Şarkı: Gülşen - Bangır Bangır
*
Önümüzdeki bir saat herhangi bir işle meşgul olmadım. Sarp Efendi ne beni yanına çağırdı, ne de ilgilenmem gereken bir iş verdi. Bir müddet öylece masamda oturarak boş boş beklesem de, bu hiç benlik bir hareket değildi. Arkama yaslanmış bir vaziyette delici bakışlarımı Sarp'ın kapısına dikmiştim ki, işittiğim sesle anında entrikacı kötü kadın pozumu bozarak sevimli genç kız moduna girdim. Bakışlarımı sesin sahibi Sena'ya çevirerek gülümsedim.
''Nasıl gidiyor?'' diye sordu yanıma ulaşan Sena.
Hafifçe omuz silktim ve, ''Aslında pek gitmiyor,'' diye yanıtladım sorusunu. ''Sarp Bey benden herhangi bir şey istemedi.''
Sena anladığını belli edercesine başını sallasa da yüzünde var olan o güldü gülecek ifade dikkatimden kaçmadı. Bu kız hakkındaki ilk izlenimim beklediğimden olumlu olsa da şu an içime bir şüphe düşebilirdi. Yine de buna müsaade etmedim ve, ''Gidip sormam mı gerekir?'' diye sordum.
Karşımdaki kız bu kez gülüşünü bastırmak yerine kıkırdadı. Karşımda gülmemek için şekilden şekile girmesindense açıkça gülmesini tercih ederdim. Sonuçta bir göreve çıktığımda da karşı tarafın sinsice saklanmak yerine karşıma çıkarak çatışmasını bekliyordum.
Burası savaş alanı değil, Defne.
Hadi ya, diye karşılık verdim iç sesime. Sonra dikkatimi tekrar Sena'ya yönelttim. O ise elini dostane bir tavırla omuzuma yerleştirerek, ''Canım ya,'' dedi.
Omuzumdaki eline garipseyen bir bakış atmamak için kendimi zor tuttum ve işimi daha da zorlaştırarak gülümsemeye çalıştım. İnsanların koluma veya omuzuma dahi olsa öylece dokunmalarından hoşlanmazdım. İsteğim dışında bana yanaşan elleri kırmak için eğitildiğimi hesaba katarsak, Sena samimi olayım derken sınırları baya zorluyordu.
''En basitinden randevu planına bakarsın mesela. Hatırlatma yapman gerekirse girer söylersin.''
İşittiklerimi anlamamla başımı olumlu anlamda salladım. Böylece Sena'nın eli benden ayrıldı ve yeni tanıştığım kız gözlerini masamın üzerinde gezdirerek mavi bir ajandayı işaret etti. Dikkatimi çeken ajandayı elime aldım ve soru soran gözlerimi tekrar Sena'ya çevirdim. Karşılık olarak onaylayıcı bir bakış aldım. ''Eda randevuları bu şekilde yönetirdi.''
Eda'nın benden önceki asistan olduğunu anlamak zor değildi. Bu yüzden sadece başımı salladım ve ajandanın kapağını açarak bugünün tarihini aradım. Bir yandansa aklımı Eda'nın şimdi nerede olduğu kurcalıyordu. Beni bu işe almak için onu işten mi çıkarmışlardı? Yoksa şu an daha iyi bir işin başında mıydı? Umuyordum ki ikincisiydi.
Bugüne ait sayfayı gördüğümde göz gezdirdim. Çok sevgili patronumun bugün iki görüşmesi vardı. Demek benim görevim ona bunları hatırlatmaktı, ha? Bu adam randevularını bile ajandaya not etmekten acizken koca holdingi nasıl yönetiyordu?
''Püüh, rezil!''
''Ha?''
Sena'nın dudaklarından soru sorarcasına firar eden şeyle bakışlarımı ona doğru kaldırdım. İster istemez sesli düşündüğümün farkına vararak, karşımdaki kızın şaşkın gözlerine baktım ve toparlamaya çalışarak hızla aklıma gelen ilk şeye tutundum.
''Rezil kafam ya,'' diye uydurdum. ''Ajandaya açıp bakmayı kendim akıl etmeliydim. Seni de yoruyorum böyle.''
