Şarkı: Model - Dağılmak İstiyorum
*
Şans öyle bir şeydi ki, kime ne zaman ne miktarda uğrayacak bilinmezdi. Kiminin yoluna çıkmaz, kiminin peşini bırakmazdı. Ben ilk gruptaydım ve hayat bu noktada yanılmadığımı bugün bir kez daha kanıtlamıştı.
Sakin ama bir o kadar da kendinden emin adımlarla geniş koridorda ilerlerken karşımdan gelenlere başımla selam veriyor, kimineyse gülümsüyordum.
Beklendiğim odanın kapısına yaklaştığımda karşıma çıkan Çisem ile bakışlarımı ona çevirdim. Yüzündeki gergin ifade ruh halini yansıtırken beni görmesiyle kaşları endişeyle çatıldı.
Tek kaşımı havalandırdım ve derin bir nefes alırken, ''Çok mu sinirli?'' diye sordum birkaç metre uzağımda olan kapıya göz atarak.
Çisem başını belli belirsiz salladı. Dudaklarını birbirine bastırarak bana kızgın gözlerle bakarken, ''Delirdi,'' dedi. ''Delirdi!''
İşittiklerimi anladığımı belli edercesine başımı salladım. Derin bir nefes aldım ve yüzüme bir gülümseme yerleştirdim. ''Hallederim ben.''
''Ya halledersin!'' dedi Çisem hafif alaylı bir tonda. ''Bu kez durum pek parlak değil. Söyleyeyim.''
Kulaklarımı dolduran kelimeler benim için hiçbir şey ifade etmedi. Ben hep yapmamam gereken bir şeyi yapardım, dayım kızar, sonra affederdi. Bu kez de gönlünü alacağımdan hiç mi hiç şüphem yoktu.
''Dert etme sen,'' dedim kendimden emin bir tonda. ''Dayım bu odadan çıktığında yine gayet neşeli olacak.''
Çisem bu sözlerim üzerine dudaklarını ısırdı. Dayım bana ne zaman kızsa öfkesinin yarısından nasibini alan kişi de Çisem olurdu. Bu, bu kadar telaşlanmasını haklı kılsa da, benim günün sonunda işleri tatlıya bağladığım da bir gerçekti.
''Umarım,'' diye mırıldandı Çişem.
Dayımın odasının kapısına doğru kaçamak bir bakış attım. Sonra tekrar Çişem'e döndüm ve, ''Giriyorum,'' dedim.
Çisem başıyla onaylamakla yetindi. Ona doğru son kez gülümsedim ve sonra karşımdaki kapıya doğru adımlayarak ulaştığım kapıyı tıklattım. Saniyeler sonra içeriden gelen komutla yüzümdeki gülümsemeyi genişleterek kapıyı araladım. İçeri girdiğimde bakışlarımı direkt olarak çalışma masasının ardında oturan dayıma çevirerek, ''Dayıcım,'' dedim.
Son vukuatımı elbette unutmamıştım ve dayımın da haberdar olduğunun farkındaydım, ama her zaman olduğu gibi şirinlik yaparak üstesinden gelebilmeyi umuyordum.
''Gel,'' dedi dayım. Bir eli havalanarak oturmam için karşısındaki koltuğu işaret ederken oraya doğru yöneldim. Aynı zamanda gözlerimi dayımın yüzünden ayırmıyor, ifadesinden hislerini okumaya çalışıyordum. Sakin kalmaya özen gösterse bile oldukça gergin olduğu dikkatimden kaçmamıştı. Neyse ki bu alıştığım bir durumdu.
Nihayetinde dayımın karşısında yerimi aldığımda içime sesli bir nefes çektim. Bakışlarımı her bir noktasını adım gibi bildiğim odanın içerisinde gezdirdim ve tekrar dayıma yönelerek sordum. ''Nasılsın?''
Dayımın dudakları zoraki bir şekilde yukarı doğru kıvrılır gibi oldu. Dirseklerini masasına yaslayarak ellerini bana doğru açtı ve, ''Seni sormalı,'' dedi bir cevap vermek yerine.
