İçeriğe geç

Kelebeğin Sırrı (Sahte Bela Serisi 1)

Bölüm 36 · 13 dk okuma

Kelebeğin Sırrı (Sahte Bela Serisi 1)

Bölüm 36

Bölüm 36

Hafta sonu boyunca yaşadığım farkındalığı sindirmekle uğraştım. Düğünün ertesindeki iki gün boyunca içimde olup bitenleri kimseye anlatmadım ve iç sesimin bitmek bilmeyen sözleriyle boğuştum.

Aşk olsun.

''Sorun da o zaten!'' diye söylendim kendi kendime, çantamın içine anahtarlarımı atarken. Dışarı çıkarken kullandığım çantayı ara ara değiştiriyorken, artık her gün kıyafetime uygun çanta kullanıp eşyalarımı o çantadan bu çantaya aktarmak bile yorucu gelmeye başlıyordu. Buna rağmen içimde çelişen duygular vardı. Bir yanım Sarp ile uğraşanları bir an önce bulup haklarından gelmek isterken, diğer bir yanım da bu iş sonsuza kadar sürsün, Sarp'dan ayrılmayayım istiyordu.

''Of!''

Çantamı omuzuma attım ve aynadaki yansımama bir göz attım. Bugün kahvaltı etmeden çıkacaktım. Ne iştahım vardı, ne de iki gündür kaçtığım sorulara yakalanacak halim. Cuma akşamına dair dört bir yandan onlarca soru gelmiş olsa da hepsini bir şekilde geçiştirmiş, kimseye renk vermemiştim. Kendimi amansız bir hastalığa yakalanmış gibi hissediyor ve bundan kimseye bahsetmek istemiyordum. Hoşlanmak bir şeydi, ama aşık olmak? Bunu kimseye anlatmayacaktım.

Gözlerin anlatır.

İçimdeki ses yutkunmama neden oldu. Kendi katımı terk etmiş, ağır ağır merdivenlerden aşağıya inerken yüzümde ağlamaklı bir ifade olduğuna emindim. Gerçekten Sarp'a bir kez baksam ele verir miydim kendimi? Hem ben şimdi nasıl davranacaktım ona?

Bir kez daha seslice ofladım. Ben bu değildim. Ben böyle bir şeyi hayatımın merkezine getirerek dert edecek bir insan değildim. Defne idim ben. Akışına bırakır, kafama göre yaşardım. Planladığım tek şey çıktığım görevlerdi. Gerisi gelişi güzel yaşanır biterdi.

Merdivenlerin son basamağına gelerek ruh hastası gibi zihnimdeki sözleri başımla onayladım. Derin bir nefes aldım ve evden çıkmak üzere son basamağı indim.

''Defne.''

İsmimin kulaklarımı doldurması yerimde durmama neden oldu. Omuzumun üzerinden başımı geriye doğru çevirerek bana doğru gelen anneme baktım. Yüzümdeki tatsız ifadeyi anında yok ederek alışılmış gülümsememi takındım.

''Anne?''

Annem bana doğru son adımlarını attı. Önümde durması bedenimi ona doğru çevirmeme neden olurken, ''Kızım,'' dedi. ''Kahvaltı etmeden mi çıkıyorsun?''

''Evet.''

''Bir şeyler yeseydin. Güneş'e mi uğrayacaksın yoksa?''

Bu sorunun cevabı olumsuzdu. Bir de Güneş'e uğrayıp oradakilerin sorularıyla uğraşmak istemiyordum. Soru sormaları bir yana, o sorulara dürüst cevap vermeye hazır değildim. Değer verdiğim insanları kandırmak istemiyordum.

Artık Sarp'a da değer veriyorsun. Ama kandırıyorsun da.

İşte bu gerçek benim felaketim olacaktı.

''Defne, iyi misin sen?''

Dalıp giden bakışlarım annemi buldu. Tekrar solup giden gülümsememi takındım ve, ''İyiyim annem,'' dedim

''Emin misin?'' diye sordu annem. Tek kaşını soru sorarcasına havalandırdı ve, ''Konuyu açmayayım diyorum, ama düğünden geldiğinden beri bir garipsin sen.''