Karşımdaki kızın yüzündeki ifade anında aydınlandı. Ya pek akıllı bir kız değildi, ya da cidden çok iyi niyetliydi. Hemen itiraz ederek, ''Olur mu öyle şey?'' diye sordu. ''Ben de geçtim aynı yollardan. Seni çok iyi anlıyorum.''
Hafif bir salak muamelesi görmüştüm sanki, ama aldırmadım. İnsanların hakkımda ne düşündüğünü pek umursamazdım. Ben aptal olmadığımı biliyordum sonuçta ve bu bana yetiyordu. Başardığım şeylerin listesini çıkarsam en az beş asistan ederdim, ama sorun şuydu ki iş asistanlığın kendisine gelince konu benim uzmanlık alanımdan çıkıyordu.
Gülümsedim. ''Teşekkür ederim.''
''Ne demek,'' dedi Sena sevecen bir tonda. Öyle sevimli, öyle tatlı bir kızdı ki, günün sonunda şeker komasına girmesem iyiydi!
''Şimdi ilk önce ben sana geri kalan yerleri göstereyim, sonra sen Sarp Beye randevuları hatırlat.''
İşittiklerimle kaşlarımı soru sorarcasına kaldırdım. ''Önce Sarp Beye görünsem daha doğru olmaz mı?''
Sena bu sorumla muzipçe sırıttı. Ben ağır ağır yerimden kalkarken yine yapmaması gereken bir şey yaparak koluma girdi ve, ''İlk görüşmeye neredeyse daha var. Acelen yok yani,'' diye açıkladı. Beni ilerletirken ekledi:
''Ayrıca şimdi yanına gitsen bir şey isteyebilir. Bu da bizim küçük turumuza mani olur.''
Akıllı kız, diye geçirdim içimden. Sonra başımı olumlu anlamda salladım ve, ''Peki,'' diye mırıldandım.
Sena beni tekrar ilk kata indirerek bir bir her katı gösterdi. Şirket avukatlarından tut, holdingin kendine ait reklam departmanına kadar her ayrıntıyı göstermekte asla çekinmemişti. Yeni tanıştığım bu kız hakkında vardığım bir kanı daha varsa, o da kesinlikle konuşmayı çok seviyor oluşuydu. İki cümlede anlatabileceği şeyi dallandırıp budaklandırarak beş katı eforla anlatmak gibi bir yeteneği vardı. Onca katı gezmekten değil, ama Sena'yı dinlemekten yorulmuştum.
Tekrar beşinci kata geldiğimizde rahat bir nefes aldım. Bu Sena'nın dikkatinden kaçmadı. Gülümseyerek bana döndü ve, ''Yoruldun mu yoksa?'' diye sordu.
Birkaç kat turlamak beni elbette yormazdı, ama bunu itiraf etmek yerine, ''Burası baya büyükmüş,'' dedim.
''Alışacaksın.''
Sözlü bir karşılık vermek yerine bir kez daha baş sallamakla yetindim. Zira annemin kulağıma küpe ettiği altın kural buydu. Olur olmaz kaba bir cevap vererek pot kıracağıma, nazikçe gülümseyerek baş sallamamı tembihlemişti. Oysa ben kimdim, nazikçe gülümsemek kimdi?
Sena alışkanlık haline getirmiş olacak ki, bir kez daha koluma dokunarak beni tekrar çalışma masama doğru yönlendirdi. Beceriksizce gülümseyerek yüzüne baktığımda o da dikkatini bana verdi ve, ''Artık Sarp Beye görüşmesini hatırlatsan olur,'' dedi.
''Evet,'' diye onayladım. ''Zaman daralıyor.''
''Selam.''
İşittiğim sesle başımı önüme çevirdim. Görüş alanıma uzun boylu, sarışın bir kız girerken dudaklarıma yine o zoraki gülümsememi yerleştirdim ve soru soran gözlerimi Sena'ya çevirdim. Sena'nın kızı görmesiyle var olan gülüşü beni bir nebze rahatlatırken, ''Selam,'' dedi Sena kıza. Ben ise bir şey demeyerek sessiz kalmayı tercih ettim. Ama karşımdaki kız buna müsaade etmeyerek, ''Sen Sarp Beyin yeni asistanı olmalısın,'' dedi. ''Ben Ebru.''
