Sinsi bakışlarını yüzüme dikmiş olan bu yüze kaç saniyedir bakıyordum bilmiyordum. Ama istemediği bir şeyi yapan insana yapmakta olduğu eylem asırlar gibi gelirdi ya hani? Ben de Ebru'nun boya kazanına düşmüş yüzüne yıllardır bakıyordum sanki.
Buna artık bir son vermem gerektiğini kendime hatırlatarak bozuntuya vermekten kaçındım ve yüzüme yapmacık bir gülümseme yerleştirerek o nadiren başvurduğum üslubu takındım.
''Ebrucuğum, sen de mi mutfağı kullanacaktın?''
Ebru bu sorumla en az ben kadar sahte bir şekilde gülümsedi. Başını olumlu anlamda salladı ve, ''Evet, canım,'' diye yanıtladı sorumu.
Canın çıksın.
Çıksın.
''Ben yapayım o halde Sarp Bey'in kahvesini. Sen de sonra bakarsın işine.''
Tekliften ziyade itiraz istemeyen bir tonda dudaklarımdan dökülen sözlere karşılık gülümsemesini kaybetmeden başını salladı. Ben de sözlü bir karşılık vermeden kahveleri yapmaya koyuldum. Ebru şu an için sessiz kalmış olsa bile, bu dahi beni geriyordu. Bu kız işini cidden biliyor olmalıydı. Belki de bir şeyler sakladığımı sezmişti ve susmayı tercih ederek beni huzursuz etmeyi seçiyordu.
Cadı işte. Ne olacak?
İç sesime hak verdim. Ama Ebru'nun yanında kendimi kaybetmeyerek dilimin ucuna kadar gelen destekleyici sözleri geri yuttum. Bir de iç sesime sesli bir cevap vererek bu kızın diline düşmeyecektim. Hoş, diline düşsem ben de onu pencereden düşürürdüm!
Ebru bir şey söylememeye devam etti. Ama göz ucuyla ellerini tezgaha yaslayarak öne doğru eğildiğini görebiliyordum. Aldırmamaya çalışarak işime devam ediyordum ki, ''Bir operasyondan bahsediyordun,'' dedi Ebru endişe ettiğim gibi. ''Nedir o?''
Yutkunacak gibi oldum, ama bunu sakladım. Kaan da burada bulunmamın gerçek amacını öğrenmişti. Ona da yakalanmıştım. Ama Kaan ve Ebru'yu kesinlikle bir tutamazdım. Kaan, kuzeninin iyiliği için susmayı seçmişti. Ama Ebru, ona hiçbir zararım dokunmamış olsa bile sırf benim kötülüğüm için kimliğimi açık etme potansiyeline sahipti. Önyargı değildi bu. Biliyordum.
Bir yandan kahveyle ilgilenirken bedenimi de hafifçe Ebru'ya doğru çevirdim. Gülümsememi korudum ve zaman kazanmak adına, ''Aa,'' dedim işi şakaya vurarcasına. ''Beni mi dinledin?''
Anında ortaya attığın yalanlarına ne oldu, Pinokyo Defne?
Ebru yapmacık bir kahkaha attı. Sonra dudaklarını büzerek başını belli belirsiz salladı ve, ''Kulak misafiri oldum diyelim,'' dedi.
Kulak misafiri olmadığını, bal gibi de beni dinlediğini biliyordum. Açığımı aradığının farkındaydım. Yine de kontrolü kaybetmedim ve hızla beynimi çalıştırmaya çalıştım, ''Yakın arkadaşımla konuşuyordum,'' diye açıklamaya koyuldum kahveyle ilglenmeyi sürdürürken. Bir şekilde de umursamaz görünmeye gayret ediyordum. ''Biraz dertli bir dönemden geçtik de, şöyle bir stres atma operasyonu yapalım diye düşündük,'' diye uydurdum aklıma gelen ilk şeylere tutunarak.
Stres atma operasyonu mu yoksa dünyadan pislik temizleme operasyonu mu o?
''Hmm,'' diye mırıldandı yılan Ebru.
