Ertesi sabah annemlerle kahvaltı ettikten sonra kahvemi içmek adına kafenin yolunu tuttum. Dün günün geri kalanını Sena'nın da desteğiyle Sarp'ı boğazlamadan atlatabilmiş, akşam oldukça asabi bir şekilde eve ulaşmıştım. Muhtemelen yaşadıklarımı ve zorla içine atıldığım durumu sindirmem için zaman tanıyan ailem bana hiç bulaşmamış, günümün nasıl geçtiğini dahi sormamışlardı. İyi de yapmışlardı. İnsanların beni kızdırdıklarını anladıktan sonra gelip şirinlik yapmaları beni daha da agresifleştirmekten başka bir işe yaramıyordu çünkü.
Taksinin ücretini ödeyerek araçtan indim ve kafeme doğru hiç olmadığı kadar çekingen adımlarla ilerledim. Küçük mekanımda ben hariç üç kişi çalışıyordu. Müjgan abla ve Aykut amca, bir de İrem. Rahat bir tarzı olan beni bugün ilk kez topuklu ayakkabılar ve özenle yapılmış saçlarla göreceklerdi. Yüzümdeki boya ve badanayı saymıyordum bile. Onların karşısına böyle çıkmak bile benim için rezalleti. Neyseki onlara bu halimi açıklamak durumunda kalmayacaktım. Zira onlar dayımın başka alanlarda da tecrübe toplamamı istediği için bir şirkette asistanlık yapmaya başladığımı düşünüyorlardı. Kısmen doğruydu da, sadece bu görevin altında yatan gerçek sebepleri bilmiyorlardı. Benim egolu bir insan olmadığımı bildiklerinden kendi işimin patronluğundan bir başkasının asistanlığına geçiş yapmamı pek yadırgamamışlardı.
Derin bir nefes aldım ve mavinin tatlı bir tonuna ev sahipliği yapan Güneş tabelasının altındaki kapıdan içeri girdim. Bakışlarım içeride gezinirken sabah telaşının buraya da uğradığını görmem uzun sürmedi. Kendi halinde küçük bir mekan olsa da, seveni çoktu. Her sabah işe gitmeden önce kahvesini almaya gelenler, öğle arasında kendine tatlı izni verenler, ya da iş çıkışı ailesine tatlı sürprizler yapmak isteyenler soluğu burada alırdı. Ayrılığın ne kadar olacağını bilmiyor ve Güneş'i şimdiden özlüyordum.
''Ooo.''
İşittiğim tanıdık sesle bakışlarımı yan tarafıma doğru çevirdim. Karşımda Müjgan ablayı görmemle gülümserken, ''Günaydın,'' diye mırıldandım.
''Günaydın,'' diye karşılık verdi.
Gözlerimizle sessizce anlaşmışız gibi tezgaha doğru ilerledik. Müjgan abla tezgahın ardına geçerken, ben de tezgahın önündeki taburelerden birine yerleştim. Normalde bu tabureye oldukça rahat bir şekilde otururken, şimdi eteğimi çekiştirip durmak sinirlerimi bozmuştu. Seslice ofladım ve bakışlarımı karşımdaki kadına çevirdim. İrem henüz öğrenci olduğu için derslerinden arta kalan zamanlarda burada oluyordu. Bu yüzden henüz gelmemiş olduğunu biliyordum. Onu es geçerek, ''Aykut amca?'' dedim sorarcasına.
''Mutfakta, yeni bir tarif üzerinde çalışıyor dünden beri.''
Sırıtmadan edemedim. Tezgahtaki tüm leziz tatlıların ardında Aykut amcanın sihirli parmakları yatıyordu, İrem ve Müjgan abla ön tarafta müşterilerle ilgilenirken, Aykut amca Güneş'in mutfağındaki gizli hazineydi.
''Sabahın bu vaktinde mi?''
''Onun için zamanın bir anlamı mı var sanki?''
Soruma karşılık olarak aldığım soruyla başımı belli belirsiz sallayarak kıkırdadım. Benim yerime bakacak olan kadının adını öğrenmiştim. Pelin adında, benden biraz büyük bir fırsatçıydı. Fırsatçı, çünkü işimi ele geçirdi!
''Patroniçeniz nerede?''