Bana uzattığı eli sıktım. ''De...'' diyordum ki, kırmak üzere olduğum potu gereğinden fazla büyük bir gülümsemeyle örterek, ''Işıl,'' diye tanıttım kendimi.
''Memnun oldum.''
''Ben de.''
''Işıl'ı gezdiriyordum. Malum görmesi gereken bir çok yer var,'' diye açıkladı Sena sessizliğini bozarak.
Ebru işittiklerini anladığını belli edercesine başını salladı ve beni baştan ayağa süzerken, ''Tabii,'' diye mırıldandı. Merakını anlayabiliyordum da, beni bu derece incelediğini cidden bu kadar belli etmeli miydi?
''Alışabildin mi, tatlım?''
Aldığım soruyla yüzümü ekşitmemek için kendimi zor tuttum. Dudaklarım yukarı doğru kıvrılmakta zorlanırken, daha dur yeni geldik, tatlım diye yanıtladım içimden. Karşımdaki kızın tatlım diyen yamuk ağzını düzeltmek kesinlikle asıl içimden geçen şey olsa da, ''Alışacağım,'' dedim.
Nedense bu kızdan olumlu bir enerji alamamıştım. Sena'ya da tamamen ısınmış sayılmazdım, ama Sena'nın kötü niyetli olmadığını ona baktığımda görebiliyordum. Gözleri sözlerinin aksini göstermiyordu. Ama Ebru'nun gözlerindeki samimiyetsizlik sözlerini gölgede bırakmaya yetiyordu.
''Her neyse kızlar, yapmam gereken bir sürü iş var,'' diyerek havada gerici sessizliği bozdu Ebru. Yapmacık gülümsemesine aynı yapmacıklıkla karşılık verdim ve, ''Görüşürüz o halde,'' diye mırıldandım.
''Görüşürüz,'' dedi Ebru ve sarı saçlarını savurarak arkasını döndüğü gibi yanımızdan uzaklaştı.
Arkasından kıstığım gözlerle baktım. Eğer yanılmıyorsam buranın yılanı bu kızdı. Sarı saçlarının uçlarından dahi samimiyetsizlik akıyor, yeşil gözleri parlaklığını sinsiliğinden alıyordu.
''Doğru yoldasın.''
Sena'nın sesini işitmemle ona baktım. Gözlerim sözlerini anlamamış olduğumu ele vermiş olacak ki, ''Bu kızı sevmiyoruz, Işılcım,'' dedi. ''Anlaşıldı mı?''
Omuz silktim ve sırıtmadan edemedim. ''Bana uyar.''
Sena da sırıttı. ''Güzel... Şimdi geç sen işinin başına. Uzun zaman sessiz kalırsan bu Sarp Beyin hoşuna gitmez.''
Başımı olumlu anlamda salladım. Sarp Efendinin hoşuna neyin gidip gitmediği umurumda değildi, ama daha ilk günden sorun çıkarmak istemiyordum. Oysa en büyük sorunum dilimdi. Dilime ne kadar sahip çıkabilirim bilmiyordum.
Vakit kaybetmeden çalışma masama doğru gittim. Mavi ajandayı elime aldım ve açık olan sayfayla birlikte Sarp'ın kapısına ilerleyerek tıklattım. İşittiğim gir komutuyla kapıyı aralayarak içeri daldım.
Az ilerideki masanın ardında oturan adam lütfedip başını kaldırma gereği bile duymadı. Bu beni daha ilk saniyeden öfkelendirirken kapıyı ardımdan kapatarak odanın ortasına doğru ilerledim. Sarp inat etmiş gibi başını kaldırmazken, ben de inat ederek sessizliğimi sürdürdüm. O baş kalkacak hassas Sarp!
Bu adamın hassasa benzer yanı var mı, Defne?
İç sesime bu kez hak verdim. Pek hassas gibi durmuyordu. Pek de değil, hiç öyle görünmüyordu. Ama görünüşe aldanmamak lazımdı. Sonuçta karşımdaki adam buradan bakınca insana da benziyordu, ama kabalığına bakılırsa insanlıktan pek nasibini almamış gibiydi.
''Söyle.''
