Şarkı: The Pretty Reckless - Make Me Wanna Die
*
Ertesi sabah umduğumdan dinç bir şekilde uyanmıştım. Dün akşamın yorgunluğu kendini hiç belli etmezken sabah uyanmak zor olmamıştı. Belki de bünyem bu tür yorgunluklara alışmıştı artık. Dün akşam zaten fazlasıyla hareket ettiğim için bu sabah aşağıya inerek spor yapma gereği duymadım. Dün gece ertelediğim duşu şimdi almak adına fit bir şekilde yattığım yerden doğruldum.
Sen çok pasaklı bir kızsın.
İç sesimin kınayıcı sözlerine karşın somurttum. Kendisi içimden bana seslenip beynimi çorbaya çevirmekten başka bir işe yaramıyordu. Zorlukları çeken bedenimdi. Konuşmak kolay olmalıydı. Banyoya yönelmeden önce önünden geçtiğim aynadaki yansımama baktım. Uykudan yeni uyanmış olduğumu gözler önüne seren yüzüme karşı kendi kendime gülümsedim ve ardından kıkırdadım. Aynadaki kendime doğru parmağımı kaldırdım ve, ''Psikolog işini daha fazla erteleme,'' dedim kendi kendime. ''Sonun Bakırköy olacak yoksa!''
Hızlıca temizlendikten sonra elbise dolabımın başına geçtim. Bir yandan da kendime yaptığım kahveyi yudumluyordum. Şirketteki tarzımın aksine daha spor ve daha sade giyinsem de, giyinmeyi ve kıyafetime özen göstermeyi severdim. Şimdiyse benim için bir nevi kostüm olan kalem eteklere, bluzlara ve elbiselere bakıyordum. Her sabah elime geçen ilk parçayı giyip çıkıyorken, bu sabah nedense normalinden daha çok özen göstermek istiyordum kendime. Oysa bu kıyafetlerin hepsi zaten oldukça şıktı. Bıkkın bir nefes alarak kendimi hemen ardımdaki pufun üstüne bıraktım ve bakışlarımı karşımdaki elbise dolabının içeriğinde gezdirdim.
Sarp'a güzel görünmek istemen tamam, ama asıl bombayı akşam düğünde patlatırsın. Giyin ve çık.
Akşamki düğün bir kez daha kendini hatırlatırken dudaklarımı ısırdım. Bana ne oluyordu da böyle heyecan yapıyordum?
Derin bir nefes aldım ve oturduğum yerden kalktım. Acaba hislerim korktuğum o yola doğru sapmış olabilir miydi? Ben Sarp'a karşı çok daha fazlasını hissediyor olabilir miydim?
Aklımdaki düşünceler tutundukları yerden düşebilecekmiş gibi başımı şiddetle sağa sola salladım. Kafamı bu tür şeylere yormamalıydım. Kendimi oyalamak adına elbise dolabıma doğru bir adım attım ve isteklerimi görmezden gelerek her sabah yaptığım gibi elime geçen ilk şeyi aldım. Kendi kendime tavırlı hareketlerde bulunarak elime aldığım mavi blazer ceket ve ona uygun pantolonu üzerime geçirdim. Sıcaklama durumumu karşı içime beyaz, yarım kollu bir bluz giymeyi de ihmal etmedin. Aynanın karşısına geçerek makyajımı tamamladım ve saçlarıma ekstradan bir şey yapmayarak sadece taradım.
Çantamı ve telefonumu da aldıktan sonra hazır bir şekilde kahvaltıya indim. Sofra neredeyse hazır sayılırdı. Mutfaktaki anneme kapıdan, ''Günaydın,'' diye seslendim. Annem tekrar önündeki işe dönmeden önce bana kısa bir bakış attı. Gözlerindeki beğeni dikkatimden kaçmadı.
''Yakışmış,'' dedi annem.