Ortaya attığım diğer soru Müjgan ablanın bir kez daha gülümsemesine neden oldu. Bir yandan bana kahve hazırlarkan bir yandan da gözleriyle müşterileri kontrol ediyordu. Üzerimde salaş kıyafetlerimle o tezgahın ardına geçip müşterilerimle kendim ilgilenmeyi ne çok isterdim oysa.
''Henüz gelmedi,'' diye yanıtladı Müjgan abla sorumu.
Anında tek kaşım havalandı. ''Nedenmiş o?''
Karşımdaki kadın bu kez imalı gözlerini üzerime dikti. Bunun ne anlama geldiğini bildiğim için dudaklarımı masumca birbirine bastırdım ve gözlerimi kaçırdım. Ben de her sabah erkenden burada olmazdım. Bu yüzden Pelin'in de aynı ayrıcalığa sahip olma hakkı vardı.
Müjgan ablanın bir cevap vermesine fırsat tanımadan, ''Tamam tamam,'' dedim. ''Benim yerime bakacak sonuçta, olsun o kadar... Nasıl birisi?''
''Gayet güler yüzlü, hoş bir kız.''
Somurttum. Müjgan abla Pelin'den hoşlandıysa endişe edecek bir şey yoktu. Ben çalışanlarıma elemandan çok arkadaş gözüyle bakar, onların burada çalıştıkları süreçte kendilerini rahat ve bir ailenin parçası gibi hissetmelerine özen gösterirdim. Güzel bir hava yakalamıştık birlikte ve Pelin'in bunu bozmasından endişe etmiyor değildim.
''Size patronluk taslamıyor değil mi? Eğer öylese haddini bildiririm.''
Sözlerim Müjgan ablanın kıkırdamasına neden oldu. Kahvemi önüme bıraktıktan sonra tezgahın ardından çıkarak aceleci adımlarla hesabı isteyen bir müşteriye doğru gitti. Dakikalar sonra tekrar yanıma döndüğünde sorumu es geçmeyerek, ''Biraz disiplinli gibi geldi, ama huzursuz edici bir yanı yok,'' diyerek yanıtladı sorumu. ''İçin rahat olsun.''
Müjgan ablanın sözüne her zaman güvenirdim. Bu yüzden en kısa zamanda Pelin ile bizzat tanışmayı aklıma not ettim. Bunu şimdiye dek yapamamıştım, zira dayım müsaade etmemişti. Güneş'e oldukça düşkün olduğumu biliyordu ve dayıma göre ben yerime bakacak olan kimseye güvenemeyecek, burayı kimselere emanet edemeyecektim.
Kahvemden büyük bir yudum aldım. Müjgan ablanın onayını almıştım, ama yüzde yüz huzurlu hissetmem adına Pelin ile tanışmalıydım. Bunu aklımın bir köşesine not attım. Sarp Efendi yüzünden akşama ahım gidim vahım kalmazsa eve dönmeden önce buraya tekrar uğrayabilirdim.
''Sen de işler nasıl gidiyor?''
Aldığım soruyla başımı kaldırdım. Kahvemden vakit kaybetmeden yeni bir yudum aldım ve, ''İğrenç,'' diye yanıtladım yüzümü ekşiterek.
Müjgan abla kahkaha attı. ''O neden?''
Sanki tekrar o şirket binasındaymışım gibi yüzümü ekşittim ve, ''Görmen lazım,'' dedim. ''Boya küpüne düşmüş kızlar, kağıt kürek içinde boğulan insanlar.''
Duraksadım ve aklıma gelen şeyle ses tonuma engel olamayarak ekledim. ''Kahvelerini kendileri yapamayan patronlar!''
Karşımdaki kadın tekrar şen bir kahkaha attı. Bense ona ters gözlerle baktım. Bunu görerek bana doğru uzandı ve çatmış olduğum kaşlarımı tekrar yerlerine indirdi. Samimi olduğum insanların bana dokunmasında bir sakınca görmediğim için sesimi çıkarmadım. Neredeyse son damlasına gelen kahveme uzandım ve kolumdaki saate bir bakış attım. Kahvemden son yudumu aldım ve, ''Ellerine sağlık,'' dedim.
''Gidecek misin?''
''Gideyim. Artık bir patronum var.''
Müjgan abla yine güldü. Sonra tek kolunu tezgaha yaslayarak öne doğru eğildi. Sesini kıstığında ben de gözlerimi kıstım ve gelecek olan sözleri bekledim.
''Yakışıklı mı bari?''
Yüzümü ekşittim. ''Yok be.''
Allahtan kork, Defne.