İşittiğim sesle somurtmamak için kendimi tutmam gerekti. Bu kadar buyurgan konuşurken aklından ne geçiyordu? Daha içeri kimin girdiğine bile bakmamıştı ve kendini emir verircesine konuşmaktan alıkoymuyordu.
Bir karşılık vermedim. Zira henüz bakışlarını kaldırıp bana bakmamıştı. Daha ilk saatlerden bu denli inatlaşmak akıl kârı değildi belki, ama umurumda sayılmazdı. Zaten razı olmadığım halde bu anlamsız göreve sürüklenmiştim, bir de bu adamın bana kötü muamale göstermesine izin vermeyecektim. Dayım bu kadarını da hesaba katmış olmalıydı.
''Konuşacak mısın artık?''
Sorusuyla birlikte beni bulan gözleri sırıtmama neden oldu. Böyle yola geleceksin işte Sarpcığım!
Öne doğru bir adım daha attım ve, ''Öğleden sonraki görüşmelerinizi hatırlatmak istemiştim,'' diyerek konuya girdim. ''Önce Tekin Beyi ağırlayacaksınız, sonrasındaysa Engin Bey ile görüşeceksiniz.''
Karşımdaki adam derin bir nefes aldı. Oturduğu yerde arkasına doğru yaslanırken hiç çekinmeden beni süzdü. Bakışlarına karşılık olarak kaşlarımı çattığımda gözleri yüzümü bulmuştu. Rahatsızlığımı belli etmemek adına ifademi düzeltmeye yeltendiğimde geç kaldığımı anladım, zira karşımdaki hassasın dudakları varla yok arası bir şekilde yukarı doğru kıvrılmıştı. Komik olan neydi?
''Güzel,'' dedi Sarp. ''Bir dahakine ne söyleyeceğine odama girmeden karar verip gel. Karşıma geldikten sonra bir de on yıl söyleyeceklerini düşünme.''
Öfke içimde kaynamaya başladı. Karşısındakini insan yerine koyup yüzüne bakmaya tenezzül etseydi emin olabilirdi ki sessizliğimle karşı karşıya kalmak zorunda kalmazdı. Sinirli halimden sıyrılabilmeyi umarak gülümsedim ve, ''Siz bana bakma lütfunda bulunmayınca ben de geldiğimi fark etmediniz sandım,'' dedim. ''O yüzden sustum.''
İfadesi bozuldu. Böyle bir karşılığı beklemediği afallamış halinden belliydi. Muhtemelen çalışanlar kendisinin yüzüne bakmaya bile cesaret edemezken ben onun kendi davranışını yüzüne vurmuştum. Hoşuna gitmediği belliydi. Buna rağmen sözlerimin altında ezilmek yerine ezme girişiminde bulundu.
''İyi o zaman,'' dedi alaylı bir tonda. ''Adını hatırlamakta dahi zorlandığın için söyleyeceklerini de unuttun sanmıştım.''
''Ben adımı unutmadım!'' dedim sertçe. Bunu söylerken dişlerimi birbirine bastırmış yumruk yaptığım elimi hava kaldırmış ve kavgaya gidermiş gibi öne doğru atılmıştım. Kısacası hiç yapmamam gereken bir şeyi yapmıştım. Bilerek değildi tabii ki, boş bulunmuştum. Ben oyuncu değildim ki bana verilen role konsantre olabileyim. Olmadığım bir insan gibi davranmam isteniyordu, elbette patlak verecektim.
Bu şekilde olmayaydı iyiydi.
Lanet iç sesime bir kez daha hak verdim.
Karşımdaki adamın koyu bakışları bizzat cehennemin kendisinden ithal edilmiş ateş toplarına dönüşürken, koltuğunda öne doğru eğildi. Tek kolunu masasına yaslarken korkutucu bakışlarını üzerime çevirdi ve, ''Babamın arkadaşının kızı olmaktan güç alıyor olabilirsin,'' diyerek bilmediğim bir bilginin kapısını açtı. Sonra parmağını uyarıcı bir şekilde kaldırdı ve ekledi:
''Ama o öfkene de, diline de hakim ol!''