Tekrar sesli bir iç çektim. Başımı geriye doğru atarak oturuşumu daha rahat bir hale getirdim ve, ''Yorgunum,'' diye mırıldandım. Masum bakışlarım dayımın yüzünde gezinirken yüzüme kendinden emin bir ifade yerleştirdim ve, ''Görevimi başarıyla yerine getirdiğim için tebrik edeceksin galiba,'' dedim. ''Et de ben de gideyim, dinleneyim.''
Dayımın ve rahmetli babamın seneler önce kurduğu özel bir timin üyesiydim. Ajan desen ajan değil, polis desen hiç değildik. Devletin izniyle kurulmuş, sadece çok az sayıda özel iş insanlarının tanıdığı gizli bir kuruluştuk. Her birimiz özel olarak eğitiliyor, tim için yetiştiriliyorduk.
Dayım da tıpkı benim gibi derin bir nefes aldı. Solmayan gülüşümle ona bakmaya devam ederken, ''Dinleneceksin hiç merak etme,'' dedi sahte gülümsemesi eşliğinde. Şu andan itibaren sonucu patlama olacak geri sayımı içten içe başlatırken, ''Her zaman olduğu gibi sözümden çıkıp başına buyruk işler çevirerek kendini tehlikeye atmışsın,'' dedi dayım ve sonunda bağırmayı ihmal etmedi. ''Tebrik ederim!''
Bağırtıdan ziyade bir kükremenin kurbanı olan kulaklarımı kapayarak oturuşumu düzelttim. Yüzümü ekşiterek dudaklarımı birbirine bastırdım ve ne ara yumduğumu anlamadığım gözlerimi aralayarak yavaşça ellerimi kulaklarımdan indirdim. Dayımın tek bağırışta öfkesinin ilk dozunu dışarı attığından emin olduktan sonra, ''Dayı bağırmasana ya!'' dedim söylenircesine.
O ise uslanmaz bir çocuğa bakarmış gibi kınayıcı gözlerle baktı bana. Bıkkın bir nefes aldı ve oturduğu yerde tekrar masaya doğru eğilerek gözlerini gözlerime çevirdi. ''Kızım kaç kez diyeceğim ben sana kendini tehlikeye atacak şeyler yapma diye?''
Bu sıkça duyduğum bir şeydi. Zaten tartışmalarımızın çoğu bu konu etrafında dönerdi. Dayım beni göreve yollar, ben de onu kızdıracak bir şeye imza atmadan ordan geri dönmezdim.
''Bizim işimiz zaten tehlikeli. Oraya bizi sen yolladın.''
Sözlerim dayımın hoşuna gitmedi. Elini hiddetle masasına vurdu ve, ''Bomba olduğunu tespit ettiğin depoya geri girmeni de mi ben söyledim?'' diye bağırdı tüm gücüyle.
Bir kez daha kulaklarımı tıkama gereği hissetsem de bu kez kendime hakim olarak sadece fırtına dinene kadar gözlerimi yumdum.
Bu sabah, nihayetinde çökertmeyi başardığımız bir organizasyona son noktayı koymak için gittiğimiz depoda çıkan çatışmanın sonucunda karşı tarafı etkisiz hale getirmeyi başarmıştık. Buna rağmen onların da iyice hazırlıksız olmadıklarını anlamamız uzun sürmemişti. Neyseki olası bir baskına karşın içeriye yerleştirilen bombaların zamanında farkına varmış ve bir can kaybı olmadan oradan kurtulabilmiştik. Kurtulabileceğimden emin olmasam içeriye ikinci kez girmezdim, ama dayım bunu anlamayacak kadar çok endişeliydi.
''Sana kim haber ediyor her seferinde?'' diye sorarak konuyu dağıtmaya çalıştım ve öne doğru eğilerek, ''Kim ispiyonluyor beni?'' dedim gözlerimi kısarak. ''O mıymıntı Güney değil mi?''
''Defne!''
''Dayı?''
Dayım bir kez daha bıkkın bir nefes aldı. Sonra masasındaki dolu su bardağına uzanarak suyundan bir yudum içti ve ardından tekrar bana döndü. Ses tonu biraz daha sakin bir havaya bürünürken, ''Kızım senin başına bir şey gelse ben ne diyeceğim annene?'' diye sordu. ''Ya sen içerideyken patlasaydı o bomba?''
