Şarkı: Taylor Swift - I Knew You Were Trouble
*
''Ya dayı, olacak şey değil bu istediğin!''
İki gün. Tamı tamına iki gündür belki yüz defa sarf etmiştim bu sözcükleri. Dilim bu kelimelere artık neredeyse dönmezken tahammül kotamın sonuna gelmiş olduğumu hissedebiliyordum. Hal böyle olsa da dayım benden çok daha sabırlı bir insan olacak ki, aynı sözleri defalarca kez dile getirmiş olmam onun için bir şey ifade etmiyor, kendisi hiçbir şekilde ikna olmuyordu. Oysa iki dakika sakince düşünen her insan benim bu görev için uygun olmadığımı anlardı.
Haberim dışında dahil edildiğim muhteşem planın ayrıntılarını öğrenmiştim, öğrenir öğrenmez de itiraz etmiştim. Ferit bey oğlunun özel korumaya sıcak bakmayacağını bildiği için beni oğlunun asistanı olarak yanına alacak ve böylece oğlu Sarp'ın güvenliğini sağlayacaktı. Güvenlik sağlamak veya güvenliği tehdit eden etkenleri ortadan kaldırmak kesinlikle benim işimdi, ama hedefe giden yolda maalesef görmezden gelinemeyecek bir pürüz vardı ki, o da benim bu görev için asistanlık yapacak olmamdı. Ben kimdim, asistanlık kimdi?
Dayımdan bir karşılık gelmedi. Görünen oydu ki aynı cümleyi işite işite bağışıklık kazanmış, duymazdan gelmeye başlamıştı. Elimi belime yerleştirerek bıkkın bir nefes aldım ve saçlarımı geriye atarak dayıma döndüm. Pencerenin önünde oturmuş kahvesini yudumlamaya devam ediyordu. Kendi ellerimle yaptığım bol köpüklü Türk kahvesi bile fikrini değiştirmesine yardımcı olmuyorsa, kesinlikle işim zordu.
Dayım nihayet bakışlarını bana çevirdi. Bezmiş yüz ifadem anında bir gülümsemeye dönüşürken içime ufak ufak umut kırıntıları doluşmaya başlamıştı bile. Tek dileğim bu umut ışığının boş yere yanmıyor oluşuydu.
Karşımdaki adam, hiç adeti olmasa da kahvesini höpürdetti ve sonra yüzüne benimkine benzer bir gülümseme yerleştirdi. Fincanını diğer elindeki tabağa yerleştirdi ve, ''Ellerine sağlık, kızım,'' dedi. ''Patronun da kahvesini böyle sever.''
Dayımın kendi yolundan şaşabilecek kadar yumuşadığı kanaatine vararak hızla karşısındaki koltuğa yerleştim ve başımı olumlu anlamda sallayarak, ''Afiyet olsun, dayıcığım,'' dedim. ''Kahveni böyle sevdiğini biliyorum. O yüzden öyle yaptım.''
Sözlerim dayımın tek kaşını kaldırmasına neden oldu. Ben buna bir anlam veremezken zihnimin içinde hızla hangi sözümün yanlış olduğunu aramaya başlamıştım bile. Dayım rahatça arkasına yaslandı ve, ''Ben değil,'' dedi.
Bu kez ben kaşlarımı çattım. Başımı şapşal bir şekilde yana doğru eğdim ve, ''Patronum sensin,'' diye hatırlattım.
Dudaklarımdan dökülenler dayımın kısık bir kahkaha atmasına neden oldu. İnsanların gülmesine vesile olmayı severdim, ama dayımın gülüşleri son zamanlarda benim adıma iyi sonuçlanmıyordu.
''Yeni patronunundan bahsediyorum, Defne. Sarp'ı bilirim. O da kahvesini böyle bol köpüklü sever.''
İşittiklerim hoşuma gitmedi. İçimde yanan umut ışığı sönmekte olan bir mum gibi uzatmaları oynuyordu. O minik alev sönmemek için resmen içimde can çekişiyordu. Ses tonuma hakim olmak için üstün bir çaba sarf ettim ve, ''İçsin,'' dedim. ''Bana ne. Benim patronum sensin.''
