Keyifli okumalar :)
*
Ertesi gün normalinden çok daha enerjik bir şekilde uyanmış ve şirketin yolunu tutmuştum. Bu göreve başlarken bana o şirkete bir gün bu kadar motivasyon yüklü bir şekilde gideceğimi söyleseler muhtemelen kahkahalarla gülerdim. Oysa dün oldukça eğlenceli geçen günün ardından bugün Sarp'ı bezdirmeye devam etmek için sabırsızlanıyordum.
Bugün biraz daha rahatça yaptığım kahvaltının ardından evi terk ederek şirkete ulaştım. Sadece bugün boyunca bana ev sahipliği yapacak odanın kapısını açarak içeri girdiğimde, karşımda gördüğüm Sarp ile bir an afalladım. Görünen oydu ki, ondan önce burada olmaya alışmış, şimdi onu burada görünce şaşırmıştım.
Karşımdaki adama uzaylı görmüş gibi bakmayı bıraktım ve, ''Günaydın,'' dedim.
''Günaydın,'' dedi Sarp. Dün onun için hazırladığım masaya oturmuş telefonunu kurcalıyordu. Beni fark edince telefonunu elinden bırakmasıyla yüzüme sinsi bir ifade yerleştirdim ve, ''Erkencisin,'' dedim sesimdeki memnuniyeti gizleyemerek.
Sarp zoraki bir şekilde sırıttı. ''Ya.''
Dudaklarımı birbirine bastırarak başımı salladım ve aslında Sarp'a ait olan koltuğa doğru ilerlerken, ''Güzel mi erken gelmek?'' diye sordum.
Bugün asistanım rolünü üstlenen adam sesli bir nefes aldı. Oturduğu yerden kalkarak ellerini ceplerine daldırdı ve yüzüne alaylı bir ifade yerleştirerek, ''Alt tarafı on beş, bilemediniz otuz dakika fark var aramızda,'' dedi bilmişçe.
Bunun ne anlama geldiğini biliyordum. Bana erken gelmiş olmasının bir sorun olmadığını, yine ve yine bu tarz şeyleri dert edenin bir tek ben olduğumu gözüme sokmaya çalışıyordu. Yine de bozuntuya vermedim ve hafif bir gülümseme takınarak, ''Abartılacak bir şey değil, diyorsun?'' dedim sorarcasına.
İmalı bir gülümsemeyle, ''Aynen öyle,'' dedi. ''Ama sanırım siz abartmayı seviyorsunuz.''
Patronluktan sıyrıldığından beri daha çok gülümsüyor bu adam.
''Olabilir,'' diye mırıldandım hem iç sesime hem de Sarp'a yanıt olarak. Dünden beri biraz daha gülümsüyor olabilirdi. Ama onunla işim bittiğinde de böyle bilmişçe sırıtabilecek miydi bakalım?
Sesli bir nefes aldım ve çantamı masanın kenarına bırakırken, ''Kahvemi alabilir miyim?'' diye sordum Sarp'ın aksine oldukça kibar bir tonda.
Sarp rahatını hiç bozmuyormuş gibi dursada birbirine bastırdığı dişlerinin görebiliyordum. Sözlerimle başını olumlu anlamda salladı ve, ''Tabii,'' diyerek odadan çıktı.
Patronum olacak adamın yokluğunda dün üzerinde çalışmaya başlayıp bitiremediğim işleri kucaklayarak Sarp'ın yayıldığı toplantı masasına taşıdım. Hafta sonumu da burada geçirmek gibi bir niyetim yoktu ve her şeye rağmen, bugünün devamı boyunca da Sarp'ın burnundan getirmeye kararlı olsam bile onun işlerinin aksamasına fırsat tanımayacak kadar anlayışlı ve olgun bir yanım da vardı. Bu yüzden en azından işler konusunda ciddiyetimi korumalıydım.
Geri kalan zamanda nasıl olsa bıktırırsın değil mi adamı?