Rahat bir tavırla arkama yaslandım ve sonra gözlerimi tavana çevirdim. Yüzüme hafif bir gülümseme yerleştirdim ve, ''Defne konfeti oldu, abla,'' dedim.
''Defne!'' diye bağırdı dayım tekrar. ''Dalga geçme benimle!''
Fazla ileri gidiyordum belki, ama bazen dayımın bu öfke krizlerine bir anlam veremiyordum. İçeri tekrar girmekle de tehlikedeydim, en başında o göreve giderken de tehlikedeydim. Tehlikeyi kabul etmemiş olsam en başta beni eğitip o timin bir parçası yapmalarına izin vermezdim. Ben zaten hayatımdan olabileceğim bir işi kabullenmişken şimdi neden işimi yaptığımda azar işitiyordum ki? Hem zaten bir gün hepimiz ölmeyecek miydik?
Derin bir nefes aldım. Hislerimi dayıma açıklamaya kalksam beni anlamayacağını biliyordum. Bu yüzden dilimi bu uğurda yorma gereği duymayarak dayıma işitmeyi dilediğini düşündüğüm sözler sarf etmeyi seçtim.
''Tamam özür dilerim,'' dedim. Bakışları yumuşar gibi olurken anlatmaya koyuldum:
''Göreve çıkmadan önce küpelerimi çıkarmayı unutmuşum. Sonra depodan çıkınca bir tekini düşürdüğümü fark ettim. Onu bulmak için girdim... Anneannem hediye etti bunları biliyorsun,'' diyerek kulaklarımı süsleyen küpeleri işaret ettim ve sonra daha masum bir tona büründürdüğüm sesimle ekledim:
''Kaybolsa üzülürdü.''
''Sen parçalara ayrılsan annem daha çok üzülürdü.''
Kulaklarımı dolduran sözler bir an için irkilmeme neden olurken işin o raddeye gelmeyeceğini bildiğimi hatırladım. Dayım artık anlamalıydı ki, kendime o kadar inanmasam o depoya bir kez daha girmezdim. Cesaret ile aptallığın arasında ince bir çizgi vardı ve ben neyseki dengeyi sağlayabiliyordum.
İşi şakaya vurmaya çalışarak, ''En azından onun hediyesinin peşinden gittiğimi söylerdiniz o da sev...'' diyordum ki, ''İyi bir cezayı hak ediyorsun sen,'' diyerek sözümü kesti dayım.
Küçük bir çocuk gibi göz devirmemek için zor tuttum kendimi. Kollarımı oturduğum koltuğun kenarına yaslarken, ''Kaç yaşındayım ben?'' diye sordum. ''On?''
Dayım bu cevap istemeyen sorularımla başını belli belirsiz salladı ve, ''Küpesi düştü diye bombalı depoya girer...'' diye söylendi. ''Kedi kurtaracağım derken çatışma ortasında ekipten ayrılır.''
Geçen vukuatım aklıma gelirken, ''Çatışma falan kalmamıştı ortada,'' diye itiraz ettim. ''O mıymıntının abartmasıydı o.''
''Ben onu bunu bilmem, Defne,'' diye karşılık verdi dayım itiraz isteyemen bir tonda. ''Suçlarını saymaya kalksam sabaha kadar otururuz burada.''
Yine sesli bir nefes aldım. Bu konunun kapanması için yapabileceğim tek şey şimdilik boyun eğmekti. Dayımın azarlarına son vermek için her zaman yaptığım gibi.
Ellerimi teslim olurcasına havaya kaldırdım ve yüzüme ciddi biri ifade yerleştirerek, ''Bir daha olmayacak,'' dedim.
Dayım bu sözümle bana alaylı bir bakış attı. Kravatını hafifçe gevşeyerek arkasına yasladı ve tıslarcasına bir ses çıkardıktan sonra, ''Yemezler,'' dedi.
Tek kaşımı kaldırdım. ''Yedirirler.''
Bu dayımın tekrar kükremesi için yeterli olurken, ''Defne!'' diye bağırdı bilmem kaçıncı kez.
Ben de bir kez daha yüzümü ekşittim. ''Tamam yemezsen yeme,'' diye mırıldandım ve ciddiyete bürünerek beni bekleyenleri kabullendim. Çekirge bir sıçrıyor, iki sıçrıyor, üçüncü de mutlaka hüsrana uğruyordu. Demek bu defa ben de dayımı yatıştırmayı başaramayacak, mecburen cezama razı gelecektim.