''Perde arkasında benim tabii,'' diyerek destekledi beni dayım. Ama son iki gündür alışmak üzere olduğum gibi lehime başlayan cümleler devamında mutlaka alehime dönüyordu. ''Ama pazartesi gününden itibaren görünürdeki patronun o.''
Derin bir nefes aldım. Ne yaparsam yapayım bu kez dayımı ikna edemeyecek gibiydim. ''Dayı,'' dedim. ''Her şey iyi güzel de, ben ne anlarım asistanlıktan?''
''Çisem sana gösterecek. Zor bir iş değil ki. Toplantılarına eşlik edeceksin, randevularını yöneteceksin,'' diye anlattı dayım ve sonra kahvesinden keyifli bir yudum alarak ekledi:
''Kahvesini yapacaksın.''
''Dayı ya!'' diye söylendim.
''Efendim, kızım.''
Delirmek üzereydim. Dayımın bu sakinliği, öfkemi görmezden gelmezliği öyle boğuyordu ki beni, çığlık çığlığa evin içerisinde oradan oraya koşmam an meselesiydi. Ellerimi seslice dizlerime vurarak oturduğum yerden kalktım ve, ''Öyle olsun dayı,'' dedim. ''Demek işkolik ve kahvesini köpüklü içen bir hassasın asistanı olmak için eğitildim ben! İnşallah o da kahvesini höpürdeterek içmiyordur, çünkü eğer öyleyse o fincanı onun ağzına sokmasını bilirim!''
''Yine kime sinirleniyorsun sen?''
Kulaklarımı dolduran sesle arkamı döndüm. Annem tüm zerafetiyle salona girmiş, meraklı gözlerini üzerimize dikmişti. Derin bir nefes aldım ve annemin hemen ardından anneannemin de içeri girdiğini görmemle sinsice gülümseyerek dayımı ispiyonlama moduna girdim.
''Dayım var ya dayım,'' dedim, ''Benden ne istiyor biliyor musunuz?''
''Ne istiyor?'' diye sorarak atıldı hemen anneannem. O, dayımın karşısındaki koltuğa yerleşirken dayım beni umursamamaya sürdürerek kahvesini içmeye devam ediyordu.
''Dayım istiyor ki, ben giyineyim kuşanayım, aklı sadece işine çalışan, toplantıya yalnız giremeyen, randevularını ayarlayamayan ve aynı zamanda köpüklü kahvesini kendi yapamayan bir adamın asistanı olayım.''
Sözlerimin ardından annemin yüzünde işime yarayacak bir ifade aradım. Ama ne bir şaşkınlık, ne de çatık kaşlarından bir eser yoktu. Bu beni git gide tedirgin ederken hızla anneanneme döndüm ve onu hassas noktasından vurmayı hedefleyerek, ''Soruyorum sana anneanne,'' dedim. ''Sen demez misin hep, benim kızım herkesi yönetir, her yeri çekip çevirir, diye? Görüyor musun bak, dayım tam aksine beni elin adamı yönetsin, bana kahve yaptırsın diye kendi işimden ediyor.''
''Konuyu saptırmasak mı?'' diye sordu dayım. Haklı olabilirdi. Sonuçta dayım beni işimden etmiyor, sadece görevimi başka bir şekilde yerine getirtiyordu bana. Ama görmediği bir şey vardı ki, ben bu görev için uygun değildim.
''Ooo, İlhan Bey konuştu,'' dedim alayla. Sonra umut dolu bakışlarımı anneme oradan da anneanneme çevirdim. Eğer onlar da bana destek çıkmazlarsa pazartesi günü elbisemi ve topuklularımı giyinerek o şirkete gitmekten başka bir yol kalmayacaktı.
Nefesimi tutmuş evdeki diğer hanımlardan bir karşılık bekliyordum ki, anneannem konuya hiç ummadığım bir yerden girerek ona garipseyen bakışlar atmama neden oldu:
''Şimdi Allah var, kahveyi güzel yapıyorsun.''
''Anneanne ne alaka ya?''