''Sağ ol,'' dedim. Ama güzel sözüne rağmen somurttum.
Sarp da beğenir. Merak etme.
Aklımın sürekli Sarp'a kayıp durması yavaş yavaş canımı sıkmıyor değildi. İyiydi, tamamdı, hoşlanıyordum da, aklımı bu kadar kurcalaması şart mıydı? Daha ne kadar sürecekti ki bu durum?
Muhtemelen ömrünün sonuna dek.
''Yok artık,'' diye mırıldandım kendi kendime. Salona doğru ayak basıp anneannemin koltukta oturduğunu görmemle küçük bir çocuk gibi ayaklarımı yere vura vura ona doğru ilerledim. Kendisine yaklaşmamla gözleri beni buldu. Kendimi sesli bir şekilde yanına bıraktım ve sonra başımı dizlerine yasladım.
''Kuzum,'' dedi anneannem yumuşak bir tonda.
Yanaklarımı şişirerek ofladım. ''Torunun kafayı yedi, anneanne.''
Dizlerine yattığım kadından bir kıkırtı yükseldi. ''Biliyorum, kızım.''
Kaşlarımı çattım. Zaten somurtkan olan ifadem iyice çökerken yattığım yerden doğruldum ve anneanneme huysuzca baktım. ''Ama aşk olsun.''
Oldu zaten. Ondan böylesin.
İçimdeki sesin sinsice fısıladığı bu sözler kalp atışlarımı hızlandırdı. Hışımla yerimden kalktım. Hayır, aşık falan değildim. Hoşlanmıştım, ama ötesi yoktu. Olmamalıydı.
''Kızım alınma. Şaka yapıyorum.''
Anneannemin sesini işitmemle başımı ona doğru çevirdim. Kendimi gülümsemeye zorladım ve anneanneme doğru eğilerek yanaklarını sıktım. ''Biliyorum, biliyorum. Benimki de şaka.''
''Deli.''
Bu kez anneannemin yanağına bir buse bıraktım. ''Aynen öyleyim,'' dedim ve anneme yardım etmek adına mutfağa yöneldim.
Kahvaltı masası hazır olduğunda sofraya geçmemiz de uzun sürmedi. Önümdeki çayımdan bir yudum alırken, ''Dayımı neden beklemedik?'' diye sordum.
Annem kendi çayından bir yudum alıp bardağını yerine bırakırken, ''O senden baya sonra geldi,'' dedi. ''Henüz kalkmamıştı. Biz de yorgundur diye rahatsız etmedik.''
Tabağıma bir dilim ekmek alırken yüzümde sırıtan bir ifade oluştu. ''Ee tabii,'' dedim havalı bir şekilde. ''Dayım ben gibi genç değil. Yoruluyor.''
Annem bu sözlerle bana kınayıcı ve bir o kadar da bıkkın bir bakış attı. Bu sıkça değindiğim ve artık gına getirdiğini anladığım bir noktaydı. Ama bir o kadar da gerçekti. Kıkırdadım.
''Yaşlı bir nine olduğun günleri iple çekiyorum.''
Dayımın sesi kulaklarımı doldurduğunda bakışlarımı kapıya doğru kaldırdım. Üzerinde siyah bir tişört ve altında da bir eşofman altı vardı. Hakkını yiyemezdım ki, sürekli hareket halinde olduğu için oldukça fit ve yaşıtlarıyla kıyasen yaşını göstermeyen bir görüntüsü vardı. Bana küçük çocuk muamelesi yaparak saçlarımı karıştırmak adına elini başıma doğru uzatmıştı ki, gözlerimi kısarak ona baktım ve elimdeki yağ bıçağını tehdit edercesine kaldırdım. Elleri anında teslim olurcasına havaya kalkarken sofradaki yerini aldı.
''Neyse ki oldukça genç duruyorsun dayıcığım. Altmış yaşından bir gün bile fazla göstermiyorsun.''