Gözlerim annemin yüzünü buldu. Karşımdaki kadın annemdi, anlardı elbette. Yüzüme bir kez bakması içimde kopan fırtınaları anlaması için yeterli olurdu. Yine de itiraf ederek hislerimi anlatacak değildim. Bu durumda inkar etmeyi seçerek daha geniş gülümsedim ve, ''Sana öyle gelmiş,'' dedim. ''Yorucu bir haftaydı. Ondandır.''

Annem sözlerim üzerine bir süre yüzümü inceledi. Gülümsemeye konsantre olmuş bir şekilde ara vermeden sırıttım. Annem dudaklarını birbirine bastırdı ve sonra başını ağır ağır salladı. ''Öyle olsun.''

''Öyle,'' dedim.

Bu kez elini yanağıma doğru kaldırarak hafifçe dokundu. Gözlerini gözlerime dikerek sesini alçalttı. ''Konuşmak istersen...'' diyordu ki, ''Buradasın biliyorum,'' diye devam ettirdim.

Gülümsedim. Bir kez daha onaylayıcı bir şekilde baş salladığında yanağına bir buse bıraktım. Evden çıkmak üzere arkamı dönüyordum ki, tıpkı az evvel olduğu gibi adımı işitmemle durmak zorunda kaldım.

''Defne.''

Dayımın sesiyle bu kez ona çevirdim bakışlarımı.

''Çıkıyor musun?''

''Evet, dayı.''

''Peki,'' diyerek başını salladı dayım. ''Gün içerisinde müsait olursan, ya da akşam, bana uğrar mısın?''

Kulaklarımı dolduran sözlerle dayıma öylece baktım. Benden istediği şey yadırganacak bir şey değil, aksine oldukça normaldi. Ama zihnimin bir köşesinde içime doğru haykıran bir ses vardı.

Vallah ben değilim.

Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. Kulaklarıma fısıldanan şey, tüm bunlardan dayımın sorumlu olduğuydu. Sonuçta dayım beni bu özel göreve yollamasa ben Sarp'ı hiçbir zaman tanımayacak, ondan hoşlanmayacak ve sonuç olarak aşık olmayacaktım!

Paravanı açan dayımıza saygılar, sevgiler.

Dayımın benden bir yanıt beklediğini hatırlamamla suratımdaki ifadeyi düzeltmeye çalışarak baş salladım. ''Gelirim,'' dedim önleyemediğim tavırlı bir tonda. ''Ben gelirim.''

Karşımdaki adam bana ufak bir afallamayla baktı. Anneme doğru da soru soran bir ifadeyle baktıktan sonra gözlerini tekrar bana çevirdi. ''İyi misin sen?''

''İyiyim ben. Çok iyiyim.''

Annem ve dayım bir kez daha bakıştılar. ''Sende bir hal var, Defne.''

Dayımın sözleriyle başımı sağa sola salladım. ''Yok,'' dedim ifadesizce. ''Sana öyle gelmiş.''

Nankör, Defne. Adama teşekkür etmen gerekir.

Sesli bir nefes aldım. Önce anneme sonra dayıma baktım ve, ''Ben çıkayım bence artık,'' diye mırıldandım. ''Ha? Ne dersin dayıcığım? Çıkayım mı?''

Sorduğum sorular annemin yadırgayan bakışlarını körükledi. Dayımınsa kaşları havalandı. ''Çık kızım,'' dedi dayım olacak Esra Erol kılıklı adam. ''Tutan mı var?''

''Yok, tutan yok,'' dedim suçlarcasına. ''Hep tutmadın diye oldu zaten.''

Sonlara doğru yükselen sesim annemin bir adım gerilemesine neden oldu. Elini bağrına götürerek bana şaşkınca baktığı esnada dayım sözü tekrar ele alarak, ''Ne saçmalıyorsun sen?'' diye sordu hafif sert bir tonda.