Anneannem oturduğu yerde hafifçe doğruldu. Sonra gözlerini bana çevirdi ve, ''Biliyorsun hiç saklama gereği duymam,'' dedi. ''Her zaman okuyup iyi yerlere gelmeni, sonra bir aile kurmanı istedim.''
''Bilmez miyim,'' diye mırıldandım.
''Sen elbette yine de doğru olanı yaparak kendi isteklerinin peşinden gittin...Bunun için seni takdir de ediyorum.''
''Bir ama gelecek değil mi?''
''Ama bu kez dayın haklı. Deseydin ki dayımın, babamın işini öğreneceğim, onların yerine ben geçeceğim, bana göre hava hoştu. Ama sen sürekli kendini tehlikeye atıyorsun.''
Bıkkın bir nefes aldım. Zaten tehlikeye atılmak için almamış mıydım onca eğitimi? Tehlikeli işler ne yazık ki her zaman vardı ve onların var olduğu gibi bu işlerin üstesinden gelecek insanlar da olmalıydı. Ben gönüllü olarak vardım bu işte ve şimdi zamanında bana destek olanlar bir bir engel oluyorlardı.
''İşim bu.''
Bu noktada dayım araya girdi. Sesli bir nefes alarak dikkatleri üzerine çekmeyi başardığında gözlerini ciddi bir şekilde gözlerime dikerek, ''Evet, işin bu,'' diye onayladı. Sonra parmağıyla beni işaret etti ve, ''Ama sen sıkça sözümden çıkarak kendi bildiğini okuyorsun,'' dedi suçlayıcı bir tonda.
Kontrol edilmesi zor bir insan olduğumun farkındaydım ve bundan gurur duyuyor da sayılmazdım. Ama doğru yolda olmadığını düşündüğüm şeyleri alıp doğru yola yerleştirmek gibi önüne geçemediğim bir huyum vardı. Ve ne yazık ki belli bir yaştan sonra insan huylarını değiştiremiyor, anca törpüleyebiliyordu. Sorun şuydu ki, ben huylarımı törpülesem bile bir gün bastırdığım şeyler yerinden başını çıkarabiliyor, sonra gerisi gelerek büyük bir patlama oluşabiliyordu.
''Elimde değil ne yapayım?''
''Senin elinde olmadığının artık biz de farkındayız,'' diyerek nihayet bir tepki gösterdi annem. Yüzüne güzel bir gülümseme yerleştirdi ve devam etti. ''Bu yüzden olayı ele alıyoruz ve görevini başka bir boyuta taşıyoruz.''
Annemin kullandığı kelimeler anında gözlerimi kocaman açmama neden olurken, ''Sen de mi biliyordun?'' diye sordum.
Annem başını olumlu anlamda salladı ve, ''Dayın öncesinde bana da danıştı,'' diye açıkladı.
Hışımla dayıma döndüm. ''Vay be.''
''Anlayacağın, kaçışın yok, Defneciğim.''
Dayımın sözleriyle dudaklarımı birbirine bastırdım. İçimde biriken öfkenin içimde kalmaya devam etmesi için yüksek bir efor sarf ederken derin nefesler alarak sakinleşmeye çalıştım. ''Öyle olsun.''
''En azından kahve yapma yeteneğin boşa gitmeyecek, güzel kızım.''
Anneannemin sözleriyle gözlerimi ona çevirdim. Yan gözle annemle dayımın kıkırdamak üzere olduklarını görebilsem de, buna takılmadım. Zira o an aklıma başka bir şey geldi. Zihnimin ortasına can simiti gibi düşen gerçeğe sıkıca tutundum ve, ''Kahve,'' dedim. ''Kafem var benim. Oraya ne olacak ha? Ne olacak?''
İşletme mezunuydum. Babamların yolundan gitme kararını erken bir yaşta almış olsam da, okumayı ihmal etmemiştim. Zira gizli bir kuruluşun üyesi olduğumdan da, bu kuruluştan da insanların haberi yoktu. Böyle olunca evde boş boş oturan genç bir kız gibi görünmemek adına resmiyette kendime ait küçük bir kafe işletiyordum. Yeri geldiğinde vurdulu kırdılı görevlere çıkmak, ve kendi halinde şirin bir kafeyi işletmek birbirine oldukça zıt gibi görünüyor olabilirdi, ama ben hayatımdaki dengeyi bu şekilde sağlıyordum. Hayatımdan kesinlikle memnundum, ama asistanlık hiç benlik değildi.