İç sesim haksız sayılmazdı. Sarp tipsiz kategorisine asla girmiyordu, ama hayran olunası bir hali de yoktu.
Başımı hafifçe sağa sola salladım ve, ''Fena sayılmaz,'' dedim.
Müjgan ablanın yüzü anında aydınlanırken devam etme gereği duydum ve, ''Ama tipi batsın onun!'' dedim. ''Boğazlayasım geliyor hayvanı!''
Gereğinden fazla sesli konuşmuş olacağım ki, Müjgan abla etrafına bakışlar attı. Neyseki sabahın bu vaktinde pek sık burada olmadığım için müşteriler arasında beni tanıyanlar yoktu.
''Sen orada da böyle konuşmuyorsun, değil mi?''
''Nasıl?'' diye sordum sorusuna karşılık olarak.
''Böyle kaba.''
Annemden de aynı sözleri işitmiş olmamı hatırladım ve, ''Elimden geldiğince kendime hakim olmaya çalışıyorum,'' dedim.
''Bir zahmet,'' dedi Müjgan abla.
Oturduğum tabureden kalktım. Kolumdaki saate memnuniyetsiz bir bakış attım ve, ''Gideyim,'' diye mırıldandım.
''Aykut abiye görünecek misin?''
Bu soruya olumlu bir yanıt vermek istesem de maalesef aksini yapmam gerekiyordu. Başımı sağa sola salladım ve, ''Rahatsız etmeyeyim,'' diyerek kıkırdadım. ''Hem vaktim kısıtlı.''
''Patronun kızmasın.''
Gözlerimi devirmekten çekinmedim. Çantamı kaptığım gibi Müjgan ablaya el salladım ve, ''Selamlarımı ilet,'' dedim İrem ve Aykut amcayı kastederek.
Müjgan abla onaylayıcı bir şekilde baş salladı ve sonra ardımdan gülümseyerek boşalttığım fincana yöneldi.
Vakit kaybetmeden Güneş'den çıktım ve gördüğüm ilk taksiyi durdurdum. Yarım saati bulmadan şirkete ulaşmıştım. Somurtkan halimi saklamaya çalışarak yüzüme daha uysal bir ifade yerleştirmeye çalışarak büyük adımlarla asansöre doğru ilerledim. Saatime bir bakış attım. Sarp en geç on beş dakikaya burada olurdu ve bu benim için kendi işime hakim olmak adına yeterli bir zamandı. Çalışma masama doğru ilerlerken telefonla görüşmekte olan Sena'ya başımla selam verdim. Gülümseyerek el salladı. Yerime ulaştığımda çantamı bıraktım ve ajandayı açarak Sarp'ın bugünki görüşmelerine bir göz attım. Bir saat sonra toplantısı vardı.
Derin bir nefes aldım. Adımlarımı mutfağa doğru yönlendirdim ve zamanlamayı tutturmayı umarak Sarp'ın kahvesini yapmaya koyuldum. Kahve yapmaktan bile zevk alan bir insanken bundan sonra yaptığım tüm kahveleri Sarp'ın başından aşağıya dökmek isteyecek hale gelmiştim. Dayıma helal olsundu!
Pişen kahveyi fincana boşalttım ve duvardaki saate döndüm. Eğer dakik bir insansa Sarp iki dakikaya burada olurdu. Tepsiyi elime aldım ve ağır adımlarla Sarp'ın odasına doğru ilerledim. İçeri girerek fincanı Sarp'ın çalışma masasına bıraktım ve pencereye doğru ilerleyerek odadının havalanması adına camı açtım. İçeri doğru hafif bir hava eserken temiz havayı mümkün olduğunca içime çekerek derin nefesler aldım.
''İntihar etmeyi planlıyorsan bir zahmet başka camdan atla.''
İşittiğim sesle bir an dengemi kaybedecek gibi oldum. Ayağımdaki topuklular yoluma taş olurken ayaklarımı yere sağlam basabilmek zorlaştı.
''Dikkat et!'' dedi karşımdaki sert ses. Kaşlarımı çattım ve yakaladığım dengeyle ayaklarımı sertçe yere vurdum. Arkamı dönerek pencereyi kapattım ve ben fark etmeden odaya girmiş olan Sarp'a döndüm.
''Ne intiharı? Niye intihar edeyim ben? Odanızı havalandırmak istemiştim sadece.''