Ona kıstığım gözlerle baktım. ''Saçmalayan ben değilim,'' dedim ve parmağımı hiddetle dayıma doğru kaldırdım. ''Sensin.''

''Defne.''

Ya itiraf et, ya toparla. Yanacaksın.

İç sesim nadiren olduğu gibi haklıydı. Kendimi kaybetmiştim ve her şeyin yolunda olduğuna inanmalarını istiyorsam durumu toparlamalıydım. Yutkundum ve ifademi düzeltmeye gayret ederek, ''Bence benim bu şirket görevim saçmaydı, dayı,'' dedim.

Böyle mi düzeltilir? Adamın damarına bassan, seni görevden alsa ne olacak?

İçimden yükselen ses gözlerimi kocaman açmama neden oldu. Evet, yanlış yerden girmiştim. Bakışlarımı dayımın yüzüne çevirdim ve bana öfkeden ziyade anlam veremeyen bir şekilde baktığını görmemle rahatladım. Onu sinirlendirmemiş, sadece bilmece gibi konuşarak aklını karıştırmıştım. Toparlayabilirdim.

Boğazımı temizledim ve, ''Yani benim alanım farklı. Böyle uslu uslu kahve taşımak dosya taşımak sıktı,'' diye açıkladım. ''Bari bir yandan normal bir şekilde operasyonlara çıkayım.''

Sözlerim tuhaf davranışlarım için yeterli bir açıklama olmuş olacak ki, dayım düşünceli bir şekilde çenesini sıvazladı. Birkaç saniye öylece yüzüme baktı ve sonra ayakkabılarımı incelemek adına eğdiğim başımı çenemden kavrayarak kaldırdı. Göz göze geldiğimizde, ''Kızım, o zaman güzelce söylesene derdini,'' dedi kınayıcı bir tonda. Hem beni olur olmaz göreve yollayıp aşık olmama neden oluyordu, hem de utanmadan beni kınıyordu!

''Böyle delirmiş gibi bağıracağına söyle açıkça. Dediğini yapabiliriz. Yorucu olmayacaksa eskisi gibi görevine devam edersin, bir yandan şirketteki işini de sürdürürsün.''

''Bu kez de yorulacak ama kız, İlhan.''

Annemin itirazıyla hızla ona döndüm. ''Yorulmam ben,'' dedim. ''Aksine stres atarım.''

Dayım annemin sözleriyle ona hafif alayla baktı. Beni işaret etti ve, ''Defne mi yorulacak?'' diye sordu.

Dayımı destekledim. ''Ben mi yorulacağım?'' diye tekrarladım sırıtarak. ''Hiç.''

Annem burnundan sesli bir nefes verdi. Bakışlar dayımla benim aramda mekik dokurken başını belli belirsiz salladı. ''Ne yapıyorsanız yapın!'' dedi söylenircesine ve sonra arkasını dönerek salona doğru ilerledi.

İlhan dayım gülercesine bana baktı. Başımı ensemden yakalayarak kendine doğru yanaştırdı ve saçlarımın üstüne bir öpücük kondurdu. ''Hadi geç kalma sen. Hayırlı işler.''

Dayımın arkasını dönerek annemin ardından gitmesini izledim. Hem böyle şirinlikler yapıyor, hem de perde arkasından başıma çorap örüyordu. Gizli çöpçatan!

Evde daha fazla oyalanmadan şirketin yolunu tuttuğumda, iş yerime ulaşmam da uzun sürmedi. Eşyalarımı masama bıraktım ve hemen sonra Sarp'ın odasına yöneldim. Kahvesini yapmadan önce odasını havalandırmak ikimiz adına da iyi olacaktı. Onun ciğerleri için, benimse aklım.