Dayım bu sözümle bana ters bir bakış attı. ''Ben henüz elli yaşında bile değilim, Defne.''
''Dayın o kadar yaşlı olsa ben şimdiye mezarda olurdum.''
Kulakları dolduran bu ses anneanneme aitti. Dehşet dolu bakışlar ona dönerken, hepimiz bir ağızdan adeta haykırdık. ''Tövbe de!''
Pat diye aklımdan geçeni söyleyerek bomba etkisi yaratmak kesinlikle anneannemden kaptığım bir huydu. Anneannem halinden memnun bir şekilde sırıtarak çayına uzandı. Ona yapmacık bir öfkeyle baktım ve önümdeki reçele uzandım. Bıçağımı daldırarak ekmeğime götürüyordum ki, ''Kızım o ceketini çıkarsa mıydın?'' dedi annem. ''Üstüne reçel damlatırsın.''
İşittiğim sözlerle bakışlarımı anneme doğru kaldırdım. Dayımdan bir kıkırtı sesi yükselirken başımı ona doğru çevirdim ve tersçe baktım. O ise çayından keyifli bir yudum aldı ve, ''Altmış yaşındayım, ama en azından üstümü batıracağımdan endişe duyan yok,'' dedi bana karşı kendi sözlerimi kullanarak.
Tekrar anneme döndüm. ''Çocuk muyum ben, anne?''
Annem gülecek gibi olsa da, kendine hakim olmayı başardı. Sonra kibarca parmaklarını dudaklarına doğru kaldırarak görünmez fermuarı çekti. Ağzımı doldura doldura büyük lokmalar alarak kahvaltımı bitirdim ve çayımdan son yudumumu aldım.
''Anne, sen bana bir konuda yardımcı olacaktın. Unutmadın değil mi?''
Anneme yönelttiğim bu soru dikkatini bana vermesine neden oldu. Anneannem imayla sırıtırken, dayımın gözlerindeki meraklı ifade dikkatimden kaçmadı. Dayım akşam Sarp ile düğüne gideceğimi bilmiyordu. Elbise seçimini de anneme bırakmış, bu konuyu konuşurken anneannemin kulakları bize misafir olmuştu.
Annem boğazını temizleyerek masadakilere bir bakış attı ve, ''Evet, ilgileneceğim öğlen,'' dedi. Ona bu konunun aramızda kalmasını istediğimi söylemiştim. Zira anneannem bundan farklı manalar çıkarırdı, hatta imalı gözlerine bakılırsa çoktan senaryolar yazmıştı. Dayımınsa görev dışında Sarp ile görüşeceğimi öğrenmesi nasıl düşünmesine yol açar bilmiyordum. Bana karşı koyacak değildi, ama ben yine de utanıyordum.
Neden utanıyorsun ki? Aşık mısı...?
''Ayyy,'' diye ciyakladım iç sesimi susturmak adına. Masadaki bakışlar bana dönmeden yerimden kalktım ve, ''Geç kalmayayım,'' diyerek toparlamaya çalıştım.
''İşten de geç gelme,'' dedi anneannem. ''Daha hazırlanacaksın.''
Anneannem bomba sözleri ortaya attıktan sonra istifini bozmadan çayına yöneldi. Anneme imdat diye haykıran gözlerle baktım. Annem sanki kendi annesini bilmiyormuş gibi şaşkın bakışlarla ona bakarken, dayımın meraklı gözleri de beni bulmuştu. İç sesim de elbette çorbadaki tuzunu eksik etmedi:
Ne olacak ki dayın duysa? Sakladığın bir şey mi var?
Öyle bir durumun içine düşmüştüm ki, kendi kendime gidip Bakırköy'e yatabilirdim. Ellerimle kulaklarımı tıkamak istiyor, saçımı başımı yolarak, çığlık çığlığa bağırıp buradan kaçıp gitmek istiyordum.