İç sesimin bu sözleriyle sinsice sırıttım. Bu sırada kapı açıldı ve içeri elinde bir kahve kupasıyla birlikte Sarp girdi. Kapıyı ardından kapatarak bana doğru döndüğünde hemen karşısında oturacak şekilde yerleşmiş olan bana garipseyen gözlerle baktı ve, ''Ne yapıyorsunuz?'' diye sordu.
''Bugün burada oturacağım.''
Sarp bu sözümle sırıttı. Yüzünde oluşan alaylı ama bir o kadar da hevesli ifade dikkatimden kaçmazken, ''Hayırdır,'' dedi, ''İnsafa mı geldin?''
Tekrar patron moduna geçiş yapmasıyla kaşlarımı çattım ve elimi masaya vurarak, ''Resmiyet!'' dedim sert bir tonda. İfadesi anında ters bir hal alırken, ''Hem heveslenme hemen,'' diye devam ettim. ''Gel buraya. Bugün burada çalışacağım seninle.''
Sözlerim Sarp'ın hoşuna gitti. İşittiklerinden yine kendine bir pay çıkarmayı başardı ve, ''İşler zor geldi değil mi?'' diye sordu meraklı bir tonda. Olumlu bir yanıt almak için yanıp tutuştuğu her halinden belli olsa da, ''Ne münasebet ya?'' dedim huysuzca. Sonra patronu oynmaya bir ara vererek devam ettim:
''O kadar da değil yani. Koskoca şirket yönetiyorsunuz buna saygım var. İşlerinizi batırmak istemem.''
Dudaklarımdan dökülen sözler Sarp'ın bakışlarında gözle görülür bir değişikliğe neden oldu. Bu kadar olgun bir davranış beklemiyor olduğu belliydi. Muhtemelen ben de dünden beri onun hakkından gelmeye oldukça hevesli bir resim çizmiştim ki, söylediklerime gerçekten şaşırmıştı. Gözlerinde yakaladığım bir diğer ifadeyiyse adlandıramıyordum. Her türlü değişik bakıyordu işte.
Bakışları içimi bir tuhaf ederken buna bir son vermek adına huysuzluğa tutundum ve, ''Ee duracak mısın orada öyle?'' diye sordum tersçe. ''Çalışsana sen.''
Karşımdaki adamın sakin bakışları bir anda değişti. Tıpkı benim gibi asabi bir hale büründü ve sonra büyük adımlarla masaya yanaşarak kahvemi önüme bırakarak kendisi de yerine yerleşti. Üzerindeki ceketi büyük bir hevesle çıkararak bakışlarını önündeki kağıtlara çevirmiş olması dikkatimden kaçmadı. Artık ne kadar işkolikse!
Önümüzdeki iki saat boyunca güzelce çalışmayı başardık. Yer yer Sarp'tan su istemiş, su getirdiğindeyse kendim doldurabilecek olduğum suyu bile ona doldurtmuştum. Bunun dışındaysa dikkatimizin dağılacağı şeylere fırsat tanımamıştım. Önümdeki sudan büyük bir yudum aldığım sırada Sarp ayağa kalktı. Meraklı gözlerimi ona çevirerek, ''Nereye?'' diye sordum.
Bu sorumla bana ters bir bakış atsa da ben rahatımı hiç bozmadım. O ise bir yandan gömleğinin kollarını yukarı doğru sıyırıyor, bir yandan da ağır adımlarla pencereye doğru ilerliyordu.
Al sana, atlayacak dağ gibi adam.
''Pencereyi açacağım,'' diye yanıtladı Sarp sorumu.
Onaylayıcı bir biçimde başımı salladım. ''Aç bakalım.''
Aklıma gelen şey sırıtmama neden olurken Sarp pencereyi açmış orada oyalanarak temiz havayı içine çekiyordu. Kollarımı önümde bağlayarak arkama yaslandım ve, ''İntihar edeceksen başka pencere bul,'' diye seslendim ardından.
