Güzel kafan.
Kafama güzel demişti. Ama ne anlamda güzel? Güzelden kastı neydi ki? Sarhoş olan insana da kafası güzel derlerdi. Bunu mu kast etmişti?
O an sarhoş muydun, Defne?
''Yoo, değildim.''
Safça iç sesime verdiğim bu yanıt gece gece kafayı bozmuş olduğumu anlamama neden olurken yattığım yerden doğrularak yorganımı hafifçe üstümden attım. Bu gece bana yine uyku yok gibiydi.
İç sesim elbette aldığı kaos kokusunun peşini bırakmamış, sözünü tutarak başımı yastığa koyar koymaz bana Sarp'ın sözlerini hatırlatmıştı. Sonuç olaraksa bir saattir yatağımda bir sağa bir sola dönüyor, ama uyuyamıyordum.
Güzel kafan.
Beynimin içinde sinsice yankılanan bu iki kelimeyle seslice ofladım ve kendimi tekrar yastığıma doğru bıraktım. Ellerim kafamı koparmak istercesine başımın iki yanını kavrarken gözlerimi yumarak derin bir nefes aldım.
Ne vardı yani kafama güzel dediyse? Muhtemelen hareketli bir kişilik olduğumu kast etmişti. Elim ayağım rahat durmuyordu. Onlar rahat dursa kaşım gözüm ayrı oynuyor, bunları zapt etmeyi başarsam bu kez de kafamın içindeki tilkiler durmuyordu. Sarp ise bunun gayet de farkındaydı. Kesinlikle bahsetmiş olduğu şey buydu.
Tamam, teselli olacaksa buna inan.
Rezil iç sesimi duymazdan geldim ve yorganımı çeneme kadar çekerek yana doğru döndüm. Sarp o kelimeleri ne niyetle ve hangi anlamla sarf etmiş olursa olsun, umurumda değildi ve olmamalıydı.
Bunun için mi uyuyamadın?
''Üf kes be!''
Tekrar seslice ofladım. Acilen içimdeki sese cevaplar vermeyi bırakmalıydım. Aksi takdirde Bakırköye kapatılmam uzun sürmeyecekti. Muhtemelen orada da şu lanet iç sesime laf yetiştirmeye devam eder, hiçbir zaman iyileşme göstermeyerek ömrümün sonuna kadar orada kalırdım.
Bir kez daha içime derin bir nefes çektim ve gözlerimi sıkıca yumarak uykunun beni ele geçirmesini bekledim.
Ertesi sabah soluğu Güneş'de aldım. Küçük mekanın içine doğru adımladığımda beni ilk fark eden her zamanki gibi Müjgan abla oldu. Ona doğru gülümseyerek tezgaha ilerledim ve kendimi taburelerden birine bıraktım.
''Hoş geldin, kuzum,'' dedi Müjgan abla elindeki çay paketini açarken.
Gülümsemem geniş bir hal alırken, ''Hoş buldum,'' diye mırıldandım. Bir yandan çantamı yan tabureye bırakıyor, bir yandan da gözlerimle müşterileri tarıyordum. Sabah telaşı kesinlikle buraya da uğramıştı. Bu tanıdık manzara tebessümümü korumaya yararken işittiğim sesle tekrar önüme döndüm.
''Aa, Defne,'' dedim İrem. ''Hoş geldin. Kahvaltı ettin mi?''
İrem'in bu saatte burada olması bir an için garibime giderken, ''Etmedim,'' diye yanıtladım sorusunu.
Arkadaşım gülümsedi ve, ''Hazırlıyorum bir şeyler,'' dedi.
Başımı salladım. ''Lütfen.''
Müjgan abla da aynı şekilde başını salladı. Hoşnut bakışları üzerimde gezinirken ona soru sorarcasına tek kaşımı kaldırdım. Onunsa gülümsemesi büyürken, ''Ben kahveni getireyim,'' dedi.
''Kendim alayım diyeceğim de...''
''Gören olmasın.''
''Aynen,'' diye destekledim karşımdaki kadını. Geçen geceden çıkardığım bir şey varsa, o da Sarp'ın bu semtte takılıyor olmasıydı. Evlerinin nerede olduğunu tam olarak bilmiyordum, ama akşamın bir vakti uzak bir yerden buraya gelmeyeceğine göre yakınlarda olmalıydı. Bu yüzden kendimi riske atamazdım.
Sen seversin risk.