Sesli bir iç çektim ve devam ettim:
''Benim yeni işim beni zaten yordu,'' diyerek sesimi sır verircesine alçalttım. ''Bir de biliyorsun Sarp Bey biraz zor bir insan.''
Karşımdaki kız gülümsedi. Başını salladı ve, ''Evet,'' diye onayladı.
''Şimdi de güzel bir hafta sonu geçirelim diyoruz arkaşdaşlarımla. Ayarlayabilirsek tabii. Bilirsin iş güç hafta sonu da bırakmıyor bazen peşimizi.''
Ebru yine anladığını belli edercesine başını salladı. İkna olduğunu sanmıyordum, ama bunu dile getirip daha fazla üstüme gelmek lüksüne de sahip değildi. Yine de peşimi bırakmayacağını ve bu günden sonra muhtemelen bana biraz takık olacağını da tahmin edebiliyordum. Üstesinden gelecektim artık.
Üstesinden mi? Hakkından gelirsin sen kız.
İç sesimin şımartıcı sözleriyle sırıttım. Ebru bunu üstüne alınarak sahte gülüşünü yüzüne iyice yayarken hazır olan kahveleri de fincanlara boşaltarak tepsiye yerleştirdim. Ebru'ya doğru bir bakış attım ve, ''Sonra görüşürüz,'' diyerek bir karşılık vermesini beklemeden mutfaktan çıktım.
Sık sık değişen ruh halimin etkisi olarak şu an yine keyfim yerindeydi. Günün devamı boyunca bozulmaması için dua ederek Sarp'ın odasına girdiğim gülümsüyordum. Sırıtarak yaptığım kahveleri patronlarımın önüne bıraktım ve sonra birkaç adım gerileyerek, ''Başka bir şey?'' dedim sorarcasına.
Sarp başını olumsuz anlamda salladı. Bunun üzerine çıkmak için müsaade isteyecektim ki, ''Var,'' diyerek araya girdi Kaan. Sarp ters bakışlarını, ben de meraklı gözlerimi Kaan'a çevirdim. Kahvesinden sesli bir yudum alarak benim bakışlarımın da bıkkın bir hal olmasına neden oldu ve sonra sırıtan bir yüzle bana baktı. Aynı şekilde onunki kadar gerçek olmasa bile gülümsedim ve, ''Buyurun Kaan Bey,'' dedim.
Kaan kahvesinden yeni bir yudum aldı. Sonra karşısındaki koltuğu işaret ederek, ''Otur şöyle,'' dedi.
Buna bir anlam veremeyerek, kaşlarımı çattım. Bir şey demek için dudaklarımı aralamıştım ki, ''Uğraşma kızla,'' diyerek araya girdi Sarp.
Nasıl da koruyor seni.
Evet, değil mi. Nasıl da koruyordu beni.
Gülümsememek adına kendimi zor tuttum. Kaan, Sarp'a eğlenircesine bakarak, ''Otursun kötü bir şey demeyeceğim,'' dedi.
Soru soran gözlerimi Sarp'a çevirdim. O da bakışlarını bana çevirerek başını onaylacıyı bir şekilde salladığında oyalanmadan kendimi Kaan'ın karşısındaki koltuğa bıraktım. Hareketimden memnun bir şekilde gülümsedi ve sonra, ''Otur otur,'' dedi. ''İstesem de uğraşamam seninle. Patronun korur.''
Sarp ters gözlerle Kaan'a baktı. ''Kaan!''
Benim bakışlarım da onunkilerden farksızdı. Kaan'a doğru imalı bir bakış attım ve, ''Ben kendimi koruyabilirim,'' dedim. Ama buna pişman olmam uzun sürmedi. Zira Kaan da sözlerimin altında yatanı anladı ve, ''Ona ne şüphe,'' dedi. ''Sen bizi bile korursun.''
Boğazımı temizledim. Uyarıcı bir şekilde Kaan'a baktım ve, ''Siz ne buyuracaktınız, Kaan Bey?'' diye sordum.
''Buyurmak Sarp'ın işi. Ben rica ederim.''