''Neymiş cezam?'' diye sordum hafif kırgın bir tonda. Kararı kesin gibi dursa da son bir duygu sömürüsü atağına geçecek kadar umutluydum. ''Kaç göreve yollamayacaksın beni?''
Dayım bu sözlerimle telefonuna uzandı. Birkaç saniye sonra, ''Gelsin,'' dedi diğer ucundaki, tahminimce Çisem olan kişiye ve sonra oturduğu yerden kalkarak yüzüne sinsi sayılabilecek bir gülümseme yerleştirdi.
Bu ifadesi içime usul usul huzursuzluk tohumları serpiştirirken oturduğum yerde kıpırdandım. İçimden bir ses dakikalar sonra gülenin ben değil de yine ve yine dayım olacağını fısıldıyordu. O sesin ağzını bantladım ve dikkatimi tekrar dayıma verdim.
''Göreve yollamayacağımı kim söyledi, kızım?'' diye sordu dayım tehlikeli bir sakinlikle. ''Yollayacağım. Hem de hayatının görevine.''
Yüzündeki gülüş ve gözlerindeki sinsi parıltılar hiç hoşuma gitmezken, ''Nedir o?'' diye sordum içimde artan şüpheyle.
Bu sırada kapı tıklatıldı. Dayım bir karşılık vermeden kapı aralandı ve içeri önce Çisem, hemen ardından da dayım yaşlarında bir adam girdi. Tanımadığım adam dayım tarafından dostça karşılandıktan sonra gözleri beni buldu. Böylece dayım dayım da tekrar söze girerek, ''Seni yakın arkadaşım Ferit Güvener ile tanıştırayım,'' dedi.
Görgü kuralarına ayak uydurarak oturduğum yerden kalktım ve yüzüme bir gülümseme yerleştirdim. Dayım selamladığı adama doğru aynı şekilde gülümseyerek eliyle beni işare etti ve, ''Ferit, bu bahsettiğim yeğenim Defne,'' diyerek beni tanıttı.
Ellili yaşların ortasına gibi görünen adam bana doğru gülümsedi. Elini bana doğru uzatarak, ''Memnun oldum,'' dediğinde uzattığı eli sıktım ve, ''Ben de,'' dedim. ''Hoş geldiniz.''
''Hoş buldum.''
Bakışlarımı Çisem'e çevirerek kendisiyle göz teması kurmaya, böylece bakışlarından burada neler döndüğünü bir nebze okumaya çalıştım. Ama yakın arkadaşım olarak sayılabilecek kız gözlerin bir türlü benden tarafa çevirmiyor, resmen olası bir göz temasından kaçınıyordu. Bu benim için açıkça beni bekleyenlerden haberdar olduğunun bir resmiydi.
Herkes tekrar yerini aldı. Dayım bu kez masasının ardındaki koltuğa yerleşmek yerine Ferit olarak tanıttığı adamın karşısına otururken Çisem'den üç çay istedi. Çisem odadan çıkarken dayım bakışlarını bana yönelterek, ''Seni niye Ferit ile tanıştırdığımı merak ediyorsundur,'' diye doğru bir tespitte bulundu.
Başımı belli belirsiz sallayarak sırıttım ve, ''Haliyle,'' dedim.
Ferit bey derin bir nefes aldı. Dayıma gülümseyerek baktı ve, ''İstersen ben izah edeyim,'' dedi.
Önümde olup bitenler merakımı körüklerken Ferit beyin açıklamada bulunmak istemesi dayımın bahsettiği görevin onunla alakalı olduğunu anlamamı sağladı. Muhtemelen milyon dolarlık şirketine göz diken olmuş, o da çareyi bizde bulmuştu. Tek anlamadığım şey, ceza bunun neresindeydi? Dayım ortada dönen olayı bana ballandıra ballandıra anlattıracak ama bu görevde sahada çalıştırmak yerine sadece araştırma işlerine mi baktıracaktı? Bundan nefret ettiğimi biliyordu!
''Tabii,'' diye mırıldandı dayım.
Ferit Bey bakışlarını tekrar bana çevirdi ve, ''Güvener Holding'i belki duymuşsundur,'' diyerek konuya girdi.