İç sesimin doğru sözüne bir cevap vermeyerek odağımı Müjgan ablaya çevirdim. Dakikalar sonra önüme koyulan kahve fincanıyla ona içten bir gülümseme armağan ettim ve gözlerimi önüme poğaça dolu bir tabak bırakan İrem'e çevirdim.
''Ee, anlat bakalım,'' dedi İrem. ''Senin patron bir şey anlamadı değil mi?''
Kahvemden büyük bir yudum almadan önce başımı sala sola salladım. ''Yok yok, anlamaz o,'' diye yanıtladım ve alaylı bir tonda ekledim. ''İşleri dışında pek bir şey görmüyor.''
Karşımdaki ikili başlarını anladıklarını belli edercesine sallarken Müjgan ablanın dudaklarındaki imalı sırıtış dikkatimden kaçmadı. Bu gülüşün ne anlama geldiğini de az çok tahmin edebiliyor ve konuyu Sarp'a getirmesinden kesinlikle kaçınmak istiyordum. Bu yüzden hızla aklıma ilk gelen şeye tutundum ve, ''Sen ne yapıyorsun bu vakitte?'' diye sordum İrem'e dönerek. Zira İrem dersleri nedeniyle genellikle öğleden sonra gelirdi.
İrem ona yönelttiğim bu soruyla gülümseyerek omuz silkti. ''Dersim yok bugün.''
''Anladım,'' diye mırıldandım. Hareketlerimi çoğu kez doğru yorumlayan Müjgan abla az evvelki soruyu sormamın asıl amacını çoktan çözmüş gibi sırıtmaya devam ediyordu. Onun alaylı bakışlarına karşılık gözlerimi kıstım ve, ''Aykut amca geldi mi?'' diye sordum umutla.
Karşımdaki kadının ifadesi artık iyice eğlenir bir hal alırken, ''Tabii,'' diye yanıtladı sorumu.
Bu fırsatı kaçırmadım ve oturduğum yerden kalkarak kahve fincanımı kavradım. Karşımdaki anlamlı bakışların sahiplerine huysuz bir bakış atarak, ''Bir de ona bakayım,'' dedim ve mutfağın yolunu tuttum.
Kendini fazlasıyla ele veriyorsun.
Kendimi ele verecek bir şey yoktu. Sadece Sarp hakkında konuşmak ve Müjgan abla ile İrem'in kendi kafalarında saçma bir senaryo yazmalarını istemiyordum. Zaten günün sekiz saati Sarp ile geçerken, bari iş dışı rahat olayımdı, değil mi ama?
''Ben geldim,'' diye şakıyarak mutfağa girdim. İçeri girer girmezse Güneş'in tüm lezzet yükünü tek başına omuzlayan adamı gördüm. Aykut amca şeker reklamlarında torunlarına şeker dağıtan o beyaz saçlı tonton dedelerden biriydi. Genç yaşında pastalara ve poğaçalara olan ilgisini öğrenmiş, mesleğine de dedesinin fırınında başlamıştı. Kendi babasından sonra o fırın Aykut amcaya kalmış olsa bile, o maalesef oradaki hatıralar altında ezilerek fırını işletmeyi reddetmişti. Onun yerine kendini daha da geliştirmiş ve bizim bir gün yollarımız kesişmişti.
Altmış yılı geride bırakmış adam bakışlarını bana çevirdi. Beni görmesiyle gözlerinde oluşan parıltılar dikkatimden kaçmazken, ''Defne kızım gelmiş,'' diye şakıdı o da aynı coşkuyla.
''Geldim,'' diyerek olduğum yerde durdum. Aykut amcam temizlik konusunda oldukça hassastı ve kıyafetlerim müsait olmadığı için mutfağın iyice içine doğru girmedim.
''Unuttun bizi,'' dedi Aykut amcam ve bana kınayıcı bir bakış attı. ''Fark etmedim sanma.''
Küçük bir çocuk gibi dudaklarımı büzerek hemen savunmaya geçtim. ''Aşk olsun unutur muyum?'' diye sordum alıngan bir tonda ve mızmızlanarak ekledim:
''Dosyalar altında eziliyorum tüm gün. Kahve yapamayan bir hassasa kahve yetiştiriyorum.''
Aykut amca son sözümü yadırgamış gibi bana baktı. ''Sen seversin kahveyi.''
Severdim sevmesine, ama o an gözümün önünde Sarp belirdi. Tüm gün yerinden kıpırdamayı reddederek tüm işlerini bana bırakması. Ara ara beni ayağına çağırıp delirtmesi ve ben saçmalayınca bazen kızıp bazen de... gülümsemesi.
