İçeriğe geç

Kelebeğin Sırrı (Sahte Bela Serisi 1)

Bölüm 20 · 13 dk okuma

Kelebeğin Sırrı (Sahte Bela Serisi 1)

Bölüm 20

Bölüm 20

''Işıl? Işıl, uyan.''

Uykumla aramı açmaya yemin etmiş sesler işitiyordum. O sesler acımasız pençeler gibi omuzlarıma yapışmış, beni saklandığım o dünyadan çekip geri getirmeye çalışıyordu. Oysa saçlarımda hissettiğim dokunuşlar kesinlikle korkutucu pençeler değil, incitmekten kaçınan kibar parmaklardı. Babam beni uyandırmak istediği zamanlarda hep nazikçe, saçlarımı okşayarak uyandırırdı. Babam. Babam mı buradaydı? Eğer öyleyse rüya görüyor olmalıydım.

Rüya görüyor olma ihtimalim henüz uykuda olduğum hissini vererek rahatlamama neden olurken, burnuma doluşan güzel kokuyla da neye inanacağımı bilemedim. Rüyamızda koku alabiliyor muyduk ki? Cevabı neydi bilmem, ama aklıma yatan bir açıklama bulamadan bir kez daha aynı sesi işittim.

''Işıl,'' dedi o ses. Bu sesin sahibi aynı zamanda acımasız pençelerin mi, yoksa nazik dokunuşların sahibi miydi ayırt edemiyordum.

''Hmm?'' diye mırıldandım öfkeyle. Uykuma tutunmak git gide zor bir hal alırken istemeyerek de olsa gözlerimi aralamam an meselesiydi. Yavaş yavaş nerede olduğum da zihnime akın ederken, uyanma aşamasında oldukça huysuzlaşan benliğim saçlarımda gezinen ellere tahammül edemiyordu.

''Hadi güzelim.''

Kulaklarımı dolduran sözlerle hışımla gözlerimi açtım ve yattığım yerde huyszuca kıpırdandım. ''Nerden güzelin oluyorum ben senin hadsiz!''

Saçlarımdaki eller birden geriye çekildi. Karşımdaki bakışların sahibiyse gülse mi ağlasa mı bilemedi sanki. Beni ise bir şaşkınlık ele geçirdi. Sanırım karşımda kaybettiğim babamı görsem bile bu kadar afallamazdım. Nedendir bilmem, gözlerimi açar açmaz Sarp'ı görmeyi beklemiyordum.

İtiraf et baya güzel.

''Aa Sarp Bey,'' diye mırıldandım şaşkınlığımı saklamak konusunda beceriksiz olarak.

Sarp hafifçe doğrulmamla boğazını temizledi. Gülecek gibi olan ifadesini hızla gizledi ve dudakları düz bir şekil alıp, yüzündeki ifade daha ciddi bir hale bürünürken, ''Nihayet,'' diye mırıldandı.

Yutkundum. Ne olduğuna bir anlam vermeye çalışarak bakışlarımı içinde bulunduğum odada gezdirdim. Benim bu koltukta uyur vaziyette ne işim vardı? En son Sarp ile çalışmıyor muyduk?

''Uyudum mu ben?'' diye sordum emin olmak istercesine.

Sarp bu sorumla gizleyemediği bir alayla yüzüme baktı. Birkaç saniye sessiz kaldı ve sonra içinde bulunduğum durumdan eğlenirmişcesine, ''Sence?'' diye sordu.

Koltuğun üzerinde kalan bedenimin gerisine baktım. Sonra başımı ağır ağır sallayarak, ''Uyumuşum,'' diye mırıldandım ve aklıma gelen şeyle, ''Neden uyudum ben?'' diye sordum. ''Kahveme ilaç mı attın?''

Karşımdaki adam bu sorumla gülecek gibi oldu. Son anda buna engel olmayı başararak, ''Yok artık,'' dedi.

Uykuya dalmadan önce olanlar bir bir aklıma düşerken hatırladığım şeyle kıstığım gözlerimi patronum olacak adama çevirdim. ''Ben sadece yarım saat uzanacağımı söylemiştim.''

Onaylayıcı bir şekilde başını salladı. ''Ve sonra uyuya kaldın.''

''Kaldınız,'' diye düzelttim.

Sarp bu sözümle bu kez hiç gizleme gereği duymadan keyifle sırıttı. Başını sağa sola salladı ve, ''İş zamanı doldu,'' dedi kolundaki saati işaret ederek. ''Gün bitti.''