''Onu dert etme,'' dedi her ayrıntıyı akıl etmiş olan muhteşem dayım. ''Senin yerine kafeyle ilgilenecek olan kişi hazır bile.''
''Ya ne ara ayarladın be?''
Dayım bu soruma karşılık olarak sadece havalı bir şekilde sırıttı. ''Öğleden sonra Çisem gelecek. Beraber alışverişe çıkacaksınız.''
''Ben de size eşlik edeceğim,'' dedi annem ve sonra dayıma dönerek ekledi. ''Ayrıca üslubu üzerinde de biraz çalışsak fena olmaz.''
İşittiklerimle kaşlarımı çattım ve, ''Ne varmış benim üslubumda ya?'' diye sordum.
Annem gülümseyerek bana döndü. Bana doğru bir adım atarak elini yüzüme doğru kaldırdı ve parmakları şefkatle yanağımda gezinirken, ''Kendini ifade etme şeklin biraz kaba,'' dedi.
Dudaklarım şaşkınca aralanırken hayrete düşmüş bir şekilde anneme baktım. Yüzümdeki ifade hoşuna gitmiş olacak ki, sevimli bir kahkaha attı.
Tamam, haklı sayılabilirdi. Annem tam bir hanımefendiyken ben halkımızın tabiriyle bir erkek Fatma idim. Bu şekilde de kulağına küpe niyetine avize takan kızların yanında olumsuz yönde dikkat çekeceğim de bir gerçekti.
''Orası sende,'' dedi dayım anneme hitaben. Kendisine delici bakışlarla karşılık vermemeyse sadece sırıtarak sözlerine devam etti:
''Ayrıca şirket içerisinde adın Işıl olacak. Kaydın bu şekilde.''
İşittiğim isimle yüzümü buruşturdum ve, ''Işıl,'' dedim tükürürcesine. ''Işıl ne ya?''
''İkinci adının Işıl olduğunu hatırlatmak isterim,'' dedi annem.
Yüzüme alaylı bir ifade yerleştirdim ve, ''Desene doğduğumda içine doğmuş dayımın beni ne hallere sokacağı,'' dedim. ''Tam o ortama uygun bir isim koymuşsun.''
''Bu kadar ön yargılı olma bence.''
Bıkkın bir nefes aldım. Ev halkı dahi bana destek olmuyorsa yapacak bir şeyim yoktu. Yenilgiyi kabullenmekten başka bir yol kalmazken başımı belli belirsiz salladım ve, ''Ben yukarıdayım,'' diyerek salondan çıktım.
Merdivenleri hızla tırmanarak kendime ait olan çatı katına ulaştım. İhtiyacım olan her şeye yer veren bu kat oldukça geniş bir alandı. Beni dünyadan soyutlayan bir mağaraydı sanki. Bana özeldi. Öyle kimseleri içeri almadığım gizli bir yer değildi. Sadece rahatlıkla kendi evim olduğunda bahsedebiliyordum. Zira burada kendime ait bir yemek köşem ve uyku ile eğlence alanım vardı. Daha neye ihtiyacım vardı ki?
Rahat bir nefes alarak mutfak köşesindeki kahve makinesine doğru ilerleyerek kendime bir kahve hazırladım. Sıcak sıvının bulunduğu kupayı da elime alarak oturma köşeme geçtim. Bedenim rahat koltukla buluştuğunda başımı geriye doğru attım. Pes etmeyen, pes etmek nedir bilmeyen bir yanım vardı. Ama mantığın yetmediği yerde geri adım atmalıydı belki de insan. Ben dayımı vazgeçirmek için doğru bir yol bulamıyordum artık, ki güzellikle istemediğimi anlatmaktan başka bir seçeneğim de yoktu zaten. Bana istemediğim bir şeyi yaptıracak biri olmasa da bu kez kararından caymayışını anlayabiliyordum. Bu yüzden belki de durumu kabullenmeli, bana verilen görevi en iyi şekilde yerine getirmeliydim. Böylece işin sonunda dayım durulduğuma inanarak beni tekrar alışkın olduğum görevleyere yollayabilirdi.