Aklımdan geçen şeyle yüzümü ekşittim ve bakışlarıma hakim olarak, ''O kişiye yapmayı sevmiyorum,'' dedim huysuzca. Bakışlarımı diktiğim yerden kaldırarak tekrar Aykut amcaya baktığımda yüzündeki dikkatli ifadenin farkına vardım. Bu bakışların kesinlikle bir anlamı vardı ve ben bu yaşlı adamın aklından geçenleri merak ediyordum.
Kahvemden büyük bir yudum aldım ve, ''Neden öyle baktın?'' diye sordum daha sakin bir tonda.
Aykut amca bu sorumla çırpmakta olduğu kremayı bırakarak omuzlarını dikleştirdi. Parmağıyla beni işaret ederek, ''Bir haller var sende,'' dedi.
Başımı olumlu anlamda salladım. ''İyi değilim.''
''Niye?''
Aldığım sorumla iyice çocuklaşarak somurttum. Bu adamın karşısında açıkça aklımdan geçenleri söylemekten çekinmemiştim hiç. Zaten öyle ki, ben tek kelime etmesem o kalbimi de beynimi de açar, içinde ne var bulurdu!
''Patronumu sevmiyorum,'' diye itiraf ettim.
Yav he!
Bana yalancı damgası yapıştırmaya çalışan iç sesimi yok sayarak Aykut amcama odaklandım.
''Geçişi zaten, kızım,'' dedi kaşlarını çatan adam. Tekrar kremeye odaklanırken devam etti. ''İdare et.''
''Elimden geldiğince idare ediyorum.''
Aykut amca sesli bir nefes aldı. Bana hızlı bir bakış attı ve, ''Neyini sevmiyorsun bakalım?'' diye sordu bilgece.
Yüzüm anında tekrar buruştu. Kaşlarım kontrolüm dışında git gide çatılırken, dudaklarımda büzüldü ve, ''Çok kaba,'' dedim birden. Bakışlarımı Aykut amcaya doğru kaldırdım ve nedendir bilmem, Sarp'ı düşünmekle hakarete uğramış gibi hayretle bakarken sözlerime devam ettim:
''Hiçbir işi kendi yapmıyor...Dosyoloromo gotor, Oşol. Kohvo yop, Oşol,'' diyerek Sarp'ı taklit ettim ve bu tuhaf hareketlerim karşısında bana yadırgayan bakışlarla bakan Aykut amcayı sakinleştirmek adına, ''Bu şey,'' diye mırıldandım. ''Erkek sesi taklit ettim ondan öyle konuşuyorum.''
Açıklamam Aykut amcamı aydıntlamaya yeterken, ''Haa tamam,'' dedi ve devam etmemi istercesine baktı.
''Hadi tamam asistan ona yardımcı olsun diye var zaten. Ama insan biraz kibar olmaz mı ya? Sürekli buyuruyor, sürekli emrediyor. Böyle yayılıyor kral gibi o koltuğa oradan her şeye hükmediyor,'' diyerek uzunca anlttım ve sonra gözümün önünde beliren görültüyle dişlerimi birbirine bastırarak ekledim:
''Şeytan diyor ki, al o koltukla birlikte pencereye doğru it, düşsün aşağıya!''
Dudaklarımdan dökülenler Aykut amcamın cıkcıklamasına neden oldu. Koyu gözlerim tekrar onun yüzünü bulduğunda kınayıcı bakışlarıyla karşılaştım. ''Yakışmıyor ama sana.''
''Bir insana kaba olmak da hiç yakışmıyor ama,'' diyerek çocuksu bir dürtüyle kendimi savunmaya çalıştım. ''Sinir ediyor beni. Dengesiz bir de. Ne yaptığı belli değil. Beni hayattan bezdiriyor, ama bazen de...'' dedim ve duraksadım.
Bazen de çok güzel bakıyor, çok güzel davranıp gülümsüyor değil mi, Defne?
İç sesimin dehşet verici sözleri yetmiyormuş gibi bir de, ''Ama bazen?'' diyerek merakını belli etti Aykut amca.
İyice huysuzlandım. Müjgan ablanın sorgusundan kaçayım derken Aykut amcanın bilge ellerine düşmüş, kendi kendime dökülmeye başlamıştım!
''Aması yok işte,'' dedim huysuzca. ''Sinir ediyor beni.''