Sarp bu sözlerle tekrar araya girdi. ''Kaan!'' dedi bir kez daha, katı bir tonda. ''Ne söyleyeceksen söyle. Oyalama Işıl'ı.''
Kaan işittikleriyle yüzünü ekşitti. Kahvesinden son yudumunu aldı ve fincanı ortamızdaki sehpaya bıraktıktan sonra tekrar arkasına yaslandı. Derin bir nefes aldı ve, ''Şimdi siz ikiniz birlikte gideceksiniz düğüne,'' diye hatırlattı.
Kalbin nasıl, Defne?
Nasıl bir karşılık vereceğimi bilemediğim gibi devamında ne işiteceğimi de merak ediyordum. Kaan'dı bu. Kim bilir ne saçmalayacaktı.
''Ee?'' diye mırıldandı Sarp umursamazca.
Hiç öyle havalı durma, Sarp Efendi. İçten içe bayram ettiğini biliyoruz.
Amin.
Kaan, kuzeninin bu çıkışıyla ikimize de birer bakış attı. İfadesi git gide somurtkan bir hal alırken gözlerini son olarak bana çevirdi ve, ''Ben kiminle gideceğim?'' diye sordu.
Sorusu beni güldürecek gibi oldu. Bu konuyu niye benim yanımda açtığını tahmin edebiliyor olsam da, onu açık konuşmaya itmek adına, ''Çok affedersiniz, Kaan Bey,'' dedim. ''Ama benimle ne alakası var bunun?''
Sarp'dan izin isteyerek ayaklanacaktım ki, ''Dur!'' dedi Kaan. Sarp'a çaktırmadan ona ters bir bakış attım. Kaan'ın yüzü aydınlandı ve konuyu asıl noktaya getirmemekte ısrar ederek, ''Ben de sizinle geleyim,'' diyerek bana yöneldi. ''Işıl, bir koluna Sarp'ı bir koluna beni tak. At havanı. İki gözde bekar. Bizden iyisini mi bulacaksın?''
İşitiklerimle elimi kalbime doğru götürdüm ve bakışlarımın şaşkın bir hal almasına engel olamadım. Dudaklarımdan da hayret dolu bir, ''Ha?'' firar etti.
Sarp da işittiklerinden hiç memnun olmamış olacak ki, ''Kaan,'' dedi dişlerinin arasından. Onu şimdiye dek bu kadar öfkeli görmemiştim. Delici gözleri kuzenini bulmadan önce bana doğru bakarak, ''Sen çıkabilirsin,'' dedi.
Daha fazla burada kalmaya meraklı değildim. Bu yüzden başımı hızla yukarı aşağı salladım ve oturduğum yerden kalktım. Odadan çıkıp kapıyı ardımdan kapadığım sırada içeride öfke dolu bir ses yükseldi.
''Boğarım lan seni!''
Elimi kalbime götürdüm. Sarp'ın iyice kaba bir üslup takınmasına şaşırarak, ''Aa,'' diye mırıldandım kendi kendime. ''Lan, dedi. Kaba adam!''
Onu bunu bırak kız. Adam kıskanıyor resmen seni.
Artık itiraz etmemem gerekirdi. Yüzde yüz emin olamazdım. Ama Sarp'ın bu davranışlarını göz önünde bulundurursam, onun da bana karşı bir şeyler hissediyor olduğunun ihtimaller arasında olduğunu inkar etmemeliydim. Yine de o bunu bana açıkça söylemediği müddetçe hiçbir zaman kesin bir şeye varamayacaktım.
Derin bir nefes alarak hızla çalışma masama yöneldim. Bu öğlen mutlaka Çisem ile konuşmalıyım. Vakit kaybetmeyerek öğle arasında Güneş'e gelmesini söylediğim bir mesaj attım. Kendi mekanıma gittiğim takdirde Müjgan ablamın sorularının beni bulacağını biliyordum. Ama sabahki düşüncemin aksine, kaçamayacağımın da farkındaydım. Eninde sonunda konuşacaktık. Neden bugün olmasındı?