İşittiğim isimle zihnimin içerisinde hızlı bir tarama başlattım. Gözümün önünde birkaç kez denk geldiğim gazete haberleri belirirken başımı olumlu anlamda sallamakla yetindim. İşin içinde bir Holding'in olması tahminimi güçlendirirken Ferit Beyin bana kapımızı çalan her zengin iş adamı gibi dertlerini dökmesini bekledim.
Karşımdaki adam aldığı sessiz yanıtla tebessüm etti ve, ''Geçen sene işleri oğluma devrettim,'' diye devam etti. ''İdare onda, ama ben de arka planda durarak elimden geldiğince ona destek oluyorum. İşiniz gereği tahmin edersiniz ki,'' dedi ve duraksadı. Dayıma da kaçamak bir bakış atarak mahcupça bana döndü ve, ''Bizim sektörde insanın rakipleri bol oluyor,'' diye hatırlattı. ''Ne yazık ki bunların hepsi işini hakkıyla yapmıyor. İstediklerini elde etmek için çirkin ve haksız yollara başvurabiliyorlar.''
''Karşılarındaki insanlara zarar verecek kadar ileri gidebiliyorlar,'' diyerek Ferit Beyin sözlerine bir diğer ayrıntıyı ekledim.
Gülümseyerek başıyla onayladıktan sonra, ''Maalesef son zamanlarda ufak tefek tehditler almıyor değiliz,'' diye açıkladı.
Durum biraz daha ilgi çekici bir hal almaya başlarken başımı anladığımı belli edercesine salladım ve, ''Bizden rakiplerinizi etkisiz hale getirmemizi mi istiyorsunuz?'' diye sordum.
Sorum dayımın sırıtmasına neden oldu. Dudaklarımdan dökülenlerin komik olduğuna inanmadığım için ona kıstığım gözlerimle baktım. Sonrasında Ferit Beyin mahcup ifadesiyle karşılaştığımdaysa kaşlarımı soru sorarcasına çatmadan edemedim. Cidden, ne dönüyordu burada?
Ferit bey başını belli belirsiz salladı. Sonra elini itiraz edercesine havalandırarak, ''Tam olarak değil,'' dedi.
Sabırsızlığım git gide artarken oturduğum yerde huzursuzca kıpırdandım. Bir dayıma, bir de Ferit Beye baktım ve, ''Benden istediğiniz tam olarak nedir?'' diye sordum bir an önce asıl noktaya gelinmesini umarak.
Ferit Bey dayıma bir bakış attı. Dayım onaylayıcı bir baş hareketiyle karşılık verirken Ferit bey tekrar bana döndü ve, ''Oğluma tedbir olarak koruma edinmesini önerdim, ama o maalesef bunu reddediyor,'' dedi.
İşittiğim bu cümle durumun umduğumdan farklı olduğunu anlamama neden olurken, devamında duyacaklarımın hiç hoşuna gitmeyeceğini şimdiden tahmin edebiliyordum. Dayımın ölçen bakışlarını üzerimde hissetsem de ona doğru dönmedim ve Ferit Beyin devam etmesini bekledim.
''Sarp kendine oldukça güvenir, ama bu kez kendine olan güvenden ziyade birilerinin ona zarar vermeye kalkışacak kadar ileri gideceğine ihtimal vermiyor.''
Karşımdaki adamın isteklerini azar azar ortaya sermesi beni germek için yeterli olmuştu. Görünen oydu ki, konuşmanın sonucu hiç hoşuma gitmeyeceği için şimdi her şeyi alıştıra alıştıra söylüyorlardı. Üç aylık ömrüm kaldığını öğrensem bu kadar gerilmezdim!
Derin bir nefes aldım. Oğluna özel koruma istiyor olsa işini dayımla halledebilirdi. Bu olayın hangi ucu bana değiyor, artık öğrenmek istiyordum. Oturduğum yerde öne doğru eğildim ve yüzüme zoraki bir gülümseme yerleştirerek, ''Tekrar ediyorum,'' dedim. Bakışlarım yine dayım ve Ferit Bey arasında gelip giderken cevabın kimden geldiğiyle değil, gelecek olmasıyla ilgileniyordum.
''Benden istediğiniz tam olarak nedir?''