Mutfağı Aykut amcanın sesli nefesi doldurdu. Dikkatimi ona verirken kahvemden yeni bir yudum aldım. Karşımdaki adam bana hafif kıstığı gözlerle baktı ve, ''Az evvel dedin ya,'' dedi. ''O kişiye kahve yapmayı sevmiyorum, diye?''
''Evet,'' diye destekledim dakikalar önceki sözlerimi hatırlayarak ve kendimden emin bir şekilde ekledim. ''Kendisini de sevmiyorum.''
Karşımdaki adam tebessüm etti. Gözlerini gözlerimle buluşturdu ve, ''Sen o kişiyi mi sevmiyorsun, yoksa o kişinin sana hissettirdiklerini mi?'' diye sordu.
Bir an afalladım. Yutkunmak kaçınılmaz olurken işittiğim soru beynimin içinde süzgeçten geçiyor, zihnim bana bu sorunın anlamını haykırıyor, bense işitmeyi reddediyordum.
''Ne hissettiriyor ki bana öfkeden başka?'' diyerek sorusuna soruyla karşılık verdim.
Aykut amca gözleriyle boynumu işaret etti. ''Yutkundun.''
''Yutkunmadım,'' dedim hemen. Sonra hızla kahveme tutundum. ''Hem kahve içiyorum bir yandan, elbette yutkunacağım.''
Karşımdaki adam bana bilgece bakarak gözleriyle adeta kafamın içini görürken, dudaklarına o güven verici tebessümü yerleştirmemiş olsa şimdiye kesinlikle yirmi kez arkamı dönüp kaçmıştım. Evet, bombalardan, kurşunlardan, yumruklardan korkmayan ben, Aykut amcanın zihin okuyan bakışladından ölümüne tırsıyordum!
''Kafanın içindeki tilkileri susturup dünyaya biraz da duygularınla mı baksan?'' dedi Aykut amca soru soran bir tonda.
Bunu da anında reddettim. Katı bir ifade takındım ve, ''Benim duygusal bir yanım yok,'' dedim bir kez daha huysuzlanarak ve başımla kalbimin olduğu yeri işaret ederek ekledim. ''Hele sol tarafta hiç yok!''
Sözlerim Aykut amcanın gülmesine neden oldu. Omuzlarında yılların tecrübesini taşıyan adam bana uslanmaz bir çocuğa bakarmış gibi baktı.
''Her neyse,'' diye mırıldandım. ''Hassas Sarp gelmeden gideyim ben.''
Aykut amca değişik tabirimi yadırgamadı. Gülümsemeye devam ederken, ''Git bakalım,'' dedi.
''Uğrarım yine. Görüşürüz.''
''Görüşürüz.''
Mutfaktan çıkınca derin bir nefes aldım. Kahvemin son yudumunu da mideme yollarken içten içe dehşete düşmüş gibiydim. Müjgan ablanın senaryolarından kaçayım derken Aykut amcanın gerçeklerle dolu ağına yakalanmayı nasıl başarmıştım?
İtiraf ediyorsun yani bazı şeyleri?
İtiraf edecek bir şey yoktu. Adımlarımı hızlandırdım ve çantamı bıraktığım tezgaha geri dönerek fincanı bıratım. Müjgan abla elindeki siparişleri sahiplerine bırakıp yanıma geldiği sırada çantamı asılmış elime İrem'in hazırladığı poğaçalardan birini almıştım.
''Gidiyor musun, Defne?'' diye sordu Müjgan ablam.
''Gideyim artık.''
Karşımdaki kadın gülümsedi. Yanağıma bir buse bıraktı ve, ''Tamam,'' dedi. ''Unutma bizi, gel yine.''
Ben de gülümsedim. Aramızdaki bu ilişkiyi seviyordum. Güya ben onların patronuydum, ama birbirimize hiç öyle davranmıyor, bunu yadıragamıyorduk. Biz burada da bir aileydik ve onlar benim saygı duyduğum büyüklerimdi.
''Ayıp ettin,'' dedim bilmişçe ve çıkışa yöneldim.
Yarım saat dolmadan şirkete vardım. Eşyalarımı çalışma alanıma bırakır bırakmaz Sarp'ın odasının yolunu tuttum. Kahvesini hazırlamaya geçmeden önce odasını havalandırmak istiyordum. Zira hassas patronumun dengesiz davranışları beynine yeterli oksijen gitmediği için olabilirdi.
