra şirkete ulaşmıştım. Bu sabah Sarp'ın kahvesini erkenden hazır etmek yerine öylece yerimde oturup gelmesini beklemiştim. Zira dün sabah olduğu gibi dengesizliği üzerinde olabilir ve yine kahve içmeyi reddedebilirdi. Bu yüzden en mantıklısı gelmesini bekleyerek, bir şey isteyip istemeyeceğini görmekti.

Sarp'ın gelişini görmemle oturduğum yerden kalktım. Odasına ilerlerken onu takip ettim ve, ''Günaydın, Sarp Bey,'' dedim gülümseyerek.

Bana aynı şekilde gülümsedi. Odasının kapısını aralayarak benimle birlikte içeri girerken, ''Günaydın,'' dedi. Sonra bakışları kolumu buldu. Üzerime giydiğim blazer ceket sargımı kamufle ettiği için aradığını bulamayarak kaşlarını çattı. ''Kolun nasıl oldu?''

Başımı sağa sola salladım. ''Gayet iyi.''

Tekrar ceketin altında gizlenen koluma bir bakış attı. Ağır adımlarla yerine doğru ilerleyip koltuğuna otururken, ''Bir şey ister misiniz?'' diye sordum.

Önce yerine oturdu. Sonra bir süre etrafına bakındı ve yüzüne güzel bir gülümseme yerleşirken, ''Zahmet olmayacaksa alırım bir kahveni,'' dedi.

Ya sen böyle güzel güzel sor bu kız sana dünyaları versin.

''Veririm vallah.''

''Efendim.''

Yine sesli düşünmüş olmamla kendi saçımı başımı yolma isteğiyle dolup taşarken bunun aynı zamanda oldukça garip olacağının da farkındaydım. Yüzümü ekşitmemeyi başardım ve, ''Hemen getiriyorum kahvenizi,'' diyerek hızla Sarp'ın odasından çıktım.

Kahveyi yaptıktan sonra tekrar Sarp'ın yanına döndüm. Kendimi önümdeki işe vermeye çalışsam da, bir yanım akşam üstü dayımla birlikte başka işlerle uğraşacak olmam için sevinçliydi. Bu hafta kolumdan dolayı ümitli olmasam da, haftaya adımı bir operasyon listesine yazdırabilirdim.

Sarp'ın kapısına ulaştığımda tıklatarak içeri girdim. Sevdiğim bey bana doğru kaçamak bir bakış attı ve tekrar işine döndü. Ben gözlerimi ondan çekmeyerek masasına doğru ilerledim ve tepsideki fincanı masadaki belgelerden biraz uzak bir noktaya güvenli bir şekilde bıraktım.

''Buyurun.''

Dudaklarımdan dökülen tek kelime Sarp'ın gözlerini bana çevirmesine neden oldu. Yüzüme doğru baktığında göz göze geldik. Teşekkür edercesine gülümsediğinde dudaklarımı birbirine bastırarak birkaç adım geriledim. Tam başka bir şey isteyip istemediğini soracaktım ki, ''Işıl?'' dedi sorarcasına.

''Efendim,'' diye karşılık verdim ilgi dolu bir tonda.

Sarp bakışlarını bir müddet yüzümde gezdirdi. Heyecanın dozunu arttırmak istercesine yaptığı bu şey merakımı körüklerken, sessizliğinin sonu hayal kırıklarımla sonlandı.

''Hiç...''

Bunu kabul etmezcesine, ''Evet,'' dedim. Sarp ise başını sağa sola salladı. ''Boşver,'' diye geçiştirmeye çalıştı. ''Şimdi sırası değil.''

''Sırası sırası.''

''Ne?''

''Yani sırasıdır,'' diyerek açıkladım. Söyleyecekleri hoşuma gidecek miydi, bunu bile bilmiyordum. Ama yine de tereddütlü olduğu şeyi bilmek istiyordum. Bu yüzden saçmalayama devam ettim:

''Size sırası değil gibi gelmiştir. Hadi söyleyin.''

''Sonra,'' diyerek beni bir kez daha geçiştirmeye çalıştı. Sesli bir nefes aldım. Yüzüm ister istemez düşerken, ''Ama Sarp Bey,'' diye mırıldandım.

Yüzünde anlam veremediğim bir ifade oluştu. Ama bu isimsiz ifade, alışkın olduğum o şey değildi. Daha tereddütlü, daha karmaşık bakıyordu bana. İçinden çıkamadığı bir şey vardı sanki. Başını belli belirsiz salladı ve, ''Nasıl bu kadar rahat olabiliyorsun?'' diye sordu birden. ''Başkası olsa dünki olayda ne soğukkanlılığını koruyabilirdi, ne de bu sabah buraya gelip çalışabilirdi.''

İşittiklerim eninde sonunda duymayı beklediğim şeylerdi, bu yüzden şaşırmadım. Yine de sözlerinin ilk kısmı yerine son kısmına odaklanarak güvenli tarafta kalmayı seçtim. Yüzüme hafif bir gülümseme yayılırken, ''Beni görmek yerine, masanızda istifa dilekçemi görmeyi beklediyseniz, açıklamam var,'' dedim. ''Daha önce de istifa ettim ve kabul etmediniz.''

Başını yana yatırarak gülüşüme aynı şekilde karşılık verdi. İç çekişi kulaklarımı doldururken, ''O anlık bir şeydi,'' dedi bilmişçe. ''Ciddi değildin,'' diye ekledi ve daha durgun ve düşünceli bir tavırla ekledi:

''Şimdi yanımda çalışmak istemesen anlardım.''