İşittiğim şeyle kaşlarımı çattım ve uykudan yeni uyanan zihnime edindiği yeni bilgileri sindirmek adına zaman tanıdım. Mesai saati bitmişti ve bu da demek oluyordu ki Adnan Bey'in verdiği iki günün sonuna gelmiştik. İş bittiğine göre Sarp yine patron, ben de asistandım.

Somurtkan ifadem yüzüme yayılırken, ''At arabası tekrar balkabağına dönüştü, diyorsunuz yani?'' dedim sorarcasına.

''Aynen öyle.''

Durum bundan ibaret olsa da, ben olanlardan memnun değildim. Sadece yarım saat dinlenme niyetiyle uzandığım koltukta uyuya kalmıştım kalmasına, ama bu karşımdaki adam beni neden uyandırmamıştı ki? Sadece biraz dinlenmek istediğimi açıkça belli etmiştim sonuçta.

Kıyamamıştır.

İç sesimin bu saçma ve gerçeklikten uzak sözünü duymazlıktan gelerek bakışlarımı sehpanın kenarına oturmuş olan adama çevirdim. Kaşlarımı çattım ve bir elime koltuktan destek alarak, ''Ama bu yaptığınız ayıp ya!'' dedim suçlayıcı bir tonda.

Sarp ise hiç rahatını bozmadı. Sinir bozucu bir ifadeyle bana bakmayı sürdürerek, ''Ne yapmışım ben?'' diye sordu.

''Uyumama niye müsaade ettiniz ki?''

''İnsan olduğumu gör diye.''

Gözlerimi devirmemek için kendimle büyük bir savaşa girdim. Karşımdaki adama baygın gözlerle baktım ve, ''İnsan olduğunuzu gözlerim de görüyor zaten, Sarp Bey,'' dedim ve aklıma gelen ihtimalle gözlerimi kıstım. Dudaklarımı birbirine bastırdım ve adeta burnumda soluduktan sonra suçlamalarıma devam ettim:

''Işıl uyusun, çenesi kapansın, sürekli bir şey istemesin, siz de rahat rahat çalışın diye, değil mi?''

Sözlerim Sarp'ın bana yine o isimsiz bakışları atmasına neden oldu. Başı hafifçe yana doğru eğilirken dudaklarında da varla yok arası bir gülümseme yer edinmişti. Ya gülsündü, ya da gülmesindi. Ama böyle gülecekmiş gibi yaparak ne diye heveslendiriyordu ki beni?

Demek gülümsemesi hoşuna gidiyor?

Yutkundum ve sonra sesli bir nefes aldım. Boğazım kuruyup su içme ihtiyacım kendini belli ederken iç sesimin pis sözlerine kulaklarımı tıkadım. Sarp'ın yüzüneyse ağır ağır sinsi bir ifade yayılırken, ''Gayet verimli bir iki saat geçirdim,'' dedi utanmadan.

Hakarete uğramış gibi hissederek, ''Çok ayıp çok!'' diye söylendim ve çocuksu bir çabayla itiraz ettim. ''Hem sayılmaz o zaman bu. Çaldığınız iki saati yarın geri vereceksiniz bana.''

Dudaklarımdan dökülenler Sarp'ın kaşlarını çatmasına neden oldu. Oturduğu yerde öne doğru eğilerek dirseğinin birini dizine yasladı ve parmağını uyarıcı bir biçimde kaldırarak, ''Orada dur,'' dedi ciddi bir tonda. ''O kadar da değil.''

''Gayet de o kadar.''

Sarp bu sözüme aldırmadı. Ellerini dizlerine vurarak ayağa kalkarken derin bir nefes aldı ve bakışlarını prensesler gibi hâlâ yarı uzanır bir şekilde koltukta yayılan bana çevirdi. ''Hadi git evine,'' dedi. ''Güzelce dinlen.''

Ona aşağıdan ters ters baktım ve başımı onaylamazca salladım. ''Çok ayıp ettiniz.''

''Işıl,'' dedi ikaz eden ama öfkeli olmayan bir sesle.

Çocuklaşarak ofladım. Sonra omuzlarımın üzerinde kayan bedenimde hafif bir ağırlığa neden olan şeye baktım. Bakışlarım bir üzerimdeki cekete bir de Sarp'ın gömlekle kaplı bedenine kaydı. Üzerimdeki ceket Sarp'a aitti. Ben uyurken ceketiyle üzerimi örtmüştü.