Dayım sessizliğini bozdu ve, ''Akşama ne var ki?'' diye sordu bana doğru dönerek.
Anneme soru soran gözlerle baktım. Oysa neyin onayını beklediğim de belli değildi. Dayıma duyurmamak benim seçimimdi sonuçta. Ama içimdeki ses de haksız sayılmazdı. Neden endişe ediyor, neyi saklama gereği duyuyordum ki? Hem Sarp'ın yanında bulunduğum her an benim açımdan görevdi. Sonuçta düğünde dahi ona zarar verecek bir şey olabilirdi.
Sesli bir nefes alarak kendimi tekrar kalktığım sandalyeye bıraktım ve anneanneme kıstığım gözlerle baktım. O ise rahatını hiç bozmuyor, kasıtlı olarak kırdığı pottan haberi yokmuşçasına çayını yudumluyordu. Seni iş çeviren anneanne, ben sen dizi izlerken kumandanı elinden kapmaz mıyım!
''Dayıcığım,'' dedim dayıma yönelerek.
''Hı,'' dedi kabaca, uslanmaz bir çocuğa bakarmış gibi bana bakarken.
''Ben şey,'' diye geveledim. Dayım bazen öyle bir bakışlar takınıyordu ki, söyleyecek olduğun basit şeyleri bile söyleyemiyordun. Ben gibi, insanların düşüncelerine pek kafa yormayan bir insan bile ürkebiliyordu.
Sessizce bir nefes aldım ve kendime durumu gereğinden fazla abarttığıma ikna ettim. Alt tarafı akşam Sarp ile düğüne gidecektim. Bu şirket dışı bir olay olsa da, içinde Sarp'ın bulunduğu her şey görevime dahildi ve dayım buna ses etmezdi.
Sen Sarp'a karşı hoşlantıdan fazlasını hissediyorsun ve dayının bunu anlamasına hazır olmadığın içi...
Bugün psikologu oynamaya pek meraklı olan iç sesime bir kez daha sağır olmak adına gülümsedim ve sözlerime devam ettim:
''Ben bu akşam Sarp ile bir düğüne katılacağım.''
Sözler birer birer dudaklarımdan döküldüğünde dayım önce birkaç saniye sessiz kaldı. Ondan ne gibi bir tepki beklediğimi veya neden bu kadar büyüttüğümü bilmiyordum. Dayım çayını kavrayarak arkasına yaslandı ve, ''Düğün demek,'' diye mırıldandı.
''Hı hı,'' diyerek baş salladım. ''Şimdi o bana rica etti. Ben de kabul ettim. Düşman bu sonuçta adamı nerede yakalayacağı belli olmaz.''
Dayım ciddiyetle başını salladı. ''Kabul etmekle iyi yapmışsın,'' diyerek gülümsedi. ''Görevini eskisinden daha ciddiye alıyor olmana sevindim.''
Ciddiye olan görevi değil. Niyeti ciddi.
Dayıma karşı gülümsedim. Bu vakitten sonra susmak daha doğru olacak olsa da, ben aptal gibi saçmalayarak, ''Adamın içine doğmuştur belki. Ondan çağırmıştır beni düğüne,'' dedim.
Karşımdaki adam çayından bir yudum aldı. Kaşları alayla havalanırken baş salladı. ''Eminim öyledir.''
Anneannemin kıkırtısı kulaklarımı doldurdu. Annem de gülmemek için dudaklarını birbirine bastırıyordu. İkisine de kıstığım gözlerle baktım ve tekrar oturduğum yerden kalktım. Koltuğa doğru attığım çantamı omuzuma taktım ve, ''Ben geç kalmayayım,'' diyerek salondan sonra da evden ayrıldım.