Sarp'ın odasındaki pencereyi açarak temiz havanın içeri girmesine fırsat verdim. Sonra adımlarımı çalışma masasına yönelttim ve ufak kargaşayı düzene sokmaya koyuldum. Ortada duran bir iki kalemi tekrar yerine koyarak dosyaları düzenledim. Masanın ortasında Sarp için boş bir alan bıraktıktan sonra doğrularak masaya baktım. Tam bu sırada kapıdan gelen sesle bakışlarımı o yöne çevirmiştim ki, içeri giren Sarp ile bir an afalladım. Şaşkınca kolumdaki saate baktım ve Sarp'ın beş dakika erken gelmiş olduğunun farkına vardım.

Aman pekte erken gelmiş!

"Aa hoş geldiniz, Sarp Bey," dedim onu görmenin verdiği şaşkınlıkla. Adamın odasına girmiş çalışma masasını toparlarken vaktinde gelmesinden başka ne bekliyordum ki?

Sarp Bey, değil. Aşık olduğum Bey diyeceksin!

Kalp atışlarım birden hızlandı. Artık duygularımın yoğunluğunun farkındayken nasıl davranacağımı bilmiyordum. Şimdi onu kendi ellerile yerine mi oturtacak, yoksa elime geçen ilk şeyi kafasına mı fırlatmalıydım?

İkisini de asla yapma.

Hızla Sarp'ın koltuğunu geriye doğru çektim ve masasının ardından uzaklaşırken yüzüme bir gülümseme yerleştirdim. "Buyurun oturun," diye devam ettim oldukça enerjik bir tonda. "Ben de kahvenizi yapayım."

Sözlerim üzerine koltuğuna doğru ilerlerken bir yandan da başını sağa solla salladı. Bunun nedenini merak ederek ondan sözlü bir karşılık beklerken, "Yapmasan olur," dedi.

Buna anlam veremeyerek kaşlarımı çattım. "Kahve içmeyecek misiniz?"

"Bugün içmeyeceğim."

Ona hortlak görmüş gibi bakarken şaşkınlığımın nedenini bilmiyordum. İçmeyecekse içmesindi. Bana neydi ki?

Alıştın değil mi ona kahve yapmaya?

İç sesim saçma sözler sarf etmekte elbette gecikmedi. Bir insan bir insana kahve yapmaya alışır mıydı hiç?

Sarp'ın sözlerine karşılıksa başımı salladım. Odasından çıkmak üzere kapıya yönelmiştim ki, "Öğlenki programları ertele," dedi birden. "Başka bir işimiz olacak."

Sözleriyle meraklı gözlerimi tekrar ona çevirdim. Onun her işi önce benim organizasyonumdan geçiyordu. Haberim olmadan ne işi olabilirdi ki? Yüzüne şaşkınca baktım ve, "Ne işi?" diye sordum. "Benimle görüşen olmadı."

Dudaklarımdan dökülenlerle bana doğru döndü. Bakışlarına sert bir rüzgar hakim olurken, "Sana ne," dedi tersçe. Bu davranışını şaşkınlıkla karşıladım. Dengesizlikte artık boyut atlamaya başlamıştı. Buna rağmen kendime hakim oldum ve yüzüme zoraki bir gülümseme yerleştirdim. "Programınız bozulma..." diyordum ki, kabaca sözümü kesti.

"Sen sadece sana dediğimi yap."

Dişlerimi birbirine bastırdım, ama karşımdaki adama karşın sadece gülümsedim. Dudaklarımı birbirine bastırarak başımı sallarken arkamda sakladığım eller çoktan yumruk halini almıştı.

Az kalmıştı. Kelebek kızın duvarlara değil, Sarp'a kafa atmasına ramak kalmıştı!

Daha fazla konuşmadım ve Sarp'ın odasını terk ettim. Düğün akşamı bana iltifatlar yağdıran o adam yine yok olmuş, huysuz Sarp sahalara çıkmıştı. Artık bu değişken halleri daha çok canımı sıkıyor, aşık olacak başka adam bulamadığım için kendi kendimi boğma isteğimi tetikliyordu.

Sarp'ın tüm gün nelerle uğraşacağını bilmeye veya organize etmeye meraklı değildim. Ama programını yönettiğim müddetçe gün boyu nerelerde bulunacağından ilk haberdar olan kişi oluyor ve gideceği mekanların onun için olası bir tehlikeye yol açıp açmayacağını tartabiliyordum.