Öğle arasına kadar olan zaman zarfında özenle çalıştım. Asistan kılığında patron koruyacağım derken, ciddi ciddi asistanlık işine de adapte olmuştum. Sarp ile görüşmek isteyen bir şirket vardı ve spontane bir kararla İstanbul'a gelmişken görüşmeyi de aradan çıkarmak istiyorlardı. Yarın öğle arasında bir yemek için randevu ayarlayabilmiştim.
Güneş'e ulaştığımda hiç yer arama gereği duymadan kendimi boş olan tezgaha bıraktım. Çisem'in gelmesi de hiç uzun sürmezken kriz toplantısını resmen başlatmıştım. İçerisi müşterilerle dolu olmasa işim kesinlikle daha kolay olabilirdi. Ama idare edecektim.
''Demek seni düğüne davet etti, ha?'' dedi Çisem başını takdir edercesine sallayarak.
''Aynen öyle.''
''Vay be,'' diyerek araya girdi İrem. ''Bu resmen iş dışı bir olay. Dünya da başka kız mı kalmadı. Seninle gitmek istediğine göre o da sana karşı boş değil.''
İrem'in bu sözlerine ne karşılık verecektim bilmiyordum. İnkar etmek değildi bu, ama belki de bana hisler beslemekten ziyade tanıdığı biriyle gitmeyi tercih etmişti.
Saçmalama. Senden başka kadın tanımıyo mu sanki bu adam.
İçimdeki sese hak vermeden edemedim. Heveslenmemek de gerekirdi. Ama Sarp'ın da bana karşı boş olmadığı muhtemeldi. Peki ya onun hisleri benimkilerden daha kuvvetliyse ne yapacaktım? Ya onun ki hoşlantıdan fazlasıysa?
Sen kendi duygularının sadece hoşlantıdan ibaret olduğuna emin misin?
Ofladım. ''Bilmiyorum ya.''
Gözler bana döndü. Sesli düşüncelerime alışkın olan bu kadınlar yüzüme ifadesizce bakarne benim ifadem mahcup bir hal aldı. Çisem sırtımı sıvazlayarak, ''Sesli düşünmeye başladı yine,'' diye mırıldandı.
''Ay sen şimdi ciddi ciddi hoşlanıyorsun o adamdan. Öyle mi?''
Müjgan ablamın bu sözüyle bakışlarımı ona çevirdim. Meraklı gözleri benim üzerimde gezinirken başımı olumlu anlamda salladım. Nedense kendimi açıklama gereği duydum ve, ''Sonuçta o özünde iyi bir insan,'' dedim. ''Yani kaba olabiliyor, ama şimdi hakkını yemeyeyim, ben damarına basmadığım müddetçe kolay kolay kibarlığını bozmuyor.''
Ben kendisini sinir etmediğimde neden kabalaşıyordu, işte onu henüz çözememiştim.
''Ee sen de az değilsin hani.''
Çisem'in bu yorumuna ses etmedim. Haksız değildi.
''Ben söylemiştim de inkar etmiştin,'' diye hatırlattı Müjgan ablam.
''İnkar değildi,'' diyerek kendimi savunmaya çalıştım. ''Kendim de pek farkında sayılmazdım.''
İrem yerinden kıpırdanarak kafenin işine doğru ilerledi. Muhtemelen dikkatini çeken yeni bir müşteri olmuştu. Onları da işlerinden alıkoymak beni huzursuz ederken saate kaçamak bir bakış attım. On dakikaya buradan ayrılmam gerekiyordu.
Derin bir nefes aldığımda dikkatler tekrar bana döndü. Çisem ve Müjgan ablama soru soran gözlerle baktım. Çisem sırıtırken, ''Demek hoşlanıyorsun, ha?'' diye tekrar etti.
Huysuz gözlerle karşımdaki kadına baktım. ''Müjgan abla ya!''
''Tamam kız, tamam,'' dedi ve sonra dudaklarına görünmez fermuarı çekerek ellerini teslim olurcasına kaldırdı. ''Demiyorum bir şey.''