Sarp bana alaylı bir bakış attı. Ama tek kelime etmedi. Kendinden emin adımlarla koltuğuna doğru yönelerek yerine yerleştiğinde ben de masasına doğru adımlayarak bir müddet sonra durdum. Elimle masasına bıraktığım kahveyi işaret ettim ve, ''Kahveniz,'' dedim.
Gözleri masadaki fincanı buldu. Başını olumlu anlamda salladı ve, ''Neler var bugün?'' diye sordu.
Duruşumu dikleştirdim. Ajandada gördüklerim bir bir gözlerimin önünde belirirken, Sarp da kahvesine uzanmıştı.
''Kırk beş dakika sonra bir toplantınız var. Mimarlar ile,'' diye açıkladım. ''Alışveriş merkezi projesinden bazı detayların üzerinde çalışılmasını istemişsiniz... Çalışmı...''
''Bu kahve soğuk.''
Sözümü kesmesiyle sesli bir nefes aldım. Bir tabağa geri bıraktığı fincana bir de yüzüne baktım. ''Daha yeni yapmıştım aslında.''
Bir şey demedi. Sadece arkasına yaslandı ve gözlerini bana dikti. Muhtemelen beni sinir etmek için yapıyor olduğuna inansam da, her zaman insanların hareketlerini kötüye yorumlayan yanımdan vazgeçmek istiyordum aynı zamanda.
Aklıma gelen şeyle boş bulunarak kıkırdadım. ''Odayı havalandırırken kahve de üşüdüyse demek,'' diyerek bir kahkaha attım.
Sarp yine tek kelime etmedi. Gülen ifadem ağır ağır donarken boğazımı temizledim. Yüzüme tekrar ciddi bir ifade yerleştirdim ve masadaki fincana doğru atılarak, ''Ben size yenisini yapayım,'' diye mırıldandım.
''İyi olur... Sonra da geçen proje önerisinin dosyalarını getir.''
Emrin olur.
Kendimi ters bir laf etmemek için tuttum ve zorla gülümseyerek, ''Peki efendim,'' dedim. Tam kapıya yönelmiştim ki, ''Işıl,'' diye seslendi Sarp.
Bu kez üstüme alınmakta gecikmedim ve, ''Efendim?'' diyerek arkamı döndüm.
Sarp masanın köşesindeki bir noktayı işaret etti ve, ''Şu tepsiyi de al şuradan,'' diye buyurdu.
O tepsiyi başına geçirmeme ne dersin?
Dakikalar önce Sarp'ın masasına bıraktığım tepsiyi de aldım ve hızla odasını terk ederek bir kez daha mutfağa yöneldim. Söylene söylene yeni bir kahve daha yaptım ve sonra Sena'nın yardımıyla Sarp Efendinin istediği dosyayı alarak tekrar odasına geri döndüm. İçeri girmemle bakışları kısa bir anlığına bana döndü. En azından bir günde odasına girene bakması gerektiğini öğretebilmiştim. Sırada öncelikle teşekkür etmek ve sonrasında nezaket vardı. Teşekkür etmeyi öğrenmesi konusunda umutluydum, ama kibar olmayı öğrenmesi biraz zaman alabilirdi.
Yüzüme sahte olduğunun belli olmadığını umduğum bir gülümseme yerleştirdim ve kahvesiyle dosyayı önüne bırakarak, ''Kahveniz ve istediğiniz dosya,'' dedim. Oturduğu yerde arkasına doğru yaslandı. Ceketini çıkarmış olduğu dikkatimden kaçmazken masasından bir adım geriledim. Ellerimi nereye koyacağımı bilemeyerek arkamda birleştirdim ve gözlerimi tekrar Sarp'a çevirdim.
''Bir isteğiniz var mı?'' diye sordum çıkmamı söylemesini umarak. Sarp başını olumsuz anlamda salladığında çıkmaya yelteniyordum ki, sözleri buna mani oldu.
''Oturabilirsin.''
''Lütfettiniz sağ olun.''
''Ne?''
Olur olmaz anlarda sesli düşünen aklıma hakaretler ederek anlam veremeyen gözlerini bana çeviren Sarp'a baktım. Asla aklından geçeni söylemekten çekinen, ya da karşısındakinden korkan bir insan olmamıştım. Sarp'dan da çekinmiyor ve asla korkmuyordum. Yine de bu potları kırıp dilime hakim olamamak buradaki rahatıma gölge düşürmekten başka bir işe yaramazdı. Eğer rahat etmek istiyorsam mecburen dilime hakim olmalıydım ve maalesef şimdiye dek pek başarılı olamamıştım.