Sarp kulaklarını dolduran bu sözlerle ağır bir şekilde bana döndü. Bilmiş bir ifadeyle ona bakmayı sürdürdüğümde o da tek kaşını kaldırdı. Buradaki ilk günlerimde bana karşı sarf ettiği sözleri o da hatırlamıştı. Yüzü ciddi bir hal alırken, ''Öyle bir niyetim yok,'' dedi.
''İyi,'' dedim sesli bir nefes alarak, ''Ben yine kahve istiyorum... Ama Türk kahvesi.''
Biraz ilerimdeki adam önünde durduğu pencereyi kapadı. Ensesini kaşıyarak ağır adımlarla bana doğru ilerlerken, ''Yapamam ben onu,'' dedi küçük bir çocuk gibi masum bir şekilde.
Bir an gülümseyecek gibi olsam da kendime hakim olmayı başardım. ''Niye?''
Sarp sıkıntılı bir nefes aldı. ''Ben ne anlarım cezveden ocaktan?''
''Anlarsın,'' diyerek başımı salladım.
Asıl patron diretmeye devam etti. ''Anlamam.''
İki elimi de masaya yerleştirerek destek aldım ve oturduğu yerden kalktım. Otoriter bakışlarımı Sarp'dan ayırmadan, ''Gel ben sana anlatırım,'' dedim.
Sözlerime bana hayrete düşmüş bir ifadeyle bakmasına neden olurken kaşlarını uyarıcı bir şekilde kaldırdı. ''Saçmalama, Işıl.''
Ben de tek kaşımı havalandırdım ve, ''Hanım,'' diye ekledim.
Sarp gözlerini yumdu. Duruşunu dikleştirerek sabır dilercesine derin bir nefes aldı ve sonra koyu gözlerini tekrar aralayarak dudaklarına sahte bir gülümseme yerleştirdi. ''Işıl Hanım,'' dedi uyarı taşan bir sesle. ''Rica ediyorum.''
Uyarısını takan mı vardı?
''Ben de emrediyorum,'' diye direttim ve, ''Gel, kahve yapmayı öğreteceğim sana,'' dedim daha fazla itiraz kabul etmeyen bir sesle. Ama Sarp da en az benim kadar kararlıydı ve kaybedeceği belli olduğu savaşı sürdürmeye devam ederek, ''Diğer kahvelerden yapayım,'' diyip başka bir seçenek attı ortaya.
Bunu da kabul edemezdim. Zira sadece bir düğmeye basmasına izin vermeyecektim bu kez. Dudaklarımı birbirine bastırdım ve kollarımı önümde bağladıktan sonra başımı küçük bir çocuk gibi sağa sola salladım.
''Hayır,'' dedim inatla. ''Ben güzelce yapılmış bir Türk kahvesi istiyorum,'' diye ekledim ve daha fazla karşı çıkmasına fırsat tanımadan kapıyı aralayarak odanın dışını işaret ettim. ''Yürü.''
Allah kimseyi senin eline düşürmesin, Defne.
İçimden yükselen seslere karşılık sadece sinsice sırıtarak koridor boyu ilerlerken Sarp ve benim üzerimde gezinen şaşkın ve bir o kadar da meraklı bakışlara aldırmıyor, bu anın resmen tadını çıkarıyordum. Sarp bir adım geride, ben onun önünde yürürken kesinlikle diğer çalışanlara bol bol malzeme veriyorduk.
Kendimden emin bir şekilde mutfağa doğru yürümeyi sürdürürken biraz ilerideki bir kızla konuşmakta olan Ebru ile göz göze geldim. Sevimsiz gülümsemesine aynı şekilde karşılık verip kendisinin görüş alanından çıktıktan sonra, ''Sarpcığım, bir bakar mısın?'' diye sordum omuzumun üzerinden geriye bakarak.
Sarpcığın demek?
Bu kez biraz abartmış olduğumun farkına vararak içten içe kendimi azarlarken, Sarp kendisinde daha önce şahit olmadığım bir keyifle sırıtarak, ''Hımm,'' diye mırıldandı.