Çocuksu bir edayla somurttum. ''Demeyin.''
Karşımdaki kadın bu kez gülümsedi ve tezgaha doğru eğilerek kollarını oraya yasladı. ''Ee,'' dedi soru soran bir tonda. ''Ne giyeceksin düğünde?''
''Düğüne bir saat kala anca karar verir.''
Çisem'in beni tam olarak anlatan bu cümlesini sadece başımla onayladım. Bu durumsa Müjgan ablamın pek hoşuna gitmemiş olacak ki, ''Yok,'' diye itiraz etti kelimeyi uzatarak. ''Olmaz öyle. Önceden karar vermek lazım. Hatta alışverişe çıkalım.''
İşittiğim şeyle oturduğum yerdem geriye doğru atıldım. Müjgan ablama hayretle baktım ve tıpkı onun gibi, ''Yok,'' dedim ben de. Parmağımı itirazımı belli edercesine salladım ve, ''İstemem alışveriş falan,'' diye ekledim. ''Annem ara sıra alıyor ortama uygun elbise. Seçerim birini.''
Müjgan ablam bu sözleriyle kaşlarını çatarken destek Çisem'den geldi. ''Boşuna konuşma Müjgan abla. Zor gider alışverişe.''
''O halde sen yardımcı ol da, güzelce giyinip gitsin.''
Karşımdaki kadının Çisem'e yönelttiği bu sözlerle kaşlarımı çattım. Dudaklarımı hafifçe, alıngan bir şekilde büzdüm ve, ''Aşk olsun,'' dedim. ''Ben giyinmeyi bilmiyor muyum sanki? Sadece kıyafetime gereğinden fazla kafa yormak istemiyorum.''
''Kafayı Sarp'a yormak istiyorsun. Onun farkındayız.''
İrem vurdu ve gol.
İrem bu kelimeleri sarf ederek tekrar tezgahın ardında yerini aldığında ona ters bir bakış attım. O ise bana havadan bir öpücük yollayarak mutfağa yöneldi.
Kolumdaki saate tekrar bir bakış attım. Müjgan abladan, Çisem ve kendim için yolda içmek adına birer kahve istedim ve oturduğum yerden kalktım. Zira benim yerime işlere geçişi bir süre bakan Pelin de buradaydı ve tanıştığımda hakkında olumlu düşüncelere vardığım bu kadına, otoritesine saygı duymuyormuş hissi vermek istemezdim. Burada uzun süre Müjgan ablamı ve İrem'i oyalayamazdım.
Çisem de hareketlenmemle ayaklandı. Ona doğru muzip bir bakış attım ve, ''Kaan yalnız gidecekmiş,'' diye bildirdim. ''Sen eşlik etmek istemez misin?''
''Sus be!'' dedi Çisem kabaca ve kahvelerle ilgilenen Müjgan ablamıza kaçamak bir bakış attı. ''Şimdi duyup yanlış anlayacak.''
Umursamazca omuz silktim. ''Banane. Beni de başta yanlış anlayıp uğraştı.''
''Yanlış anlama olsun olmasın. Sonunda kadının dediği yere geldin.''
Doğruydu. Müjgan abla ben daha Sarp'a karşı boşken bile kendi kafasında bir senaryo yazmış, ben tüm kabullenmemelerime rağmen sonunda Sarp'a yenik düşmüştüm. Peki Çisem ne dediğinin farkında mıydı? Müjgan abla Çisem ve Kaan konusunda da kendi kendine yazarsa, bir gün bu ikili de o hikayedeki yerlerini alabilirlerdi.
''Ne sırıtıyorsun?''
''Kendi bacağına sıkmış gibi oldun biraz, Çisemciğim.''
''Niye?'' diye sordu arkadaşım anlam veremeyen bir ifadeye bürünerek.
Derin bir nefes aldım ve Müjgan ablanın bize doğru uzattığı kahvelerden birini kavradım. Onunla kısaca vedalaşıp Güneş'den çıkarken, ''Şöyle ki,'' dedim tekrar Çisem'e dönerek. ''Müjgan ablanın dediği yere geldim ben. Sen ve Kaan için de aynı şeyi söylerse bir gün belki ki siz d...''