Sesli bir nefes alarak adımlarımı hızla mutfağa yönelttim. Aşık olduğum için saçmalıklarına boyun eğeceğimi sanıyorsa, yanılıyordu.

Adam daha senin duygularından haberdar değil ki.

Mutfağa ulaştım ve demlenmiş olan çayı gördüm. Bir yandan da vakit kaybetmeyerek kahve yapmaya koyuldum. İstemiyorsa istemiyordu. Dengesizliği tutup beni beş dakika sonra kahve için çağırmasındansa ona kahvesini götürecektim.

Kendine gel, Defne. Uğraşma adamla.

''O dengesiz benimle uğraşıyor ama!''

On dakika sonra elimdeki tepsiye bir çay bir de kahve yerleştirerek Sarp'ın odasının yolunu tuttum. Kapısına ulaştığımda tıklattım ve içeriden yükselen sesini işitmemle dirseğimin yardımıyla kapıyı araladım.

Yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirerek içeri girdim. Ayağımla kapıyı kapattım ve Sarp'ın masasına doğru ilerledim. Sarp başını önündeki dosyadan kaldırarak bana baktı. Yüzünü inceleyerek tek kaşının havalandığını görmemle içten içe bu davranışımı sorgulamaya başladığını anladım. Yüzümdeki sahte gülümseme bu tablo karşısında gerçek bir hal almaya başlarken Sarp'ın masasına ulaşarak tepsideki çayı kavradım, ''Çayınız,'' diyerek çayı Sarp'ın önüne bıraktım. Sonra kahveyi alarak aynını tekrar ettim. ''Ve kahveniz.''

Gülümsemem solmadan elimdeki tepsizi dizlerime doğru sarkıtarak duruşumu dikleştirdim. Gözlerimi Sarp'ın yüzüne çevirdiğimde bir önündeki içeçeklere bir de bana asabi bir şekilde baktığını gördüm. Koyu gözleri benim üzerimde takılı kalırken, ''Ne şimdi bu?'' dedi. ''Ben kahve istemedim.''

''Çay da istemediniz.''

Sarp sinirli bir gülüş attı. Sonra sesli bir nefes alarak arkasına yaslandı. ''Beni delirtmeyi mi amaçlıyorsun, Işıl?'' diye sordu.

Omuz silktim. ''Estağfurullah, efendim. Ne haddime. Sadece değişken ruh hallerinize ayak uydurmaya çalışıyorum.''

Sözlerimle dudaklarını birbirine bastırdı. Bakışlarını pencereden tarafa çevirdi ve, ''Bir şey istemedim,'' diye tekrar etti.

''Fikriniz değişmiştir diye düşündüm. Ne de olsa bir anınız bir anınızı tutmuyor, Sarp Bey.''

''Işıl, yorma beni.''

''Siz yorulur musunuz hiç, Sarp Bey. Yorulacak kadar bir şey yapmıyorsunuz ki.''

Sarp bıkkın bir nefes aldı. Gözlerini yumdu ve parmaklarıyla burun kemerini sıktıktan sonra bakışlarını tekrar bana çevirdi. ''Son kez söylüyorum, Işıl. Çık hadi dışarı.''

''Çıkmıyorum!'' diye bağırdım birden. Karşımdakini sinir etmeye yarayan sakinliğim bir anda nereye gitmişti bilmiyordum.

Bu ani çıkışım Sarp'ın da öfkesini körüklemiş olacak ki, hışımla yerinden kalktı. ''Işıl!''

Uğradığım haksızlık yine ve yeniden canımı sıktı. Eskiden Sarp'ın bu tavırları beni anca öfkelendiriyorken, şimdi o böyle yapınca canım da yanıyordu. Bu tutarsız tavırlarına akıl erdiremiyordum. Aynı zamanda onun da bana karşı bir şeyler hissediyor olmasını düşündüğüm için kendimi bir aptal gibi hissediyordum. İnsan sevdiğine böyle davranır mıydı hiç?