Midemde tuhaf bir kıpırtı olurken iç sesim de rahat durmadı.

Kıyamadığını söylemiştim. Ayrıca aldığın o kokuda Sarp'a aitti demek. Keyiflendim.

İçinde bulunduğum durum ve iç sesimin sözleri canımı iyice sıkarken üzerimdeki cekete kaşlarımı çatarak baktım. Kaba olmamaya gayret ederek ceketi üzerimden çekerek Sarp'a doğru uzattım. ''Bunu da örtmüşsünüz üstüme.''

''Üşüme diye.''

İşittiğim sözle Sarp'a kısık gözlerle baktım. ''Rahat olayım da uyanmayayım diye.''

''Ne alaka?'' dedi Sarp şaşkın bir tonda.

Adam düşünceli davranınca bile yaranamıyor sana. Pes.

''Çok alaka,'' dedim ve Sarp'ın ardındaki koltuğa bıraktığı ceketi işaret ettim. ''Koskocaman ceket. Şuna bakın.'' Sonra ellerimi belime yerleştirerek ekledim. ''Teşekkür ederim, ama ceketinizden olmasaydınız. Benimki nerede?''

Bakışlarım etrafımda gezinirken baş ucumda kalacak şekilde konumlandırılmış olan ince ceketimi kavradım. Öfkem kime ve neyeydi bilinmez, ama hışımla ceketi üzerime geçirdim. Sarp ise ben tüm bunları yaparken dikkatle beni izliyordu. Sonunda bir elini cebine daldırdı ve diğer eliyle üzerime giyindiğim ceketi göstererek, ''O küçücük kumaş parçası nereni örtecekti?'' diye sordu.

Sözleriyle bir ona bir de üzerimdeki cekete baktım. Onun ceketiyle benimkini kıyaslayınca rahatça söyleyebilirdim ki, onun ceketini kessek, benim ceketimden en az üç tane daha çıkardı.

Yine de umursamazca omuz silktim ve, ''Ne yapayım?'' dedim. ''Zayıf bir kızım ben.'' Birkaç saniye sessiz kaldım ve düzelttim. ''Bedenen.''

Sarp bu sözlerime baş salladı. ''Karakterinin zayıf olmadığını biliyorum.''

''Güzel,'' dedim kendimden emin bir şekilde. Sonra sabah Sarp'ın masasına bırakmış olduğum küçük çantama doğru ilerledim. Aynı şekilde masada duran telefonumu kavradım ve parlayan ekranda Çisem'den birkaç mesaj olduğunu görerek çantamın içine attım. Derin bir nefes aldım ve hazır olduğumdan emin olarak küçük adımlarla kapıya doğru ilerlemeye koyuldum.

''Eve bırakayım mı seni?'' diye sordu Sarp birden. ''Kendin gidebilecek misin?''

Bir kez daha sanki bana hakaret etmiş gibi baktım ona. Birkaç adım gerisinde durdum ve, ''Neden gidemeyeyim?'' diyerek sorusuna soruyla karşılık verdim.

Sarp boğazını temizledi. Kaşlarını çatarken ciddi kalmak için çabalıyormuş gibi bir hali vardı. Bu kez iki elini de pantolonunun ceplerine daldırdı ve, ''At arabası balkabağına dönüştü ya,'' dedi.

Bu kez beni kendi laflarımla vuran o oldu. İçten içe çoktan kaşlarımı çatmış olsam da, dıştan hiç bozuntuya vermedim ve duruşumu dikkleştirerek, ''Camdan ayakkabılarım duruyor,'' dedim. ''Onlar yeter.''

Gülümseyecek gibi olarak baş salladı. Gözlerindeki takdiriyse gizleyememişti. Bundna hoşnut bir şekilde tekrar kapıya doğru adımlıyordum ki, aklıma gelen şeyle tam önünde durarak, ''Sarp Bey?'' dedim sorarcasına.

İlgi dolu gözlerini yüzüme çevirdi. ''Efendim.''

''Çok ayıp ettiniz, çok!''

Söylenmeye devam etmemi beklemiyor olacak ki önce bana afallamış bir şekilde baktı. Sonra kendini koltuğun ucuna doğru bıraktı ve, ''Işıl?'' dedi aynı soru tonlamasıyla.

''Hmm?''

Bakışları yüzümü buldu. Ciddi ama katı olmayan bir ifade takınmış, daha çok öğrencisine bir şey anlatmaya çalışan bir öğretmen gibiydi.