Uyarısı beni şaşırtmamıştı. Elbette az evvelki çıkışımdan hoşlanmayacaktı. Asıl ilgimi çeken kurduğu diğer cümleydi. Demek dayım gerçekten zehirli dilimi hesaba katmış ve Ferit Bey oğluna benden arkadaşının kızı olarak bahsetmişti. Böylece araya dostluk ve hatır girmiş, Sarp Efendi aklına estiği gibi beni kovamayacak hale gelmişti. Dayım olacak o adam cidden fenaydı!
Bir karşılık vermedim. Konuşsam ya itaat edecektim, ya da yine aksi bir söz söyleyecektim. Bu yüzden en doğrusu susmaktı. Lakin arkamı dönüp öylece gidemezdim de. Derin bir nefes aldım ve, ''Bir isteğiniz var mı?'' diye sordum konuyu değiştirerek.
Birkaç saniye sessiz kaldı. Öfkeli bakışları hafifçe yumuşarken az evvel elinden bıraktığı kalemi tekrar kavradı ve, ''Suyum bitti,'' dedi.
Sabah sabah bol su içtin diye madalya mı takayım?
Düzgünce su istediğini söylemek varken böyle kaba olmak zorunda mıydı? İster istemez yine yerimden kıpırdamazken, ''Su bitti, diyorum,'' diye tekrar etti.
Elimdeki ajandayı kapatarak tek elime aldım. Büyük adımlarla Sarp'ın masasına ilerledim ve sürahiyi kavradım. ''Hemen geliyor.''
Bir karşılık beklemeden odadan çıktım ve elimdeki ajandayı masama bıraktıktan sonra sakinleşmek adına aldığım derin nefeslerle hızla mutfağa doğru ilerledim. Bir yandan Sena'nın yerinde olmadığına şükrederek sürahiyi tekrar suyla doldurdum. Zira eğer Sena beni bu halde görse mutlaka nedenini sorardı ve bu soruya uygun bir cevap verebileceğim konusunda şüpheliydim.
Doldurduğum sürahiyi alarak tekrar Sarp'ın odasına yöneldim. Kapıyı tıklattım ve içeriden sesini işitmemle odasına girerek masasına doğru ilerledim. Sürahiyi aldığım yere bıraktım ve bir adım geriledim. Bir kez daha ne yüzüme baktı, ne de teşekkür etti. Birkaç saniye bekledim ama herhangi bir karşılık alamayınca kendimi tutamadım ve, ''Rica ederim,'' dedim iğneleyici bir tonda.
Bedeninin kasıldığı dikkatimden kaçmadı. Buna rağmen bir karşılık vermedi. Beni görmezden geliyormuş gibi bir hale büründüğünde ben de daha fazla burada kalma gereği duymayarak büyük adımlarla odadan çıktım. Kendimi Sarp'ın odasının dışına attığımda rahat bir nefes aldım. Sabrının sınırlarını merak ediyordum. Ya ben içerideki adamı parçalayacaktım, ya da o aradaki dostluğu umursamayarak beni kovacaktı. Hassas dememin aksine oldukça baskın bir kişiliğe benziyordu ve beni karakterimi de varsayarsak iki ihtimalden hangisi kazanır, tartışılırdı.
Tekrar derin bir nefes alarak masama geçtim. Ajandayı açarak haftanın geri kalanındaki görüşme ve toplantılara bir göz attım. Asistanlıktan anlamıyordum, evet. Ama her gün burada böyle boş boş oturacaksam Sarp'ın beni kovmasına gerek kalmadan sıkıntıdan ölürdüm. Aklıma gelen şeyle bilgisayara yönelerek arama motorunu açtım. Madem yapacak bir şey yoktu, an azından Sarp'ın bugün görüşeceği adamları araştırarak biraz bilgi edinebilirdim. Görüşmelerde ona muhtemelen eşlik edecektim ve olası bir durumda iyice bilgisiz kalarak aptal gibi görünmek istemiyordum.
Arama çubuğuna Tekin Beyin adını soy adıyla birlikte yazarak karşıma çıkan bilgilere göz attım. Aynı sektörde, Güvener Holdingten daha küçük bir şirket yönetiyordu. Bu bilgiyi aklıma not ederek çıkan diğer bilgilere baktım. Bu sırada karşımda hisettiğim kıpırtıyla başımı olmasa dahi bakışlarımı kaldırarak masamın önündeki sandalyelere baktım. İlk kez gördüğüm bir adam sandalyeye rahatça yayılmış, bir de bu yetmiyormuş gibi masamın kenarında duran kalemlikten mavi bir kalem alıp incelemeye başlamıştı. Kaşlarım git gide çatılırken dik bakışlarımı adamdan çekmedim ve, ''Hayırdır?'' diye sordum başımı da belli belirsiz sallayarak.