Kaşlarımı çattım ve, ''Biraz daha kibar ol,'' dedim zoraki bir huysuzlukla. O ise buna aldırmayarak bana aynı eğlenir ifadeyle bakmayı sürdürdü. Buna bir anlam veremesem de bunun aklımı karıştırmasına müsaade etmeyerek, ''Şimdi ben senin yerine geçtim ya, yani patron benim,'' diye hatırlattım. ''İstediğimi kovabilir miyim ki? Bu rol değişmek şeysi bunu da kapsıyor mu?''
Dilimden dökülenler Sarp'ın dudaklarının titreşmesine neden oldu. Bu ifadesi kendine ne kadar hakim olmaya çalışsa da bir gülüşle sonlandı. Hiç gülmediği bir şekilde güldü o an. Ara sıra bana bahşettiği gülümsemelerden biri değildi bu. Daha gerçek, daha içtendi. Başı hafif geriye doğru atıldı, gözleri çok olmasa da kısıldı. İtiraf etmek istemiyordum, ama ortaya güzel bir manzara çıktı.
O nasıl gülmekti öyle, be Defne?
''Işıl Hanım,'' dedi Sarp geriye sadece hafif bir tebessüm kalırken. ''Abartmasanız mı?''
Yutkundum. Gülüşünü aklımdan silmek için üstün bir çaba sarf ettim ve hayal kırıklığına uğramış bir biçimde cansızca mırıldandım. ''Şansımı denemek istemiştim.''
Birlikte mutfağa girdiğimizde seyircimiz olmadığından emin olduktan sonra Sarp'a doğru döndüm. Yüzümdeki sinsi gülümsemeyi gizlemek git gide zor bir hal alırken, ''Şimdi önce cezveyi çıkar,'' diyerek tam karşısındaki dolabı gösterdim ve ardından tezhahın üzerindeki bir noktayı işaret ettim. ''Kutuda da Türk kahvesi var.''
Sarp bu söylediklerimle kimsenin mutfağa doğru bakmadığından emin olmak adına kapıya doğru bir bakış attı. Sonra gülmeme neden olacak bir şekilde aceleci hareketlerle bahsettiğim şeyleri önüne çekti. Bundan hoşnut bir ifadeyle gülümsedim ve kollarımı önümde bağladıktan sonra çenemle bir başka dolabı işaret ettim. ''Fincanı da çıkar o yukarıdan... Tepsiyi de görüyorsun, hazır et.''
Sarp bu söylediklerimi bir bir yapsa da elbette halinden memnun görünmüyordu. Söylediklerimi sırf çeneme maruz kalmak istemediği için yaptığı her halinden belli olsa da, belki de kararlılığımı kıramayacağının da farkındaydı.
Nihayetinde tüm her şeyi hazır etti. Doğru bir adım atarak cezveye kahve atıp fincanı da su ile doldurarak cezveye gönderdi ve sonra bana doğru dönerek, ''Siz gösterseniz,'' dedi hevesle.
Tek kaşımı kaldırdım. Buna kanacak değildim. Önümde bağladığım kollarımı çözerek bedenimi yaslandığım tezgahtan ayırdım ve sonra hafifçe öne doğru eğilip, ''Bana baksana sen,'' dedikten sonra parmağımla alnımı gösterdim.
''Alnımda enayi mi yazıyor benim? Sonra tüm kahveyi ben yapmış olayım, değil mi?''
Dudaklarımdan dökülen soru Sarp'ın ciddi ciddi alnıma bakmasına neden oldu. Sesli bir nefes aldı ve resmen uyuz bir ifadeyle yüzümü süzdükten sonra, ''O kadar fandaten sürerseniz görünmez,'' dedi hem sıkılmış hem de gıcık bir tonda. ''Yazıyordur belki.''
Sözlerine takılıp kızabilirdim, ama bunu yapamadım ve gülmeme engel olamayarak, ''Fandaten değil o,'' dedim ''Fondöten.''