Sen adamı pamuklara sarıyorsun sanki.

O an öfkeme hakim olamadım ve belki hiç kurmamam gereken bir cümle kurdum. ''İstifa ediyorum!''

Sarp'ın bakışlarından kısa bir şaşkınlık geçti. Sonra derin bir nefes aldı ve gözlerindeki ifade farklı bir hal alırken, ''Kabul etmiyorum,'' dedi. Benim aksime Sarp şu an kesinlikle daha sakin düşünüyordu.

''Ferit Bey amcam kabul eder bir de ona istifa edeyim o halde.''

Hızla arkamı döndüm. Kapıya doğru bir adım attığım sırada, ''Saçmalama, Işıl,'' diyerek ardımdan geldi Sarp.

Omuzumun üzerinden ona döndüm. Bazı ayrıntılara dikkat etmeyi unutarak, ''Kaan'a söylerim,'' dedim bu defa.

Sarp kolumu tuttu. Adımlarıma yenilerini eklememe engel oldu ve durmamı sağladıktan sonra, ''Kaan ne?'' dedi sertçe. ''Kaan Bey diyeceksin!''

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Bir de utanmadan kime nasıl hitap edeceğime karışma hakkını buluyordu kendinden. Nefes alışverişlerim sıklaşırken küçük bir çocuk gibi inat etmeye devam ettim:

''İstifa ediyorum ben.''

Sarp başını bana doğru eğdi ve gözlerini gözlerime dikti. Karşısında git gide küçülerek boy kaybettim sanki. İfadesi itiraz kabul etmeyen bir hale bürünürken, ''Kabul etmiyorum,'' dedi dişlerimin arasından.

''Yazılı ederim,'' diye direttim, sanki bu şu an için bir şey değiştirecekmiş gibi.

Karşımdaki adam bıkkın bir nefes aldı. Gözlerini yumup açtı ve, ''Onu da kabul etmem, Işıl,'' dedi. ''Saçmalama artık.''

''Istifa ediyorum.''

Söyleyip durma şunu. Şeytan kabul eder.

''Silah mı bu, Allah aşkına. Şeytan dolduracak.''

Kendimi kaybedip iç sesime verdiğim yanıtı elbette Sarp da duydu. Doğal olarak işittiklerine bir anlam veremedi ve, ''Ne?'' diye sordu yüzünü ekşiterek. Hiç sözlerimi açıklama girişiminde bulunmadım ve bozuk plağı oynamaya devam ederek, ''İstifa ediyorum!'' diye tekrar ettim.

''Et, tamam et,'' diye bağırdı Sarp birden. Neye uğradığımı şaşırarak birkaç adım geriledim. Sarp yüzümdeki ifadeye baktı ve her ne gördüyse sakinleşir gibi oldu. Duruşunu dikleştirerek boğazını temizledi ve zafer kazanmış bir tonla kavgada söylenmeyecek o sözleri söyledi:

''Ben de Ebru'yu asistanım yaparım.''

Dudaklarım hayretle aralandı. Gözlerimi kısarak karşımdaki adama baktım ve itirazımı geciktirmedim. ''Ebru'yu asistan yapamazsınız.''

''Yaparım.''

Git gide çocuklaştığımın farkına varsam da, kendimi tutmakta zorlanıyordum. Adam resmen Ebru diyordu!

''O size kahve bile yapamaz,'' dedim üste çıkmaya çalışarak.

Benim aksime sakinliğini tekrar yakalamış olan Sarp başını olumlu anlamda sallayarak, ''Yapar,'' dedi. ''Güzel de yapar.''

''Siz ne zaman içtiniz ki Ebru'nun kahvsesini?'' diye sordum ve hemen ardından, ''İçemezsiniz,'' diye ekledim. Sarp'ın koluna yapışarak bedenini masasına doğru çevirdim ve masanın üzerindeki fincanı işaret ettim. ''Benim kahvemi için. İçin hadi, oturun için.''