Aklımdan geçenler bana oldukça mantıklı gelirken kahvemde bir yudum aldım. Yapabileceğim tek şey buydu şimdilik. Rahatça kahvemi yudumladım ve sonra çıkacağımız alışveriş için hazırlandım.
*
Günler sonrasında hazırlanmış, topukluları giymiş, annemin beni zorla sıkıştırdığı çıtı pıtı genç kız kalıbına girmiş, süresini bilmediğim bir müddet çalışacağım şirketin önüne gelmiştim. Karşımdaki kocaman binaya bakarken sıkıntılığı bir nefes aldım. Bir kalıba sokmuşlardı beni sokmasına, ama bir gün benim o kalıba sığmayacağım ve o kabuğun çatlayacağı kaçınılmazdı. Bunu ya göremiyor, ya da görmezden gelmeyi tercih ediyorlardı.
Bir kez daha derin bir nefes aldım. Bakışlarımı yan tarafımdaki kıpırtıya doğru çevirdiğimde Ferit Beyin gülümseyen yüzüyle karşılaştım. Hiç gülümseyecek halde olmasam da nezaketen tebessüm etmeye zorladım kendimi.
''Hazır mısın?'' diye sordu Ferit Bey.
Başımı olumlu anlamda sallamakla yetindim ve büyük binaya ilerleyen Ferit Beyi takip ederek içeri girdim. Bakışlarım dışarıdan devasa görünen binanın içinde gezindi. Dıştan büyüktü, ama içi daha da büyüktü sanki. Bizi gören herkes Ferit Beye saygıyla selam verirken ben umursanmıyordum. Anlayabiliyordum da bunu. Sonuçta ben yağ çektikleri patronları değildim.
Bir müddet ilerledikten sonra asansörün önünde durduk. Bizi bekliyor olduğunu yeni fark ettiğim uzun, koyu saçlı bir kız gülümseyerek, ''Hoş geldiniz efendim,'' dedi.
''Hoş bulduk,'' diye karşılık verdi Ferit Bey. Sonra geniş gülümsemesiyle bana döndü ve eliyle beni işaret ederek, ''Bu da Işıl,'' dedi.
Yüzümü ekşitmemek için kendimi zor tuttum. Işıl hoş bir isimdi, ama benlik değildi. Defne'yi kendime nedense daha çok yakıştırıyordum. Ama ne yazık ki bir süre benimle uyuşmayan bu isime katlanmak zorunda kalacaktım.
Karşımdaki kız, ''Memnun oldum,'' diyerek elini uzattı. ''Ben de Sena.''
''Memnun oldum,'' diye karşılık vererek bana doğru uzatılan eli sıktım. Bu sırada Ferit Bey tekrar araya girdi ve, ''Bugün Sena sana eşlik edecek,'' dedi. Sonra gözlerini kolundaki saate çevirdi ve, ''Randevum var, o yüzden ben şimdi ayrılacağım,'' diye ekledi. Gözleri minnetle benim bakışlarımı bulurken, ''Yeni işin hayırlı olsun,'' dedi. ''Kolay gelsin.''
Asıl üstüne alınmam gereken kısmın en son cümle olduğunu bilerek, ''Teşekkür ederim,'' dedim.
Ferit Bey yanımızdan uzaklaşarak çıkışa yöneldi. Böylece bakışlarımı Sena'ya çevirdiğimde o da bana gülümseyerek, ''Hadi gel,'' dedi ve açılan asansör kapısında içeri girdi.
Onu takip ettim ve kapanan kapılarla beşinci kata çıkacağımızı gördüm.
''Ee,'' dedi Sena. ''Heyecan var mı?''
İç sesim alayla yanıtladı: Hem de çok!
Yüzüme ürkek bir gülümseme yerleştirdim ve bakışlarımı neredeyse bir Barbi bebek olan kıza çevirdim. ''Biraz.''
''Çabuk alışırsın ya. Burada herkes çok sevecendir.''