Ferit Bey dayıma son bir bakış attı ve, ''Senden oğlumun asistanı olmanı istiyorum,'' dedi bir çırpıda.
Asistandan kastının gerçekten asistan olmadığını anlayabilmiştim, ama gerçek olmasından öyle endişe ediyordum ki, duymamış gibi yapmayı tercih ederek, işittiğim onca saçmalığın arasında takıladığım tek şey oğlunun bir korumaya ihtiyacı olduğu olurken, ''Sizin oğlunuz biraz hassas mı?'' diye sordum.
Sorabildiğim tek şey bu olmuştu. Oğlu kendini koruyabileceğini iddia ediyordu madem bana ne gerek vardı? Babası oğluna bu konuda güvenmiyor olduğuna göre öncesinde benzer bir konuda yaşanmışlıklar mı vardı?
Ferit bey bu sorumla bir an afallamış gibi bana baksa da, ''Defne çok şakacıdır,'' diyerek araya girdi dayım. Bakışlarım onu bulduğundaysa beni gözleriyle tehdit etmekten geri durmadı.
Aldırmadım ve, ''İyi anlaşacağız o zaman,'' diyen Ferit beye döndüm.
Kapı tekrar açılırken içeri elindeki çay dolu tepsiyle Çisem girdi. Bize doğru ilerleyerek Ferit beyden başlayarak çaylarımızı ikram etmeye koyuldu.
Ortamda kısa bir sessizlik oluştuktan sonra dayım derin bir nefes alarak dikkatimi tekrar üzerine çekti ve, ''Taşlar yerine oturmuştur,'' dedi, ''Ama ben tekrar söyleyeyim.''
Doğru tahmindi. Parçaları birleştirmiş, dayımın bahsettiği görevin ne olduğunu anlamıştım. Ama bir şey seslice dile getirilmediği müddetçe o şey yokmuş gibi davranmakta ustaydım. Dayım farkına vardığım gerçeği dile getirmediği sürece buna devam edebilirdim, ama ne yazık ki bu sabah yaptıklarımla dayımın öfkesini üzerime çekmiş, onu karşı tribüne kendi ellerimle yollamıştım.
Dayım bana vereceği cezadan hoşnut bir şekilde sırıtırken ona kınayıcı bir bakış attım. Bir yandan içimdeki Defne, söyleme söyleme söyleme diye tepinirken, dayım ne bakışlarımı, ne de işitmediği iç sesimi umursadı. Çisem'in bana uzattığı çaya uzanmıştım ki, ''Yeni görevin Ferit'in oğlu Sarp'ın koruması olmak,'' dedi ve itiraz kabul etmeyeceğini ima eden, o çok iyi tanıdığım tonda ekledi:
''Kolaylıkla üstesinden geleceğine inanıyorum.''
Elimdeki çay dolu bardak sallanarak sıcak sıvının bir kısmının bileğimi ıslatmasına neden olurken hissettiğim tek saniyelik acıyla dişlerimi birbirine bastırdım, ama acıyı pekte umursamadım.
''Hiih,'' diye bir ses çıkaran Çisem bardağı elimden tekrar alırken ben de oturduğum yerden hışımla kalkarak öfke dolu gözlerimi dayıma çevirdim. İlk kez nasıl bir karşılık vereyim bilemedim. İtirazımı nasıl uygun bir dille dile getireyim, bulamadım.
Demiştim ya, şans kimine yapışır, kimine bulaşmaz, benim ise adresimi dahi bilmezdi.
Tüm dünyaya Hogwarts'dan mektup gelse, benim payıma Gargamel'in kafesine kapattığı Şirine olmak düşerdi.
BİTTİ!
Alırım yorumlarınızı.
Son zamanlarda dediğim gibi, ilgiye göre hemen atarım yeni bölümü. İkinci bölümün yazımı bitti sayılır mesela :)
Ben eğlenceli şeyler yazmayı özlemişim, inşallah sizler de okumayı özlemişsinizdir. Benimle olanlardan bir kalp alayım bu paragrafa.
Ee, Sarp'ı da yakın zamanda tanımak istersiniz diye düşünüyorum. O zaman kısa zamanda ikinci bölümle görüşmek üzere. Sevgiler trong>
İletişim için İnstagram hesabım: seymaendless