Adamın ifadesi bu sorumla şaşkın bir hal aldı. Kaşları da şekilden şekile girerken yine olmaması gereken bir karşılık verdiğimi anlayarak anında duruşumu dikleştirdim. Yüzüme hemen bir gülümseme yerleştirdim ve olabildiğince toparlamaya bakarak, ''Hayırlı günler,'' dedim. ''Kime bakmıştınız.''
Bakışları bir süre yüzümde gezindi. Dudaklarındaki hafif gülümseme varlığını sürdürürken gözleri saniyeler içerisinde yüzümün her bir köşesini ezberliyor gibiydi. Öyle bir bakıyordu ki bana, kendimi beğeniyor olsam gözlerinde hayranlık var diyebilirdim.
''Beğeniyor musun bari gördüğünü?''
''Ha?'
''Ha?''
Soru işaretleri dolu nidasına aynı tonla karşılık vererek bir kez daha sesli düşündüğümün farkına vardım. Dilime kelepçeler vursam anca toparlardım imajımı.
Derin bir nefes aldım ve, ''Sarp Bey ile mi görüşecektiniz?'' diye sordum konuyu değiştirme girişimimi bozmamasını umarak.
Karşımdaki adam başını salladı. Bu benim ayaklanmam için yeterli olurken üzerindeki gri takım elbise dikkatimi çekti. Resmi tarzı kendisinin burada çalıştığı ihtimalini güçlendirirken, ''Kim geldi?'' diye sordum.
Başını geriye doğru atarak güldü. ''Kaan.''
Aldığım isimle Sarp'ın kapısını tıklattım. Sesini işitmemle içeri girdim ve kendime bu kez gözlerini bana çevirmiş olmasının şaşkınlığını yaşama fırsatı tanımadan, ''Kaan Bey sizinle görüşmek istiyor,'' diye bildirdim.
Sarp başını olumlu anlamda salladı ve, ''Gelsin,'' diyerek koltuğunda geriye doğru yaslandı.
Kapıyı kapamadan dışarı çıktım. Kaan olduğunu öğrendiğim adam oturduğu yerden kalktı ve bugün dördüncü kez başıma geldiği üzere beni süzmeyi ihmal etmedi. Gözlerimi devirmemek için kendimi tuttum. Kaan yanımdan geçip gitmeden önce önümde durdu. Bu hareketine bir anlam veremeyerek bakışlarımı gözlerine çevirdiğimde sırıttı ve, ''Acemiliğini bu kadar belli etme,'' dedi. ''Sarp hiç hoşlanmaz.''
Hoşlanmazsa inadına yaparım ama ben.
Bunu elbette sesli söylemedim. Sadece gülümseyerek başımı salladım ve içeri giren Kaan'ı takip ettim. Kaan, Sarp ile selamlaşarak koltuklardan birine yönelirken tekrar bana döndü ve, ''Çay alabilir miyiz?'' diye sordu.
Kaan'ın adının arkasına bir puan ekledim. Sarp Efendinin aksine sıfatını bilmediğim bu adam kibardı. Başımı olumlu anlamda sallayarak, ''Tabii,'' dedim ve bir şey diyip demeyeceğini anlamak adına gözlerimi Sarp'a çevirdim. Kaan'ın üzerinden bana dönmeyen bakışları sessiz kalacağının habercisi olurken, hızlı adımlarla odasından çıkarak mutfağa yöneldim. Taze olduğu belli olan çaydan iki bardak doldurarak tepsiye yerleştirdim ve yine büyük adımlarla Sarp'ın odasına geri döndüm.
İlk önce kibar Kaan'ın çayını verdim. Bana doğru nazikçe gülümsedi. Kendisi git gide gözüme girerken hassas Sarp'a yönelerek çayını masasına bıraktım. Tepsiyi indirmiş bir adım geriliyordum ki, koyu gözlerini bana çevirdi ve göz göze gelmemizi fırsat bilerek, ''Teşekkür ederim,'' dedi imalı bir tonda.