Sena'nın bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjisi olduğunu şimdiden görebiliyordum. Sözlerine karşılık olarak başımı olumlu anlamda salladım ve, ''Umarım,'' diye mırıldandım. Oysa o Sarp Efendinin karşısına çıkıp her şeyi anlatmak, sonra buradan kaçıp gitmek gelmiyor değildi aklıma.
Derin bir nefes aldım. Bunu yaparsam anca kendime zarar veriridim. Bu yüzden kendime hakim olsam baya iyi olacaktı. Asansörün kapıları aralandığında beraberce çıktık. Sena birkaç adım atarak duraksadı ve sonra tekrar bana döndü.
''Bu katta çalışacaksın,'' diye açıkladı. ''Yani Sarp Beyin odası bu katta. Şimdilik sana sadece mutfağı ve fotokopi odasını göstereceğim. Gerisini gün içerisinde hallederiz.''
En azından şimdilik koca şirketi turlamayacağımdan memnun bir şekilde başımı salladım. ''Anladım.''
''İstersen önce çalışma masana gidelim. Hem çantanı bırakırsın.''
''Olur,'' diye onayladım sadece.
Sena'nın yönlendirmesiyle çalışma masama ulaştık. Büyük pencerenin hemen önünde, oldukça ferah bir alandaydı. Ayrıca iyice yakınımda başka kimse yoktu ve bu beni sevindirmişti. En azından kendimi kaybedip fazla doğal olduğum anlarda kimsenin dikkatini çekmezdim.
Hassas Sarp'ın odası ise tam çalışma masamın karşısındaydı. Sena odaya az sonra gireceğimizi söyleyerek önce fotokopi odasına sonra da mutfağa yönlendirdi beni.
''Şanslısın ki Sarp Bey bugün biraz geç geliyor.''
İşittiğim sözlerle kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum. Zira Sena'nın hemen ardındaki duvarda asılı olan saat 09:30'u gösteriyordu. Koca yürekli Sarp Efendi kesinlikle oldukça geç geliyordu!
Utanmasa Ana Haber Bültenine kadar uyuyacak olan ben için, saat dokuzu gösterdiğinde bu binada olmak neredeyse dehşet vericiydi.
Sözlü bir karşılık vermediğimde gülümsedi ve, ''Sabahları genellikle kahve içer,'' diye açıkladı. ''O söylemeden hazır etmen ilk günden artı puan kazandırır bence.''
Sena sözlerinin ardından göz kırparak kıkırdadı. Ben ise o artı puanları Sarp Beyin ağzına sokmanın hayalini kuruyordum.
Samimi görünmesine özen göstererek gülümsedim ve, ''Cezve nerede o halde?'' diye sordum.
Sorduğum soru Sena'nın bir an afallamasına neden oldu. Yüzündeki ifade bir pot kırdığımın habercisi olurken, ''Aa,'' diye mırıldandı Sena şaşkınca. ''Sarp Bey Türk kahvesi sever de, sen nereden biliyorsun?''
Bozuntuya vermemeye çalıştım. Neyse ki bu tür durumlarda anında verecek uygun bir karşılık bulmak gibi bir yeteneğim vardı. Tek elimi tezgaha yasladım ve diğerini de geçiştirici bir şekilde sallarken, ''Ferit Bey bahsetti yolda,'' diye açıkladım kısaca ve sonra aklıma bir şey gelmiş edasıyla ekledim:
''Hatta bol köpüklü, değil mi?''
''Ay evet,'' dedi Sena hoşnut bir şekilde. Kahveyi kendisinin içmeyecek olduğunu göz önünde bulundurursak biraz fazla sevinmişti. Sevinecek şey arıyorsa demek.
''Neyse,'' dedi Sena bu kez. Kolundaki saate bir bakış attı ve, ''Sarp Bey gelmek üzeredir,'' diye ekledi. ''Ben onu karşılayayım, sen de kahveyi yap ve odasına getir.''