Sizin durumunuzda asistanına laf anlatmaya çalışan patron yani.

''Birbirimizin işinin zorluğunu gördüğümüze göre artık öyle somurtmayacaksın değil mi bir şey istediğimde?''

Aldığım soru karşısında bir an ne diyeceğimi bilemedim. Asistanı oynamakta aradan geçen haftalara rağmen memnun değildim. Ama şu son iki günde Sarp'ın işinin de hiç kolay olmadığına bizzat şahit olmuştum. Tüm gün koltuğuna yayılarak emirler yağdırıyormuş gibi dursa da, işin aslı asla öyle değildi.

Sesli bir nefes aldım ve her şeye rağmen yelkenleri hemen suya indirmekten kaçındım. ''Kibar olursanız somurtmam.''

Sarp tek kaşını kaldırdı ve kollarını önünde bağladı. İtiraf etmeliydim ki bunu yaptığında oldukça ilgi çekici görünüyordu.

''Pazarlık mı yapıyorsun?'' diye sordu Sarp.

''Alışveriş yapıyorum,'' dedim kibarlığa karşı somurtmamayı teklif ettiğimi hesaba katarak.

Karşımdaki adam başını salladı ve, ''Tamam,'' dedi. ''Bundan sonra sana karşı daha kibar olmaya gayret edeceğim.''

İşittiklerimden memnun olmuş bir şekilde sırıttım. Sarp ise aynı şekilde hafifçe gülümseyecek gibi oldu ve, ''Tüm gün etrafta koşuşturmak, oradan oraya kahve taşımak pek hoş değilmiş,'' diye itiraf ederek bir sonraki cümlesinin sonunu getirmedi.

''Bir de bunun karşılığında karşındaki kişi teşekkür etmek yerine kabalaşırsa...''

''Gerçekten hoş olmuyormuş işte değil mi?'' diye tamamlamaya çalıştım sözlerini.

''Öyle.''

Onun bu dürüstlüğü karşısında ben de ancak aynı şekilde karlışık verebilirdim. Durduğum yerde küçük bir çocuk gibi kıpırdandım ve Sarp'ın da benden benzer bir itiraf beklediği bakışlarından okunurken, ''Bir insanın somurtarak önüne bıraktığı kahve de zehir oluyormuş,'' dedim.

Dudaklarımdan dökülenlerin Sarp'ın hoşuna gittiği belliydi. Önünde bağladığı kollarını çözerek başını bana doğru eğdi ve, ''Bak sen,'' dedi bilmişçe.

Başımı salladım. ''Başta çok eğlendim, inkar edemem. Ama cidden insan rahat rahat içemiyor.''

''Gördün mü bak,'' dedi Sarp.

Dürüst itirafıma rağmen üste çıkmasını istemiyordum. Bu yüzden geçiştirici bir şekilde, ''Gördüm gördüm tamam,'' diye mırıldandım.

Eğdiğim bakışlarımı kaldırdım. Sarp'a veda ederek bugünü tamamen sonlandırma niyetindeydim ki, bakışlarımızın çarpışması buna engel oldu. Koyu gözlerinin gözlerimle buluşması hesapta olmayan bir şeydi. Midemde yine o garip kıpırtıyı hissettim. Karşımdaki adamın gözleri bir an olsun benden ayrılmazken ben de gözlerimi kaçıramıyordum. İnadımdan değil de, içimden gelmediğinden. Ama niye gelmiyordu ki içimden? Ne diye uzaklaştıramıyordum gözlerimi? Bana hiç böyle bakan birini görmediğimden mi? Oysa ne vardı ki sanki bu bakışlarda. Bakıyordu işte.

Yutkunacak gibi oldum, ama bundan kaçındım. Zihnimin içerisinde biriken soru işaretleri düşünmem için yeterli alanın kalmamasına neden olurken belli etmemeye çalışarak sakinleştirici bir nefes aldım ve, ''Ben gideyim o zaman,'' diye mırıldandım.

''Peki,'' diye mırıldandı Sarp.

Bakışlarını başka bir noktaya çevirmesi kesinlikle işime yararken, ''İyi akşamlar,'' diyerek kapıya yöneldim. Odadan çıkmadan önce işittiğim şey aynı karşılık oldu. ''İyi akşamlar.''

Ertesi sabah kesinlikle dün akşam şirkette olduğu kadar kibar bir şekilde uyandırılmadım. Çevremdeki en kaba insanın Sarp olduğunu hesaba katarsak bu aslında oldukça ironikti.