Bunun nedenini anlamam elbette uzun sürmedi. Duruşumu dikleştirdim ve, ''Afiyet olsun,'' dedim.
Sarp bir süre gözlerini gözlerimden ayırmadı. Bunu bir meydan okuma olarak kabul ettim ve ben de bakışlarımı kaçırmadım. Lakin biraz abartmış olacağız ki, ''Ben çıkayım mı?'' diye sordu Kaan. Sarp bunu görmezden geldi ve, ''Burada kal,'' dedi bana yönelik. ''Not etmen gereken şeyler olabilir.''
Başımı olumlu anlamda sallayarak Sarp'ın başında beklemeye koyuldum. Kaan ise alaylı bakışlarını aramızda gezdirdikten sonra derin bir nefes aldı ve boğazını temizledi.
''Biliyorsun yarın yokum. O yüzden şu Ankara'dan gelecek olan misafirlerimiz hakkında şimdiden konuşalım dedim. Çarşambaya az kaldı.''
Sarp anladığını belirtircesine başını salladığında, Kaan devam etti:
''Bence sunumu daha iyi aktarabilmek adına slayt gösterisi hazırlansın. Toplantı biraz daha uzun sürer, ama karşı tarafın projeyi daha iyi hayal edebilmesine katkısı olur.''
Sevgili patronum tekrar baş salladı. Çayından bir yudum aldı ve bu kez konuşmaya tenezzül etti. ''Aynen,'' diye destekledi. ''Daha etkili olur.''
''Araziye tekrar göz atmak istediğimizi söyleyelim. Kabul ettikleri taktirde arazinin orada da vizyonumuzdan bahsedelim. İşe olmuş gözüyle bakalım...Böylece reddetmeleri zorlaşır.''
İşini bilen çakal seni.
''Evet,'' dedi Sarp. Kelime dağarcığı dardı da, ondan mı az konuşuyordu bu adam?
''Ayrıca ardından bir de yemeğe davet edelim,'' diye ekledi Kaan. ''Ama öyle dışarıda soğuk bir ortamda olmasın. Yengem için uygunsa sizin evde ağırlıyalım.''
Kaan'ın söylediklerini dikkatle dinlerken araya reklamlar girdi sanki. Arka planda biri, ''Işıl,'' diye sesleniyordu. Ben ise Kaan'ın devam etmesini bekliyor, bakışlarımı ondan ayırmıyordum. Bir yandan da sözlerini doğru yorumlamaya çalışarak Kaan'ın kim olduğuna dair fikir üretiyordum. Eğer yengeden kastı Sarp'ın eşi veya sevgilisi değilse Kaan, Sarp'ın kuzeni olmalıydı. Sarp'ın evli olmamasıysa bu ihtimali güçlendiriyordu.
Bir kez daha, ''Işıl,'' diyen tanıdık sesin yankılanmasıyla Kaan bakışlarını Sarp'a çevirdi. Sonra en az Sarp'ın gözleri kadar koyu olan hareleri beni buldu.
''Işıl!''
Işıl, Işıl, Işıl! Derdi neydi bu adamın? Ne diye Işıl diye sayıklayıp duruyordu?
Sana sesleniyor olmasın, aptal?
Yutkundum.
Işıl bendim değil mi? Doğduğum günden beri Defne diye anılıyordum. Seneler sonra Işıl'a geçiş yapmak zorunda kalırsam elbette üstüme alınmazdım ki!
''Efendim?'' diyerek hızla Sarp'a döndüm.
Hayretle açılmış bakışlarıyla beni süzerken, ''Kızım, senin adınla ne derdin var?'' diye sordu.
''Hiç,'' diye mırıldandım. Ne diyebilirdim ki? Işıl benim yıllarca görmezden geldiğim ikinci adım, ben aslında sizi korumak için tutulan Defne'yim mi?
Sarp sıkıntı dolu bir nefes aldı. Sonra öfkeli bakışlarını tekrar bana çevirerek gözlerinin aksine daha sakin bir tonda konuştu. ''Sen duyduklarını not alıyor musun?''
''Evet.''