''Saçmalama, Defne.''
Çisem'in araya giren sözleri lafımı tamamlamama engel olurken, ''Bu hoşlanma işleri hep itirazla başlıyor,'' diyerek kahvemden keyifle bir yudum aldım.
''Ne hoşlanması ya? Daha bir kez gördüğüm adam.''
Arkadaşımın bu sözlerini de çürütebilirdim. Bilmişçe sırıttım ve, ''Kaan da seni sadece bir kez gördü,'' diye hatırlattım.
Karşımdaki kız bana oldukça ters bakışlar attı. İşitiklerinin hiç hoşuna gitmediğini yüzünden okuyabiliyordum. Çisem benimle Sarp konusunda hiç uğraşmamıştı, o yüzden benim ona aynısını yapmam haksızlıktı. Ama ben Çisem değildim, Defne idim. Ben uğraşırdım.
Empati de kalmamış sende.
Olgunları oynayan iç sesime aldırmadım. Çisem öfkeli bir nefes aldı ve, ''Elimde kalacaksın,'' diye boş olmayan bir tehdit savurdu.
Kahvemden yeni bir yudum aldım ve, ''Ben senden daha iyiyim,'' dedim, Çisem'in de eğitimli oluşuna değinerek. ''Sonuçta sen sahada olmuyorsun. Bilgisayar başında, kağıt kürek peşindesin.''
Bıkkın bir nefes aldı. ''Her neyse,'' dedi geçiştirircesine. ''İlhan abi beni bekliyordur. Sen de git işine de Sarp'ı gör,'' diye ekledi ve sonra intikam almak istercesine sinsice sırıttı.
''Gözün gönlün açılır.''
Bu sözü beni içten içe huysuzlandırsa da bozuntuya vermedim ve, ''Açılır,'' dedim utanmadan.
''İnkar da etmiyor,'' dedi Çisem sırıtarak. Tekrar omuz silkerek kahvemi içtim.
Çisem ile vedalaşarak tekrar şirketin yolunu tutmuş, gün boyu yarınki görüşmenin hazırlıklarını sürdürmüştüm. Öyle bürünmüştüm ki rolüme, dosyalardan bir kısmını eve getimiştim. Şimdi evimde geniş sehpaya yayılmış, bir yandan midemi dondurma ile dolduruyor, diğer yandan da önümdeki dosyaları inceliyordum. Ayrıca bir taraftan da aklımı kurcalayan bir takım şeyler vardı.
Yarın yemeğe Ferit Bey, Sarp, Kaan, ben ve şu misafir kadın gelecekti. Asıl ortak İstanbul'a gelmediği için görüşme için kızını yolluyordu. Bu kız kaç yaşındaydı mesela? Bizim yaşımızda mıydı? Pek öyleyse güzel miydi?
Öyle olsa kıskanacak mısın?
''Çık,'' diye bir ses çıkardım kendime, biraz da içimdeki sese cevaben. ''Parçalayadabilirim.''
İçimde büyümeyi reddeden çocuksu bir yanım da vardı ve bu durumda cidden normalde pek hissetmediğim şeyler ele geçirebilirdi beni.
Çalan telefonumla düşüncelerden sıyrıldım. Bakışlarımı hemen yanımdaki telefonumun ekranına çevirdim ve Sarp'ın adını görmemle gözlerimi kocaman açtım.
Sarp beni arıyordu. Beni Sarp arıyordu. Arıyordu. Sarp. Beni.
Ay anladık. Liseli misin kızım sen?
İç sesim adeta haykırırken iyice ruh hastasına bağlayarak, ''Değilim,'' dedim. Kendime gelmeliydim. Hem de bir çok bakımdan. Derin bir nefes aldım ve telefonumu kavradım. Sakin olmalıydım. Sarp işten başka ne için aramış olacaktı ki sanki? Kara kaşıma kara gözüme hayran olduğunu söyleyecek değildi ya!