Anladığımı belli edercesine başımı salladım. Sena mutfaktan çıkarken, gösterdiği malzemeleri çıkararak kahveyi yapmaya koyuldum. Sadece dayıma kahve yapardım. Şu an içinde bulunduğum durum kendimi dayımı aldatıyormuş gibi hissetmeme neden olsa da, beni bu duruma sokan kişinin de bizzat dayım olduğunu kendime hatırlattım ve vicdan azabını anında def ettim.
Dakikalar sonra pişen kahveyi az evvel hazır ettiğim fincana aktardım. Sonra derin bir nefes aldım. Heyecanlı falan değildim. Ama nasıl bir adamla karşı karşıya kalacağımı bilmiyor, burada çalışacağım sürenin sandığımdan uzun olacağından endişe ediyordum. Karşımdaki adam nasıl bir kişilik olursa olsun hakkından gelirdim, ama diğer iş arkadaşlarımın hepsinin Sena kadar iyi niyetli olmayacağının da farkındaydım.
Hazırladığım tepsiyi kavradım. Yavaş yavaş daha da kalabalıklaşmış olan katta bana değen meraklı gözleri umursamadım ve kendinden emin adımlarla Sarp'ın odasına doğru ilerledim.
Sarp? diye sordu iç sesim. Onu susturdum. Düşüncelerimin içinde de saygı gösterecek değildim ya kahvesini bile yapamayan adama!
Meraklı gözler beni süzmeye devam ederken hedefimdeki odaya git gide yaklaşıyordum. Acaba gereğinden fazla mı kendinden emin duruyordum? Biraz ürkek, biraz şaşkın mı görünmeliydim?
Dizi mi bu, Defne?
Bu kez iç sesime hak verdim. Ama şu da bir gerçekti ki, buradaki hırslı kişiliklere bir rakip geldiği hissini vermek istemiyordum. Onları umursadığımdan değildi, ama asıl işim gereği nereden ne tür tehlike geleceğini hesaba katabiliyordum ve beni olası bir rakip olarak gören yükselme heveslisi çalışanlar ayağımı kaydırmak için üzerime oyunlar oynayabilirdi.
Görüş alanıma giren Sena'yla bu düşünceleri daha sonra düşünmek adına aklımdan def ettim. Şimdi ne olursa olsun görevime odaklanmalı, hafif kırgın, çokça kızgın olduğum dayımın güvenini boşa çıkarmamam lazımdı.
Kenarında Sarp Güvener yazan kapının önünde durdum. Sena bana güven veren bir şekilde gülümsedi ve, ''Geldi,'' dedi. Sonra hemen arkamdaki bir noktayı işaret ederek, ''Ben o duvarın arkasında oluyorum. Bir ihtiyacın olunca gelirsin,'' diye ekledi.
Bu kez gerçekten içten gelen bir gülümseme sundum Sena'ya. ''Teşekkür ederim.''
''Bol şans,'' dedi Sena ve benim için odanın kapısını tıklatarak yanımda ayrıldı.
Asıl şansa Sarp Beyin ihtiyacı vardı. Zira alışkın olduğu asistanlarla aynı kefeye koyulacak gibi değildim. Sinsice sırıttım ve içeriden gelen, ''Gir,'' sesiyle dirseğimle kapıyı aralayarak içeri girdim. Ayağımla kapıyı oldukça gürültüsüz bir şekilde kapamayı başardığımda birkaç adım öne doğru ilerledim.
Karşımdaki masanın ardında oturan adamı gördü gözlerim. Odanın içerisini incelemeyi sonraya erteleyerek gördüğüm adama doğru ilerledim.
Takım elbisesinin ceketinin koltuğunun ardına asmış, üst bedeninde ışıldayan beyaz gömleğiyle kalmıştı. Hangi tona ev sahipliği yaptığını bilmediğim gözleri çoktan önünde açık duran dosyayı bulmuş, bakışları oradan ayrılmıyordu. Git gide masasına yaklaşırken, ''Günaydın, Sarp Bey,'' dedim bana bakmasını umarak.
Bakmadı. Karşılık olarak sadece başını salladı.
Günaydın olacaktı o.
Takılmamaya çalıştım. Bu yaşından sonra karşımdaki adama nezaketi ben öğretecek değildim. İşime konsantre olarak masasına ulaştım ve, ''Kahveniz,'' diyerek fincanı masaya bıraktım.