Sarp kolundaki elimi nazikçe kavradı. Kolunu tutuşumdan kurtardı ve, ''İçmeyeceğim,'' dedi. Bir eliyle de çenemi kavramış olmasını yeni yeni idrak ettim. Sözlerini aşılamak istercesine gözlerime baktı ve, ''Sen de yürü işinin başına geç,'' diye devam etti. ''Saçmalayıp durma.''

İşittiğim bu sözler aramızdaki manasız atışmayı sonlandırmak adına son nokta olabilir, ben duyduklarımı kabul ederek bu odadan çıkıp sakinleşebilirdim. Ama yapmadım, yapamadım. İçimdeki haksızlığa tahammül edemeyen Defne bunu kabul etmedi. Sarp beni keyfi isteyince delirtip, sonra saçmalayanın ben olduğumu iddia edemezdi.

''İçmezseniz Kaan Bey içer,'' dedim bu defa, kavgaya susamış gibi.

Az sonra istifaya gerek kalmadan kovulacaksın.

Sarp bu sözlerimle bana kaya kadar sert bir ifadeyle baktı. ''İçmez,'' dedi sertçe. ''O benim kahvem.''

Doğru yere parmak bastığımı anladım. Bunun verdiği keyifle ellerimi iki yanıma yerleştirdim ve, ''İçmiyorsunuz ama,'' dedim. ''Süs diye mi yaptım?''

Sarp yine bıkkın bir nefes aldı. Bana uslanmaz bir çocuğa bakar gibi baktı ve sonra ellerini saçlarından geçirdi. Kendi kendine bir şeyler mırıldandıktan sonra gözleri yine beni buldu. ''Işıl, beni deli etme.''

Alaylı bir kahkaha attım. ''Siz zaten de...''

''O cümleyi sakın tamamlama,'' diyerek konuşmama müsaade etmedi. Beni susturabileceğini sanıyorsa yanılıyordu. Yüzüme sinsi bir ifade yerleşirken ona doğru bir adım attım. ''Siz.''

''Işıl,'' dedi uyarıcı bir tonda.

Yeni bir adım daha attım. ''Zaten.''

''Işıl!''

Ve bir adım daha atarak, ''Del...'' diyordum ki, Sarp kolumu yakaladığı gibi kapıya yöneldi. Ani ve beklenmedik hareketine şaşırarak, ''Ne oluyor?'' dedim. Ama bir karşılık alamadım. ''Sarp Bey, ne yapıyorsunuz?''

Yine bir yanıt vermedi. İnsanların bana keyfince dokunmasından, hele ki böyle kabaca sürüklemesinden nefret ederdim. Haftalardır iyi kötü büründüğüm Işıl rolü üzerimde adeta silikleşirken, asıl varlığım usul usul gün yüzüne çıkıyordu sanki.

''Bırakın beni,'' dedim.

''Konuşma,'' diye buyurdu Sarp beni kapıya doğru sürüklemeye devam ederken.

''Son kez söylüyorum,'' diye tekrar ettim ters bir tonda. ''Bırakın.''

Sarp ne sözüme bir karşılık verdi, ne de yaptığı davranıştan vazgeçti. Öfkem, Sarp'ın yakaladığı bileğimden tüm bedenime hızla yayılırken, artık çok geçti. Defne, Işıl'ın önüne geçti ve daha kendim bile, kendi hareketlerimin kontrolünü sağlayamayarak Sarp'ın bileğimi kavrayan elini kavradım. Senelerdir benimle bütünleşmiş olan refleksler devreye girerken bir elimi Sarp'ın göğsüne atarak onu hızla ardındaki duvara doğru ittim. Sırtı duvara adeta yapışırken bakışlarındaki şaşkınlığı görmüyor gibiydim.

Bakışlarımı yüzüne çevirdim ve öfkem beni yönetirken kolumu, kıpırdamasını engelleyecek şekilde bedenine bastırdım.

''Bırak diyorsam bırakacaksın!''

Bölüm sonu

4 yorum