Sarp eliyle geçiştirici bir hareket yaptı ve, ''Her neyse işte,'' diye söylendikten sonra önündeki işe döndü. Oluşan köpüğü fincana aktarmasını şaşkınlıkla izledim.
Görüyor musun? Beceriksiz dediğin adam gayette biliyor işini.
İç sesime hak verdim. Sarp baya baya biliyordu ne yapması gerektiğini. Yine de bilmişlik taslamaktan vazgeçmedim ve, ''Şimdi güzelce fincana boşalt onu,'' diye buyurdum.
Sarp dediğimi yaptı. Cezvedeki kahveyi fincana boşalttı ve sonra fincanı gözümün önünde havaya kaldırarak, ''Oldu mu?'' diye sordu asabi bir tonda.
Ciddiyetimi bozmadım ve, ''Oldu,'' dedim. ''Aferin. Al bakalım tepsiyi. Getir kahvemi.''
Karşımdaki adam fincanı tepsiye yerleştirdi. Ama söylediğimin aksine tepsiyi almak yerine, ''Kendiniz de buradasınız,'' dedi sinirle.
Ellerimi belimin iki yanına yerleştirdim ve bu itirazına bir anlam katmaya çalıştım. Bir sonuca varamadığımda ona hayretle baktım ve, ''Sabahtan beri getiriyorsun kahvemi sorun yok, şimdi tepsiyle getirmek mi dert oldu?'' diye sordum.
Sarp bir bana bir de hazır olan tepsiye baktı. Sonra bıkkın ve bir o kadar da öfkeli bir nefes alarak ellerini sertçe saçlarından geçirdi. Bu onun bir şeyler kabulleniş şekliydi. Bundan memnun olmuş bir vaziyette gülümsedim ve saçlarımı geriye doğru attıktan sonra mutfaktan çıkarak Sarp'ın odasına doğru ilerledim. Benim hemen ardımdan odaya giren Sarp oturmamı bekledikten sonra kahvemi servis etti. Ona doğru gıcıkça gülümsedim.
''Sağ ol,'' dedim ciddiyetimi korumaya çalışarak. ''Öğrendin de artık. Yaparsın akşam evdekilere.''
Bu sözlerime Sarp'ın hoşuna gitmedi. Elindeki tepsiyi atarcasına masaya bıraktı ve, ''Işıl!'' dedi sert bir tonda.
Aldırmadım. Onun yerine kaşlarımı çattım ve, ''Işıl Hanım,'' diyerek düzelttim.
Bunlar aramızda öfkeyle dökülen son sözler oldu. Öğle arasından önce yarım saat kadar çalışmış, sonra önümüzdeki bir saat için yollarımızı ayırmıştık. Sarp'ın akıl sağlığını yitirmemesi adına benden bir saat dahi olsa uzaklaşması şarttı.
Bir saatin sonunda tekrar toplantı masasında buluştuğumuzda çoktan işleri normal seyirine sokmuştuk. Bunlar üstesinden gelebileceğim işler olduğu için ben gerçekten patronu oynayarak büyük işlerle ilgilenmiş, Sarp ise sadece kontrol etmişti. Ona hatamı yakalama fırsatı vermek istemediğimden oldukça dikkatli bir biçimde özenle çalışmış ve şimdiye kadar başarılı da olmamıştım.
Oflayarak önümdeki dosyayı kapattım ve geriye doğru yaslandım. Bu Sarp'ın dikkatinden kaçmadı. Göz ucuyla bana doğru bilmiş bir bakış attı ve, ''Ne o?'' diye sordu. ''Yoruldunuz mu, Işıl Hanım?''
Afedersin hayvan gibi oflarsan dikkatinden kaçmaz tabii.
''Beynim yandı ya,'' diye şikayet ederek elimdeki kalemi bıraktım. Sonra başımı ellerim arasına alarak dirseklerimi masaya yerleştirerek söylenmeye devam ettim. ''Beynimin yorulmasındansa bedenimin yorulmasını tercih ederim.''