''Defne. Defne! Hadi uyan.''

Kulağımın hemen dibinden içeri dalan bu sözlerle, ''Hayır,'' dedim kararlı bir tonda. Oysa bu kararlılık neyin nesiydi ki? Cevap verdiğime göre zaten uyanmıştım!

''Defne, diyorum,'' dedi tanıdık ses. Sağır olmayı diledim.

Sarp'ın sesini tercih ederdin, değil mi?

''Ya neden ki?'' diyerek sesimi yükselttim. ''Niye?''

Bu cevabı iç sesime mi yoksa tepemde dikilen anneanneme mi vermiştim bilmiyordum. Zira ne Sarp'ın sesini neden tercih edeceğime ne de neden uyanmam gerektine bir anlam veremiyordum.

''Kızım kalk hadi,'' dedi mızmızlanmama aldırmayan anneannem. ''Dayın aşağıda seni bekliyor.''

Yattığım yerde patırdanırken yüz üstü dönerek başımı yastığımın altına gizledim. İki yandan kulaklarımı yastığımla örtmeye çalıştım ve, ''Beklemesin,'' dedim boğuk çıkan sesimle.

Anneannem buna da aldırmadı. İşkenceyi andıran uyandırma şeklinden taviz vermedi ve yorganımı üzerimden çekti.

Tekrar sırt üstü döndüm ve karşımdaki kadına karşı beyaz bayrağı sallamaktan başka çare bulamayarak, ''Anneanne ya!'' diye söylendim.

Anneannem elde ettiği zaferle keyifle gülümsedi. Bana tepeden bilmiş bakışlar attı ve, ''Dayın biraz çalışmak istiyor seninle,'' diye bildirdi. ''Sonra da birlikte kahvaltı edeceğiz.''

Yattığım yerden doğrularak ters bakışlarımı anneanneme çevirdim. Dışarıdan bakan bir insan için yirmi altı yaşındaki bir yetişkin yerine altı yaşındaki bir çocuk gibi davranıyor olmalıydım.

''Gece kapımı kilitleyip uyuyacağım.''

''Hadi hadi kalk,'' dedi anneannem ve bir kez daha sözlerime kulaklarını tıkamaktıki ustalığını kanıtlayarak yanımdan uzaklaştı.

Üzerime farklı bir tişört geçirdikten sonra spor odasına inmiş ve yarım saat kadar dayımla çalışmıştım. Ona bir yandan şirkette olup bitenleri anlatmış bir yandan da Berkay hakkında sorular sormuştu. Ne yazık ki sorularıma dilediğim cevapları alamamıştım zira Berkay günlerdir konuşmamakta ısrar ediyordu. Bu da bir nevi onu Sami'nin aksine olayların biraz daha merkezinde olduğunu gösteriyordu.

Kahvaltıdan sonra hazırlanarak şirketin yolunu tuttum. İki gün boyunca Sarp'ı bezdirdikten sonra kendisinin dün akşamki sözünü tuttum bana aynı şekilde karşılık vermemesini umuyordum.

Sarp senin aksine baya olgun, Defneciğim.

İç sesime hak vermek zorunda kaldım. Sarp o iki günün acısını benden çıkaracak birisi değildi. Dün akşam aramızda o tarz bir konuşma geçmemiş olsa bile böyle bir şey yapmazdı.

Cezvedeki kahveyi fincana boşalttım ve her zaman yaptığım gibi tepsiyi alarak Sarp'ın odasına yöneldim. Kısa mesafeyi aşarak odasına ulaştığımda kapıyı tıklattım ve içeriden gelen sesiyle odasına girdim.

Yeni bir başlangıçı umut ederek, ''Günaydın, Sarp Bey,'' dedim gülen bir yüz eşliğinde.

Yeni başlangıçı ilk bozan sen olursun.

İç sesimin kötümser sözlerini duymazdan geldim ve Sarp'ın normalin aksine keyifli olan ifadesine odaklandım. Tıpkı benim gibi hafif bir tebessüm etti ve, ''Günaydın,'' dedi.

Masasına doğru adımlayarak kahvesini önüne bıraktım. ''Buyurun.''

''Teşekkür ederim.''

''Afiyet olsun.''

Sarp sıcak kahvesinden bir yudum aldı. Bakışlarını bilgisayarından kısa bir saniyeliğine ayırarak bana baktı ve, ''Kaan geldi mi?'' diye sordu.