Kalp atışlarım bir an hızlandı. Elimdeki tepsiyi yukarı doğru kaldırıp göğsüme bastırırken bir elimle de saçlarımı kulaklarımın ardına sıkıştırdım. Sözleri beni de düşünmeye iterken, verdiği olumsuz cevabı iki şekilde yorumlayabileceğimi biliyordum.

Dilimle dudaklarımı ıslattım ve, ''İstifa etsem kabul eder misiniz yani?'' diye sordum.

Bir yanım onaylamamasını dilese de, onayladığı takdirde bunu iyi bir şeyden dolayı yapacağının da farkındaydım.

Sarp başını ağır ağır salladı ve bakışları gözlerime tırmanırken, ''İstemesem de senin iyiliğin için ederdim,'' dedi.

Kendime düşünmek için bir saniye bile tanımadan, ''Sizin iyiliğiniz?'' dedim sorarcasına.

Burukça tebessüm etti. ''Beni boşver.''

''Kolaydı sanki,'' diye mırıldandım kendi kendime, ama duymadı. Böylesi daha da iyiydi. Dengesiz tavırları vardı, bir an yakınsa, iki saniye sonra uzaktı. Uçurumun iki ayrı tarafındaydık ve aramızdaki köprü varla yok arasıydı. Öne doğru bir adım atsam köprüye çıktım sanarak boşluğa düşme ihtimalim vardı.

''Hiç...'' dedi Sarp bir kez daha ve yine gerisini getirmedi. Bu az evvelki sorularının asıl söylemek istediği olmadığını anlamama neden olurken, ''Evet, hiç?'' diye sordum bu kez konuşmasını umut ederek.

O ise beni tekrar hayal kırıklığına uğrattı. Ciddi, ama sert olmayan bir ifade takınarak, ''Neyse hadi çık sen,'' dedi. ''İşinin başına geç.''

Bunu kabul edemedim. Aklını meşgul eden bir şey olduğunu görebiliyordum. Merakımdan ziyade, ona yardımcı olmak isteyerek diretmeyi denedim. ''Sarp Bey, aklınızı kurcalayan nedir?''

Sorumu beklemiyormuş gibi bir an afalladı. Sonra takıldığı ciddiyet yerini zoraki bir gülümsemeye bıraktı. ''Yok bir şey, Işıl. Hadi işine dön.''

Belki o an bunu kabullenmeli, arkamı dönerek gitmeliydim. Beni kırmak istemediğini görebilmeme rağmen odayı terk etmeliydim. Fırtınaya hiç fırsat vermemeliydim. Yapamadım.

''Ama...'' diyerek tekrar itiraz ediyordum ki, Sarp'ın yükselen sesi beni böldü.

''Güzellikle çık diyorum, çıkmıyorsun. Kızınca da suçlu ben oluyorum.''

Ani çıkışına bir anlam veremedim. Ürkmüşçesine yerimde sıçrarken bir adım gerileyerek şaşkın gözlerle Sarp'a baktım. Parmağımla kendimi işaret ederek, ''Ne yaptım ben şimdi?'' diye sordum hayretle.

Bilmediğine emin misin?

Sarp oturduğu yerden kalktı. Eli ensesine doğru yol alırken ayağa kalkmış olmasının onu duvara itmemle sonuçlanmaması için dua etmeye başladım.

''Çık diyorum neden durup ısrar ediyorsun?'' diye sordu küçük bir çocuğu azarlar gibi.

Onu kızdırmış olduğumu kabul edebilirdim. Yine de bu kadar büyütmesini anlamıyordum. Tahtıntan kıpırdama gereği duymadan bir kez uyarıcı bir tonla adımı söylese, en fazla yüzümü buruşturur sonra arkamı dönerek giderdim. Ama o yine fırtına olmayı seçmişti.

Belki iyi de yapmıştı. Çünkü fırtınadan sonra aydınlık vardı.

''Hah, güzel anlaştığımız dakikalar buraya kadarmış,'' diye mırıldandım.

Merhaba dengesiz Sarp.

Sarp bu mırıltılarımı duyarak bana alayla baktı. ''Kimin yüzünden acaba,'' dedi suçlayıcı bir tonda.

Yine de kendimi savundum ve, ''Ben bir şey yapmadım,'' dedi. ''Siz sinirlendiniz.''

Bu kez onaylarcasına başını salladı. Ellerini masasına dayayarak öne doğru eğilirken gözlerinde hükmedici bir bakış, duruşunda bir sarsılmazlık vardı.

Kalplere mukayet olalım.

''Niye peki?'' diye sordu Sarp. Bu kez ben de huysuzlandım. Yüzüm buruşurken, ''Ne bileyim ben?'' dedim ruh halimi sesime de yansıtarak ve alayla ekledim.

''Yine bir şeylere öfkelenme ihtiyacı hissettiniz anlaşılan. Sonra da aklınıza ben geliverdim.''

O an asıl fırtına koptu. Karşımdaki adamın öfkesi yumruğunda birikmiş gibi masasına indi. Dudaklarından alaylı bir tıslama firar etti. O saniye bir dönüm noktasıydı sanki. Sarp'ın fırtınasından bana doğru bir rüzgar esti. Rüzgar bir avucuma aydınlığı, bir avucuma da bataklığı bırakıverdi.

Sarp'ın dilinden akan sözlerle kaderimizi insafıma kaldı.

''Hiç aklımdan çıkmıyorsun ki!''

Bölüm sonu

4 yorum