Saniyeler içerisinde şekilden şekile girerek bu kez kendimi geriye doğru atarak arkama yaslandım. Yüzüme somurtkan bir ifade yerleşirken Sarp'ın eline malzeme vermek istemesem de, kendime hakim olamıyordum. Beynim patlamak üzereydi ya!
''Kahve?'' dedi Sarp sorarcasına.
Başımı sağa sola salladım ve, ''Hayır,'' diye mırıldandım. ''Sen istiyorsan içebilirsin.''
Sarp da olumsuz yönde baş salladı. Dudakları her an gülecekmiş gibi yukarı doğru kıvrılsa da, kendine bir iyilik yapıyor ve gülüşünü serbest bırakmıyordu. Ona göz ucuyla baktım ve patronculuğu bir kenara bıkarak, ''Siz nasıl çalışıyorsunuz ya tüm gün?'' diye sordum. ''Hiç mi beyniniz isyan etmiyor.''
Sarp bu sorumla geriye doğru yaslandı. Bana küçük bir çocuğa bakarmış gibi değişik bir ifadeyle baktı ve, ''Alıştım,'' dedim umursamazca. Sonra öne doğru eğildi ve bu kez o küçük çocuk uslanmaz bir yaramazmış gibi, ''Kolay değilmiş değil mi?'' diye sordu.
Adnan Bey'in dediği noktaya gelmiş, sadece bir buçuk gün olmuş olsa da karşımdakinin çektiği zorluğu görebilmiştim. Hiçbirimizin işi kolay değildi. Hepimizin kendine göre çektiği bir zorluk vardı. Ben belki günde beş on defa orada oraya koşuyor, Sarp'ın kahvesini dosyasını getiriyordum, ama o da tüm gün yerinde otursa bile işlerine o kadar kafa patlatıyordu.
Vallah sen bunun farkına varmış olmana rağmen cadılığını elden bırakamazsın.
Bunu duymazdan geldim ve onun yerine benden bir yanıt bekleyen Sarp'a dönerek, ''Değilmiş,'' diye itiraf ettim. İfadesi duyduğu itirafla memnuniyete bürünürken, altta kalmayı da reddettim ve, ''Ama kahve yapmak da kolay değilmiş, değil mi?'' dedim.
He Defne he. Aynı şey zaten.
Sarp bu sözlerimle bilmişçe baktı ve, ''Gayet de kolay,'' dedi. ''Şimdi konuştukça batmayın bence.''
Ona huyszuca baktım. ''Git yap hadi o zaman.''
''Işıl!'' dedi yumuşak, ama bir o kadar da uyarıcı bir tonda.
''Işıl Hanım,'' diye düzelttim yine. Huysuz bir şekilde tekrar geriye doğru yaslandım ve Sarp'a kınayıcı gözlerle bakarak, ''Hep Ferit Amcama güvendiğinden bunlar,'' dedim suçlayıcı bir tonda. ''Bu agresif davranışların başka açıklaması olamaz.''
Sözler dudaklarımdan dökülür dökülmez yoğun bir gülme isteği hissettim. Bir kez daha Sarp'ı kendi sözleriyle vurmaya çalışmak eğlenmeme neden olurken göz ucuyla ona baktım. Aynı ifadeyle karşı karşıya gelmemle kendimi tutamayarak kıkırdadım. Sarp da aynı şekilde gülüşüme eşlik etti.
Adamın hakkından gelmeyi de, güldürmeyi de biliyorsun.
Sarp bana yine o adını koyamadığım bakışlarla baktı. Bir an göz göze geldiğimizde ifadesini yüzünden sildi ve odasındaki büyük koltuğu işaret etti. ''Uzanın isterseniz biraz.''