Yine bir şey demedi. Teşekkür etme gereği dahi duymayarak sadece başını salladı bir kez daha. Daha ilk dakikadan karşı karşıya kaldığım bu muamele dişlerimi birbirine bastırmama neden olurken elimdeki tepsiyi dizlerime doğru sarkıtarak masasından birkaç adım geriye ilerledim. Muhtemelen beyefendi isteklerini sıralayacaktı şimdi.
Saniyeler geçti. Ama karşımdaki adam bir şey demedi. Yüzünü yandan gördüğüm kadarıyla hafif esmer tenliydi. Uyumlu olan koyu saçlarıysa dağınık tutamlar halindeydi. Yüzüme bakmaya lütfetse gözlerini de görebilirdim.
''Sen yeni asistanım olmalısın,'' diyerek sessizliğini bozdu nihayetinde. Ses tonu dahi kendine olan güvenini ele veriyordu.
Akıllı şey seni.
Gıcık ifademi sakladım ve yüzüme bakma ihtimalini hesaba katarak gülümsedim. ''Evet.''
''Adın?''
Sorusuyla bir an Defne diyecek oldum. Ama anında kendimi tutarak, ''Işıl,'' diye yanıtladım.
Adını söyleyecek bir insana göre gereğinden fazla duraksamıştım. Bunu o da farketmiş olacak ki, dudaklarının alaylı bir şekilde kıvrıldığını seçebildim.
''Adını bile düşünmen gerekiyorsa işimiz var seninle.''
Dedi kahve bile yapamayan adam!
Elimdeki tepsiyi sıktım. Oysa bu tepsiyi alıp kafasına geçirmeyi ne çok isterdim! Onca adamı alaşağı etmişken tüm gün masasının ardından emirler yağdırmaktan başka bir şey bilmeyen bu adama karşı susmak öyle zor geliyordu ki, acısını resmen saç diplerimde dahi hissediyordum.
''Her neyse,'' diyerek başını kaldırdı Sarp.
Koyu gözleri bir an için beni buldu. Böylece ben de yüzünü tamamen görebilmiş oldum. Kahverenginin oldukça koyu bir tonuna sahip olan gözleri vardı. Yüz hatları fazla keskin sayılmazdı. Bakışlarıysa davranışlarının aksine sert değildi. Aşırı yakışıklı bir hali yoktu. On üzerinden sekiz puandı belki.
Hı hı, azmış.
İç sesime hakaret ederek dikkatimi tekrar karşımdaki adama verdim. İlk kez görüyor olduğundan olacak ki, birkaç saniye sessiz kalarak öylece baktı bana. Bakışlarındaki ifadeyi daha önce kimsede görmediğim için bir anlam veremedim, ama takılmadım da. Bu kaç saniye sürdü bilmiyordum, ama sonra boğazını temizledi. Bakışları anında ciddi bir hal alırken, ''Çıkabilirsin,'' dedi.
Başımı olumlu anlamda salladım ve arkamı dönerek atik adımlarla kapıya ulaştım. Tam kapıyı açıyordum ki, ''Çağırdığımda gel,'' dedi Sarp Efendi.
Emrin olur!
Dişlerimi birbirine bastırdım. Ama hızla yüzüme bir gülümseme ekleyerek Sarp'a döndüm ve, ''Tabii,'' diye mırıldandım. Sonra tekrar kapıya dönerek vakit kaybetmeden odasından çıktım. Etrafta kimselerin olmayışını fırsat bilerek parmaklarım arasındaki tepsiyi sıkıca kavradım ve dudaklarımı örterek sessiz bir çığlık attım. Güçlü adımlarla masama ilerlerken vazgeçmiştim. Öğretecektim. Bu adama nezaketi öğretecektim!
Sırıttım.
Gözünüz arkada kalmasın, Ferit Bey. Oğlunuz emin ellerde.
BİTTİ!
Sevdiniz mi? Yorum isterim.
İlginize göre bir iki güne yeni bölüm gelir.
Yeni bölümde görüşmek üzere, sevgilerimle trong>
İletişim için İnstagram hesabım: seymaendless