Yüzüme beceriksiz bir gülümseme yerleştirdim ve, ''Yani,'' diye mırıldandım, ''Teşekkür ederim.''
Vakit kaybetmeden hızla Sarp'ın masasının önünde sandalyelerden birine yerleştim. Bakışlarımı ona çevirdiğimde yüzümdeki sahte gülüş varlığını koruyordu. Sarp'ın bakışları biraz olsun yumuşarken başını belli belirsiz salladı ve sonra, ''Söylediklerimi not et,'' dedi.
Yanımda kağıt kalem yoktu, ama bunlara ihtiyacım da yoktu. Dün söylediklerini aklımda tutabildiğimi kanıtlamıştım oysa. Ya unutmuştu, ya da inadına yapıyordu.
''Aklımda tutabilirim,'' dedim.
Bana dikkatli bir bakış attı. Sonra gözleriyle kalemliğini işaret ederek, ''Kalem al oradan,'' dedi buyurgan tonuyla. Ardından bana boş bir kağıt uzatması da uzun sürmedi.
Bir elindeki kağıda, bir de yüzüne baktım. Bıkkın bir nefes alırken elindeki kağıda uzandım ve, ''Kağıt israfı,'' dedim. ''Siz bilirsiniz.''
''Ha şunu bileydin,'' dedi alaylı bir tonda. ''Ben bilirim.''
Bon bolorom.
Bu kez düşüncelerimi sadece aklımdan geçirmeyi başardığım için kendimi içten içe tebrik ettim ve arkama yaslanarak Sarp'dan gelecek sözleri bekledim. Aradan saniyeler geçti, ama Sarp tek kelime etmedi. Başımı usulca ona doğru çevirdiğimde göz göze geldik. O kaşlarını çatmış bir halde bana bakarken ben de tek kaşımı soru sorarcasına kaldırdım. Uslu uslu oturmamdan bile rahatsız mı oluyordu bu hassas?
Bakışlarım bile dudaklarını aralamasına vesile olamazken ilk konuşan ben oldum ve, ''Nefes alış şeklim mi hoşunuza gitmedi?'' diye sordum. Zira nefes almaktan başka bir şey yapmamıştım.
''Sen hoşuma gitmedin,'' dedi Sarp.
Bunu beklemiyordum. Benden hoşlanmamış olması şaşırılacak bir şey değildi, ama bunu açıkça dile getirmesi bir an afallamama neden oldu. Derin bir nefes aldım ve önüme döndüm. Ben Defne, böyle bir durumda ağzıma geleni söyler, utanmadan benim güçlü hafızamı kıskandığını seslice iddia etmekten geri durmazdım. Ama burada kişiliğimi kaybetmeden bazı huylarımı törpülemek zorundaydım. Hızla buradaki diğer kızların bu durumda ne tepki vereceklerini düşündüm ve aklıma gelen ilk şeye tutunarak elimdeki kalemin kapağını dişlerimle açarak kalemin ardına taktım. Bunu yaparken git gide masumlaşan gözlerimi de Sarp'dan ayırmıyordum. O ise dikkatle her hareketimi izliyor, gözlerindeki karmaşayı gizleyemiyordu.
Ciddi ve bir o kadarda kırgın bir tonda, ''Dinliyorum, efendim,'' dedim, söyleyeceklerini not almaya hazır olduğumu belli ederek. Oysa ne ciddiydim, ne de kırgın. Kafamın içindeki Defne horon tepiyor, bir yandan da elimdeki kağıdı buruşturarak Sarp'ın kafasına fırlatmanın hayalini kuruyordu.
Bakışlarım ortasından katlayarak dizlerime koyduğum kağıda kaydı. Sarp'ın konuşmasını bekledim, ama söylediği şey konudan uzaktı.
''Küstün mü şimdi?''
Sorusuyla başımı kaldırdım. ''Yok, ne haddime?''
Başını olumlu anlamda salladı ve hafifçe sırıttı. ''Küsmemişsin belli,'' dedi alayla.
Bir şey demedim. Sadece önüme döndüm ve bir kez daha Sarp'ın söyleyeceklerini bekledim.