Bu teklifi şu an o kadar cazip geliyordu ki, onu odadan kovarak kendimi o koltuğa atmak, mümkünse yarın sabaha kadar uyanmak istemiyordum. Ama kendi kendime tüm günü gerçek bir patron gibi geçireceğim sözünü vermiştim. Bu yüzden Sarp'a döndüm ve, ''Sen yorulunca uzanıyor musun?'' diye sordum.
Sorum kendinden emin bir hale bürünmesini sağlarken, ''Hayır,'' dedi. ''İşimi yapıp gidiyorum evime.''
Gözlerimi küçük bir çocuk gibi yumarak çocuksu bir hareketle başımı sağa sola salladım. ''O zaman ben de uzanmam.''
Sözlerimin ardından yine o bakışlarla karşı karşıya kaldım. Şefkat mi desem, anlayış mı desem, ne desem bilemedim. İki adı da koymaya çekindim. Yine de gözlerimi o bakıştan alamadım. Sarp boğazını temizleyerek bakışlarını kısa bir anlığına eğdi ve sonra hafif ciddi bir şekilde tekrar bana bakarak, ''Ama bazen oluyor, uzun kalmam gerekiyor,'' diye açıkladı. ''O zaman uyuduğum bile oluyor.''
Buna inanmaya hevesli yanım hemen atıldı. ''Gerçekten mi?''
''Evet,'' diye onayladı Sarp. ''Nadiren de olsa oluyor.''
Kendime bu kadar saf olmamam gerektiğini hatırlattım ve bilmiş bir ifadeye bürünerek, ''Hiç denk gelmedim,'' dedim.
Karşımdaki adam hiç bozuntuya vermeyerek mantıklı bir noktaya parmak bastı. ''Yenisin.''
Ap ayrı bir noktaya takılarak, ''Yenisiniz,'' diye düzelttim.
Sarp bana ters bir bakış bahşederek başını belli belirsiz salladı. ''İnsanı deli edersiniz siz.''
''Of!'' dedim seslice. Gözleri tekrar beni bulduğunda bir önümdeki dağınıklığa bir de bana el sallayan koltuğa baktım. Sarp oldukça mantıklı bir noktaya değinmişti. O çok nadir dinleniyordu ve ben henüz yeni sayılırdım. Yani onun o koltuğa uzanıp dinlenmemiş olduğunu görmemem olasıydı.
Bu şey değil mi ya? Bahaneler üretmeye çalışırken ben.
Lanet iç sesimi zihnimin içerisindeki su balonlarıyla kovaladım. Sonra daha fazla düşünmeyerek Sarp'a döndüm ve, ''Şimdi ben yarım saat uzanayım,'' dedim. ''Sen de o arada bir ara ver. Git kahve falan iç,'' diye ekledim ve bilmişçe sırıttım. ''İzin veriyorum. Çünkü ben iyi bir patronum.''
Sarp bu sözlerimle kendini işaret etti. ''Ben yiyip içtiğine karışıyor muyum sanki?''
Hakkını yiyemezdim. Elbette bu tür şeylere karşı çıkmıyor, aksine bayıldığıma inandığı için bol su içmem için diretiyordu. Yine de geri adım atmadım ve, ''Ot yediğimi sanıyorsun,'' dedim suçlayıcı bir tonda.
Başını hayretle sağa sola sallayarak oturduğu yerden kalktı. ''Siz kadınlar hiçbir şeyi unutmuyorsunuz.''
''Asla,'' dedim gururla.
Birkaç saniye öylece baktı. Sonra saatine kısa bir bakış attı. ''Hadi dinlenin biraz.''
Onaylayıcı bir şekilde baş salladım ve sonra ağır adımlarla koltuğa doğru ilerledim. Kendimi rahat koltuğa bırakarak uzandım ve dinlenebilmeyi umarak gözlerimi yumdum. Bunu yaparken uykunun beni esir alacağıdan habersizdim.
BİTTİ! Sevdiniz mi? Yorumları alayım.
Az biraz kalp serpiştirelim mi bunların arasına artık? Zamanı geliyor, ne dersiniz? ;)