''Elinde kalem bile yok. Emin misin?''
Karşımdaki adama alayla baktım. ''Aklıma not ediyorum.''
Sarp da aynı şekilde alayla sırıttı. ''Pek iyi bir fikir değil bence. Aklını adın yeterince yoruyor zaten.''
İşte bu kesinlikle bir goldü. Sabahtan beri adım konusunda gerçekten fazla pot kırmıştım. Ama bunun altında ezilecek değildim. Karşı atak benden sorulurdu ve ben hiç gecikmedim.
Anında bilmişçe gülümsedim ve, ''Sunumu daha iyi aktarabilmek için slayt gösterisi hazırlanacak,'' diye tekrar ettim Kaan'ın az evvelki sözlerini. ''Araziye tekrar göz atılması teklif edilecek. Ankara'lıların gözlerini boyamak için... Ayrıca birlikte yemek yenilecek,'' dedim ve gayriihtiyari Kaan'ı ardından da Sarp'ı işaret ederek ekledim:
''Yengesi uygun görürse sizin evde.''
Sesli bir kahkaha kulaklarımı doldurdu. Başımı sesin geldiği yöne çevirdiğimde Kaan'ın gülüyor olduğunu gördüm. Elini bana doğru kaldırdı ve, ''Bu kızı tuttum,'' dedi. Onun aksineyse Sarp bana öfkeli gözlerle bakıyordu. İşittiklerimi bir bir saymış olmam hoşuna gitmemişti anlaşılan.
Sarp derin bir nefes aldı. Sonra arkasına yaslandı ve gözlerini bana çevirerek, ''Çıkabilirsin,'' dedi. ''Bir saat sonra Tekin Bey ile görüşülecek dosyaları al, gel.''
''Emredersiniz, efendim,'' dedim iğneleyici bir tonda.
''Ederim,'' dedi.
Sinirim bedenimi ele geçirirken ona son bir bakış attım. Dudaklarımı konuşmamak adına birbirine bastırdım ve arkamı dönerek odadan çıktım. Bugün sıkça yaptığım gibi sakinleştirmesini dilediğim derin bir nefes aldım. Elimdeki tepsiden kurtulmak adına mutfağa doğru ilerledim ve geri dönüşte Sena'nın masasına doğru bir bakış attım. Beni hissetmiş gibi başını kaldırdığında adımlarım ona doğru yönelttim.
''Her şey yolunda mı?'' diye sordu Sena.
Öfke problemlerimi ve Sarp'ı boğazlama isteğimi saymazsak yolunda.
''Evet,'' diye yanıtladım ifademi düzelterek ve aklımdaki sorulara cevap bulmayı umarak, ''Kaan Bey geldi,'' dedim.
Sena işittiği isimle gözlerinden fışkıran kalpleri gizleme gereği duymadı ve başını olumlu anlamda sallayarak, ''Kaan Güvener,'' dedi. ''Sarp Beyin amcasının oğlu.''
Tahminim böylece doğru çıkarken Ebru ile tanışmamın ardından aramızda geçen konuşmayı hatırladım ve biraz daha Sena'nın masasına eğilerek fısıldadım.
''Seviyor muyuz Kaan Beyi?''
Sena sesli bir iç çekti. Hayranlığını gizlemedi vr, ''Seviyoruz,'' dedi. ''Hem de ne sevmek.''
Kıkırdamadan edemedim. Bana bu da uyardı. Sena ile iyi anlaşacaktım. Kaan ise artı puanları toplamıştı.
Sarp Efendiye gelirsek; işkoliklikle dolup taşan o odasını ağzına kadar, yapamadığı kahve ve kendi alamadığı sularla doldurarak, o hassası o odada boğmak istiyordum!
BİTTİ! Ben yazarken çok eğlendim, inşallah siz de severek okumuşsunuzdur.
Yorumlarınızı bekliyorum, zira sizden güzel geri dönüşler aldıkça bol bol yazasım geliyor. O yüzden yeni bölüm isteyenler yıldız ve yorumlara çöksün *_*
İletişim için İnstagram adresim: seymaendless
Seve seve mesaj atabilirsiniz, geri dönerim :)
Yeni bölümün gelme hızı yine size bağlı. Motive edin beni. Sevgilerimle trong>