Önümüzdeki on beş dakika not tutmakla geçti. Bana kağıt verme konusunda direttiği için içten içe şükrettim. Hafızam kuvvetliydi, ama bu kadar şeyi aklımda tutmaya yetmezdi. Nihayetinde, ''Bu kadar,'' dedi Sarp. ''İşine dönebilirsin.''
Oturduğum yerden kalkarken tek kelime etmedim. Boşalan kahvesine uzandım ve fincanı aldım. Ödünç aldığım kalemi yerine bırakmayı da ihmal etmedim. Son kez Sarp'a döndüm ve, ''Başka bir isteğiniz var mı?'' diye sordum.
Başını olumsuz anlamda salladı. Üzerimde gezinen gözlerindeyse anlam veremediğim bir ifade vardı. Sanki aklından bir şeyler geçiyordu ve bu düşüncelerin merkezinde ben vardım. Arkamı dönecektim ki, ''Bugüne kadar asistanlığımı yapan çalışanlardan farklısın,'' dedi.
Olduğum yerde durdum. Gözlerim onu bulurken, o gözlerini benden kaçırdı. Bu söylediklerini söylemekten hoşlanmadığı belli oluyordu. Nedense keyiflendim.
''Ama dediklerimi güzelce yerine getirirsen iyi anlaşırız, tamam mı?''
Bunun düzgünce ifade edilememiş bir özür olduğunu biliyordum. Ama umurumda sayılmazdı. Zira benden hoşlanmadığını söylemesine alınmamıştım. Benim burada bulunma amacım çok daha farklıydı ve Sarp ile alakalı önemsediğim tek şey onun güvenliğiydi. Diğer işlerde de mecburen elimden gelenin en iyisini yapacaktım, ama her şeyin başında yüzde yüz iyi yapacağımdan emin olduğum tek şey, Sarp'ı olası bir tehlikeye karşı en iyi şekilde koruyacağımdı. Oysa itiraf etmeliydim ki, o koltuğun ardında öyle hükmedercesine otururken hiçte benim korumama ihtiyacı varmış gibi durmuyordu. Bir bakışıyla bile tehlikeleri def edebilecekti sanki. Ama işte, görünene aldanmamak lazımdı.
Başımı olumlu anlamda salladım. Şu an gülümsemenin uygun olacağı kanaatine vararak tebessüm ettim. ''Peki.''
''Güzel,'' dedi Sarp. Elimdeki kağıdı işaret etti ve, ''Toplantıda o noktalara dikkat etmeni istiyorum,'' diye ekledi.
İşittiklerimle küçük bir hayret denizinin içine düşerken boğulmamak için çırpınmaya başkadım ve, ''Ben de mi toplantıya gireceğim,'' diye sordum endişeyle. Toplantı demek daha çok insan demekti ve ben mümkün mertebe az kişiyle muhattap olmak istiyordum.
Patronun asistanısın, Defne. Ne kadar az kişiyle konuşabilirsin ki?
Sürekli haklı olan iç sesimi ameliyatla aldırmanın bir yolu olup olmadığını araştırmayı aklıma not ettim ve Sarp'dan gelecek cevabı bekledim.
''Herhalde,'' diye yanıtladı hassas Sarp.
Somurtmama engel olmaya çalıştım ve, ''Ben çıkayım o halde,'' diyerek arkamı döndüm. Büyük adımlarla kapıya ilerlerken aklımda az sonraki toplantı vardı. Yeni insanlar daha fazla meraklı insan demekti. Daha fazla merak daha fazla soru demekti. Sorular cevaplara yol açardı ve benim tek dileğim bana yönelen sorularla daha fazla pot kırmamaktı. Aptal bir kız değildim asla, ama bulunmaktan hoşnut olmadığım bu ortamda olmak beni geriyor, bu da olur olmaz davranışlar sergilememe neden oluyordu.
Ben bu durumların üstesinden gelebilirdim. Ben zorlukların üstesinden gelmek için eğitilmiştim. Ben Defne Akkaya idim.
Işıl'ı unutma.
Kes sesini pislik iç ses!
Ben neleri başarabileceğimi kendime hatırlatmalıydım. En kısa zamanda.
BİTTİ! Sevdiniz mi?
Geri dönüşleriniz harika ya, aşırı motive edici! Çok teşekkür ederim. Yıldıza basıp, kısa da olsa bir yorum bırakmayı unutmayın ki, daha da hızlı yazayım. trong>
İnstagram hesabım seymaendless. İleride dilerseniz İG'den alıntı paylaşabilirim bölüm öncesi :)