Şirkete geldiğimde her gün olduğu gibi Sarp'ı karşılamış, kahvesini vererek programından bahsetmiştim. Bugün ilk olarak Ferit Bey ve Kaan ile görüşecekti. Benim yerimde kalabileceğimi belirterek babasının odasına gitmesinin üzerinden yarım saat geçmişti ve henüz geri geldiği yoktu.
Dikkatimi toplamış bir şekilde önümdeki işe odaklanmıştım. Sarp bu sabah sanki yine biraz soğuktu. Onun bu dengesiz hallerine alışmış olsam da, ne zaman ruh halinin değişeceğini bilmemek beni yoruyordu. Kaldı ki ben de bir insandım ve sürekli kendimi onun dengesizliklerine göre ayarlayamazdım. Cidden kendine hakim olmayı öğrenmeliydi.
Sen çok normalsin ya.
Elimdeki dosyayı pat diye kapattım. İç sesimin iğnelemesinden değil, karşımdaki sandalyelerde bir kıpırtı olduğu için. Başımı kaldırarak önüme baktım ve Kaan'ı görmemle çekinmeden göz devirdim. Onun yüzüneyse o bilindik gülüşü yayıldı.
''Jokergiller soyundan mısın sen?'' diye sordum bıkkınca. ''Sürekli gülüyorsun.''
''Yoo,'' diyerek başını sağa sola salladı. ''Ağlayayım mı?''
''Ağlama,'' dedim huysuzca. ''Gülüp durma yeter.''
Karşımdaki adam sesli bir iç çekti. Sonra umursamazca omuz silkti ve, ''Güleceğim,'' dedi.
Kaşlarım çatık bir vaziyette ona baktım. Etrafı kolaçan ettim ve bizi izleyen kimsenin olmadığından emin olduktan sonra, ''Başka yerde gül!'' dedim dişlerimin arasından.
Sözlerim ve belki de tavrım Kaan'ı afallatmış olacak ki oturuşunu düzeltti. Sandalyede hafifçe öne doğru eğildi ve, ''Bir şeyin mi var?'' diye sordu. Ama gülüşünün yüzünü ele geçirmesi uzun sürmedi ve hemen ardından sinir bozucu sözleri geldi. ''Akşam düğüne gideceksiniz ne güzel. Keyfin yerinde olmalı.''
Ona tersçe baktım. Kalemliğimden bir kalem aldım ve, ''Oyayım mı gözlerini?'' diye sordum.
Kaan bana kınayıcı bir bakış attı. ''Çok ayıp.''
Aldırmadım. ''Sarp nerede?'' diye sordum bir yandan önüme yeni bir dosya çekerken.
''Amcamın yanında. Sıkılıp çıktım ben.''
''Tembel.''
''Başka bir amaç için burada olmasan seni çoktan kovmuştum.''
Kaan'ın bu sözleriyle göz ucuyla ona baktım. Yüzünde ciddi bir ifade vardı, ama saniyeler sonra tekrar sırıttı. ''Ama sonra tekrar geri işe alırdım.''
Yapmacık bir şekilde gülümsedim. ''Çok sağ ol.''
''Ne demek.''
''Kaan!''
Öfke dolu sesim onun rahatını bozması için yeterli olmadı. Arkasına yaslandı ve ilk tanıştığımızda olduğu gibi kalemliğimden bir kalem aldı. Ona aldırmayarak önümdeki işe odaklanmaya çalışıyordum ki, ''Çisem'le aramı yapsana,'' dedi birden.
Dudaklarımdan hayret dolu bir ses firar etti. ''Ha?''
''Şaşırdın mı?'' diye sordu oturduğu yerde heyecanla öne doğru eğilirken.
Kaan'ın Çisem'den hoşlanmış olduğu zaten bildiğim bir şeydi. Ama birkaç gün içerisinde Çisem'le yakınlaşmak isteyeceği tahmin edebileceğim bir şey değildi. Daha bir kez görmüştü kızı, deli miydi bu adam?