''Alo,'' dedim aramayı cevaplayarak. ''Sarp Bey?''
''Işıl?''
Sesi kulaklarımı doldurduğunda istem dışı gülümsedim.
''Buyurun.''
Dengesizler sizi. Daha sabah birbirinizi parçalamadığınız kalmıştı.
''Nasılsın?'' diye sordu Sarp. ''Kusura bakma, akşam akşam arıyorum.''
Yutkundum. Sözlerine ne karşılık vereceğimi başta bilemeyerek sonrasında kelimelerin dökülmesine izin verdim.
''İyiyim,'' dedim. ''Siz? Hem estağfurullah ben de zaten çalışıyordum biliyor musunuz?''
Hattın diğer ucundan tam çözemediğim bir ton yükseldi. Sanırım Sarp'ı güldürmüştüm. Çocuksu bir heyecanla dudaklarımdan dökülenlerin onu eğlendirdiği belliydi. Benim yüzümden gülmüş olduğuna inanarak ben de gülümsememe engel olamadım.
''Örnek asistan olma yolunda ilerliyorsun.''
''Ne sandınız?''
Sarp sesli bir nefes aldı. Sonra sanki bir transtan çıkmış gibi tekrar ciddi bir ton takınarak, ''Yarınki görüşmeden dolayı aramıştım,'' dedi. ''Rezervasyon tamam, değil mi?''
''Elbette.''
''Güzel.''
''Başka bir şey var mıydı?'' diye sordum araya rahatsız edici o sessizliğin girmesine izin vermeden.
''Hayır,'' diye yanıtladı Sarp. Sesinde yine o eğlenir tınıyı yakaladım. ''Sen zaten çalışıyormuşsun.''
Hafif alaylı sözleri beni rahatsız etmedi. Aksine o göremese bile ben de sırıttım ve, ''Unuttunuz mu? Örnek asistan olma yolundayım ben.''
Sarp'ın kalbine giden yol örnek asistan olmaktan mı geçiyor?
''Öylesin,'' dedi Sarp. ''Öylesin. Doğru yoldasın sen.''
Sözleri altında sanki başka bir mana yatıyordu. Ama buna kafa yoramadım. Hiç takınmadığı bir ton takınmıştı sesi. Adamın yüz ifadesini çözmeyi geçmiş, artık sesini analiz eder olmuştum.
Araya o meşhur sessizliğin girmesini istemiyordum. Konuşmamız tuhaf bir hal almadan sonlandırmak en iyisiydi.
''Başka bir isteğiniz yoksa ben işime devam edeyim mi?''
Hattın diğer ucundan alınan derin bir nefes sesi geldi.
Nefes alınca ciğerleri, seni görünce gözleri bayram ediyor.
İç sesimin bu kamyon arkası sözlerini andıran kelimelerine yüzümü buruşturdum. Bu iç sesimin benim bastırdığım ve bilinç altımdan, bazen de kalbimin derinliklerinden yükselen bir ses olduğunu hatırlayarak kendimi geriye doğru attım. İç sesimin ağzını bantlayamıyor muydum ya?
Aşk olsun.
''Tabii,'' diyerek kendini tekrar hatırlattı Sarp. ''Ben de çalışacağım zaten. Yarın hazırlıklı olalım.''
''Olalım.''
''İyi akşamlar o halde. Yarın görüşürüz.''
O göremese bile başımı salladım. ''Görüşürüz,'' dedim ve aramayı sonlandırdım.
Elimdeki telefonu sırtımı yasladığım koltuğa bıraktım. Koltuk ve sehpa arasındaki boşlukta bağdaş kurmuş bir vaziyette oturuyor, sorgulamadan edemiyordum.
Sarp'a çalışacağımı söylemiş, konuşmayı bitirmiştim de, gözümün önünde onun yüzü belirip dururken, ben nasıl çalışacaktım ki şimdi?
BİTTİ! Sevdiniz mi? Yorum isterim biliyorsunuz.
Bir sonraki bölümde yumruk var tekme var tokat var. Bekleyenleri göreyim bu parafgrafta. :D