Az evvel aldığım bilgi kendini belli ederken baş salladım. ''Evet. Gelmiş.''

''Peki,'' dedi Sarp tıpkı ben gibi başını sallayarak, ''Az sonra yanına ineceğim.''

İşittiğim şeyle örnek asistan moduna girdim ve yüzümdeki gülümsemeyi kaybetmeden, ''Size eşlik etmem gerekiyor mu?'' diye sordum.

Sarp bu sorumdan hoşnut kalmış bir şekilde bana baktı. Memnuniyet dolu gözlerini benden saklamadı ve, ''Not tutmanı gerektirecek bir şey görüşmeyeceğim,'' dedi ve imalı bir tonda ekledi. ''Gerek yok, sağ ol.''

Kibar tavırları gözlerimi yaşartırken az kalsın gözyaşlarımı temizlemek adına mendil arayışına çıkacaktım. Kendi düşüncem sırıtmama neden olurken hafif bir ciddiyet takınarak, ''Peki,'' dedim. ''Çıkabilir miyim?''

''Tabii,'' dedi Sarp kapıyı işaret ederek. ''İyi çalışmalar.''

Birbirimize karşı takındığımız bu nazik tavır samimi mi, yoksa sadece geçişi miydi bilmiyordum. Ama bunu bozan ben olmadım ve Sarp'ın bugünki programına göz atmak adına kapıya yöneldim.

''Teşekkür ederim,'' dedim ve aceleyle odadan çıktım.

Sarp'ın odasını terk ettikten sonra kendi çalışma alanıma doğru yöneliyordum ki, adımı işitmemle olduğum yerde durdum.

''Evet," diyerek arkamı döndüğümde karşımda Sena sayesinde tanıştığım Doruk'u gördüm. Yüzümde nazik bir gülümseme belirirken aynı şekilde karşılık verdi ve, ''N'aber?'' diye sordu.

''İyilik," diye yanıtladım sorusunu. "Senden?''

''İyi," dedi Doruk. Yüzündeki gülümseme git gide beceriksiz bir hal alırken bir şeyler söylemek için kıvrandığı da, söyleyeceği şeylerden dolayı tereddüt ettiği de belliydi. Karşımda şekilden şekile girmesi merakımı körüklerken nihayet ağzındaki baklayı çıkardı ve, ''Şey," diye mırıldandı. "Akşamki daveti duydun mu?''

İşittiğim şey o an için bir şey ifade etmezken, ''Davet?'' dedim sorarcasına.

Karşımdaki adam başını salladı. ''Sektörün önde gelenlerinden birinin yeni otelinin kutlaması.''

Edindiğim bilgiler yavaş yavaş zihnimdeki şeyleri tazeledi. Duyduklarım artık daha çok anlam ifade ederken, ''Hafta başı not etmiştim sanırım," diye hatırladım. "Sarp Bey de katılacaktı.''

Doruk'un yüzünde gözle görülür bir heyecan yer edinirken hevesli bir şekilde baş salladı. ''Evet o.''

Buraya kadar her şey tamam olsa da, devamında ne geleceğini merak etmiyor değildim. Bu yüzden yüzüme yeniden bir gülümseme yerleştirerek,

''Ne olmuş bu davete?'' diye sordum.

Sence ne olabilir?

Doruk bu sorumla yeniden yerinde kıpırdanmaya başladı. Küçük bir çocuğunkini andıran bu heyecanı ona neredeyse garipseyen gözlerle bakmama neden olacakken, ''Ben de katılacağım da," diye açıkladı ve ekledi:

"Akşam bana eşlik etmek ister misin?''

Karşı karşıya kaldığım soruya ne cevap vereceğimi bilemedim. Doruk iyi birine benziyordu ve Sena ile takılırken onunla da birkaç kahve içmişliğimiz olmuştu. Ama akşamki teklifini kabul etmek bana doğru gelmiyordu. Zira sanıyordum ki, Doruk ile birbirimize aynı gözle bakmıyorduk.

Onu reddetmek için kibar ve kırıcı olmayan bir cümle kurmaya çalışıyordum ki, hemen ardımdan yükselen katı ve bir o kadar da kendinden emin ses işi bana bırakmayarak adeta olaya son noktayı koydu.

''O söylediğin mümkün değil," dedi tanıdık ses. ''Işıl bana eşlik edecek.''

Bitti! Sevdiniz mi?

Bahsettiğim kalpleri serpiştireceğim, kaptınız mı onu? :)

Bölüm sonu

5 yorum