Karşımdaki adama anlam veremeyen gözlerle baktım ve, ''Şaşırmadım da,'' dedim. ''Daha bir kez gördün kızı. Yavaş.''
Kaan başını sağa sola salladı. Arkasına yaslanarak sandalyeye iyice yayıldı ve bakışlarını hayal kurarcasına ileriki bir noktaya dikti. ''Hayır. Hissediyorum. Biz bir elmanın iki yarısıyız.''
Başımı kabul etmezcesine sağa sola salladım. ''Saçmalama.''
Sandalyede oturan adam kaşlarını çattı. Tekrar masama doğru eğildi ve, ''Sen hayırdır?'' diye sordu. ''Arkadaşının saadetini istemiyor musun?''
Ona garipseyen gözlerle baktım. Kaan ve Çisem iki zıt kutuptu. Kaan'ın aklı havadaydı, Çisem'in ise ayakları yere basıyordu. Gerçi bilinmezdi de, belki Çisem, Kaan'ı biraz sakinleştirir, Kaan da, Çisem'in hayatına renk katardı.
Olur bence.
Sesli bir nefes aldım. Hızla zihnimde tarttığım ihtimalleri gözden geçirdim ve beklenti dolu gözlerle bana bakan Kaan'a döndüm. ''Düşüneceğim.''
''Çabuk düşün.''
Ona ters bir bakış attım ve kollarımı masanın üzerine birleştirdim. ''Bak en fazla birkaç kez aynı ortamda bulunmanızı sağlar, sonra da ağzını ararım.''
Kaan işittikleriyle memnun olmuş bir şekilde sırıttı. Tekrar keyifle arkasına yaslandı ve, ''Daha ne isterim ki zaten?'' diye sordu ve kendinden emin bir tavırla ekledi. ''Gerisi bende.''
''Bir zahmet,'' diye huysuzlandım. Bu sırada bir başka huysuz teşrif etti. Sarp bize doğru yaklaşmış delici bakışlarını üzerimize yönelmişti. Önce Kaan'a döndü ve, ''İşin yok mu senin?'' diye sordu tersçe. Sonra bakışlarını bana çevirdi. ''Sen de oyalanacak yer arıyorsun zaten. Odama gel.''
Sarp bu sözlerinin ardından odasına yöneldi. Ben ise şaşkınca arkasından bakakaldım. Derdini cidden anlamıyordum. Bakışlarımı Kaan'a çevirdim ve, ''Ferit Bey canını mı sıktı?'' diye sordum. ''Yine bir haller var. Delirdi.''
Kaan sırıttı. ''Sen delirtiyorsun.''
Hayretle ona baktım. ''Ben bir şey yapmadım,'' diye savundum kendimi. ''Sabahtan beri ters davranıyor, ağzımı açıp karşılık vermedim bile.''
Derin bir nefes aldım. Sarp'ın bir şey not etmemi istemesi durumuna karşılık not defteri ve kalemimi aldım. Artık o kadar özen gösteriyordum ki kendime, aklımda tutabileceğim konusunda bile diretmiyordum yahu!
Sarp'ın arkasından odasına girerek kapıyı kapadım. Birkaç adımda masasının karşısında durdum ve, ''Buyurun,'' dedim.
Bakışları beni buldu. Koyu gözleri adeta birer ateş topunu andırırken, ''Nasıl oldun?'' diye sordu birden. Sorusu beni afallatmadı. Dün rahatsız olduğumu iddia ederek erken ayrılmıştım ve şimdi bunu sorması normaldi.
Başımı salladım ve hafifçe gülümsedim. ''İyiyim. Teşekkür ederim.''
Sarp da başını belli belirsiz salladı. Dudakları alaylı bir gülümseme tarafından ele geçirilirken, ''Belli belli,'' dedi.
İşte buna bir anlam veremedim. Öne doğru bir adım daha attım ve gülümsüyor olsam dahi, hafif asabi bir tonda sordum. ''Derken?''
''İşin dışında başka şeylerle de meşgul olabildiğinde göre.''
İşittiklerime bir anlam veremiyor, Sarp'ın derdinin ne olduğunu anlayamıyordum. Ben kendi davranışlarıma özen gösterirken, buradaki ilk zamanımın aksine kendimi toparlamışken, Sarp niye şimdi her şeyi berbat etmek istermiş gibi davranıyordu?
''Sarp Bey, yine haksızlık ediyorsunuz.''
''Yine?'' dedi sorarcasına.
''Evet öyle,'' diye destekledim duruşumu dikleştirerek. Ben de kendime sadece bir noktaya kadar hakim olabilirdim, ki iyi bile dayanmıştım. ''Kaan Bey gelip bir şey sordu. Ben de cevap verdim. İşimin başındaydım.''
Kısa açıklamam kaşlarını çatmasına neden oldu. Gözlerini kıstı ve, ''Ne sordu?'' diye sordu Sarp.
Kaan'ın Çisem'e karşı olan hislerini elbette Sarp'a ben söyleyecek değildim. Onlar kardeş sayılırdı ve Kaan isterse kendi bahsederdi. Hatta Sarp biliyor bile olabilirdi. Ama bu benim burnumu sokacağım bir şey değildi.
''Onu Kaan Bey'e sorsanız daha doğru olur,'' diyerek geçiştirmeye çalıştım. Ama kavgaya susamış olan Sarp bunu anlamayarak, ''Demek artık sırdaş da oldunuz,'' dedi.
Şaşkınca ona baktım. Saçmaladığının ne zaman farkına varacaktı? Hem diyelim ki öyle, bundan Sarp'a neydi ki?
''Sarp Bey,'' dedim asabi bir tonda. ''Bir isteğiniz yoksa ben çıkabilir miyim?''
Başını hızla olumlu anlamda salladı. ''Çık,'' dedi. ''Çık eşyalarını al ve gel. Gözümün önünde çalış. Kaytarmaya cesaret edemezsin belki.''
İşittiklerim beni git gide hayrete düşürdü. Sarp kesinlikle kendini kaybetmişti. Derin bir nefes aldım. Ama sakin kalmam için yeterli oldu.
''Abartıyorsunuz,'' dedim.
''Ona ben karar veririm.''
Dişlerimi birbirine bastırdım. Tırnaklarımı öfkeyle göğsüme bastırdığım not defterine batırdım ve sinirli bir nefes aldım. ''Biliyor musunuz?'' diye sordum başımı belli belirsiz sallayarak. ''Ben de bazı şeylere karar verebiliyorum. Mesela şu an da bir şeylere karar verdim,'' diyerek duraksadım ve söylemesi bana tuhaf bir şekilde acı verse de tereddüt etmeden devam ettim:
''Akşam sizinle gelmeyeyim ben... Bence en doğrusu bu. Zira görünen o ki beni görmek bile sizin sinirlerinizi hoplatıyor. Şimdi akşam da bana neden nefes alıyorsun diyerek kızarsınız falan... İnsanların mutlu günü berbat olmasın!''
Art arda sıraladığım bu cümlelerin ardından Sarp'ın bir anda afallayan yüzüne daha fazla bakmadım ve acele adımlarla kapıya yöneldim. Sarp, ''Işıl,'' diye seslense de aldırmadım. Hep alınıyor numarası yapıyordum, ama bu kez gerçekten alınmış, belki de kırılmıştım. Neden kırıldığıma, bu adamın beni neden üzebilmiş olmasını da anlamıyordum.
Artık kabullen, Defne.
Derin bir nefes aldım. Kapının dışında şaşkınca bana bakan Kaan'a aldırmadım ve elimdekiler masama bıraktıktan sonra lavaboya doğru yöneldim.
Ama Defne idim. Ağlamaya değil, duvarları yumruklamaya gidiyordum!