Bu düşüncemle kendi kendime sırıtarak Sarp'ın odasına açılan kapıyı aralamıştım ki, içeride Sarp'ı görmemle, ''Aa Sarp Bey,'' şaşkınlığımı gizlemekte başarısız olarak. Saatime bir bakış attım ve gecikmediğimden emin olarak ekledim. ''Sizin ne işiniz var burada?''
Sarp başını bilgisayarından kaldırarak bana hafifçe tebessüm etti. ''Burası benim odam.''
Haklı sözleriyle öne doğru birkaç adım attım ve Sarp'ın varla yok arası tebessümü yok olurken, ''Yani erken gelmişsiniz,'' diye açıkladım kendimi. Sanki yarım saat önce adam hakkında atıp tutan ben değilmişim gibi süt dökmüş kedi moduna ani bir geçiş yaparak, ''Ben kahvenizi yapayım,'' dedim.
''İstemiyorum,'' diye itiraz etti Sarp. Derin bir nefes aldı ve, ''Şu yeni ortaklar aradılar,'' dedi. ''Onlar gelecekler.''
İşittiklerime bir anlam veremeyerek kaşlarımı çattım. ''Her şeyi halletmiştik. Bir sorun mu oldu?''
''Çok titizler. İnşaat başlamadan önce gelip bir kez daha belirlemek istedikleri noktalar var.''
Duyduklarım benim için bir kez daha bir mana ifade etmezken bu ayrıntıyı çoktan zihnimin bir köşesine not etmiştim bile. Görüşebilecek ne varsa konuşmuş, imzayı atmış, inşaat onayını vermiştik. Şimdi mi akıllarına gelmişti?
''Çok saçma,'' diye mırıldandım kendi kendime. Ama yeterince sessiz olmamış olacağım ki, Sarp bunu duyarak, ''İnsanların görüşleri bizimkinden farklı diye saçma damgası yapıştıramayız,'' dedi.
Başımı salladım. ''Haklısınız,'' dedim ve, ''Bir isteğiniz?'' diye ekledim soru soran bir tonda.
Sarp başını olumlu anlamda salladı ve, ''Erken gelecekler,'' dedi. ''Projeyle alakalı ne kadar dosya varsa getir, ne görmek istiyorlarsa hazır olsun.''
''Peki,'' diyerek kapıya yönelecektim ki, Sarp'ın yüzünde var olan sıkıntılı ifade dikkatimden kaçmadı. Odadan çıkmayı erteleyerek, ''Bir sorun mu var?'' diye sordum bu defa.
Seve seve o problemleri ortadan kaldırırsın değil mi sevgili patroncuğun için?
Tövbe ya rabbim.
Sarp sıkıntılı bir nefes aldı ve, ''Kaan'ın üzerinde çalışacağı bir dosya daha vardı,'' diye açıkladı. ''İnşallah halletmiştir.''
Bahsi geçen dosyanın bugünki görüşme için gerekli olduğunu anlamam uzun sürmezken, ''Arayayım mı?'' diye sordum Kaan'ı kastederek.
Sarp başını olumsuz yönde salladı. ''Yoldadır zaten.''
İşittiklerim benim için yeterli olurken daha fazla vakit kaybetmeyerek işimin başına geçtim. Sarp'ın tahmin ettiği gibi Kaan'ın gelmesi fazla uzun sürmemiş, yine fazla bir zaman geçmeden aşağıdan misafirlerin geldiği haberini de almıştım. Oturduğum yerden kalkarak buraya doğru gelen dört kişinin geldiğini haber edercesine Sarp'ın kapısını tıklattım. Geçen defalardan tanıdığım üç adamın yanında bu kez genç bir kız daha vardı. Muhtemelen o da asistan olmalıydı.
Cahit Beyi, oğlu Cenk ve onlara geçen sefer de eşlik eden Berkay'ı karşılayarak, ''Hoş geldiniz,'' diye şakıdım. Sarp'ın odasının kapısını araladım ve gülümsememi kaybetmeden ekledim. ''Buyurun lütfen.''
Adamlar teşekkür ederek içeri girdiklerinde kendini geri tutan kıza dönerek, ''Hoş geldiniz,'' dedim.
Kız dikkatini bana verdi. Yüzünde bir gülümseme oluşurken, ''Hoş buldum,'' dedi. ''Lara ben. Cenk Bey'in asitanıyım.''
''Memnun oldum. Ben de Işıl.''
''Memnun oldum,'' dedi kız ve patronunun arkasından içeri girdi. Bense misafirlerimiz karşısında mükemmel asistan rolüme bürünerek, ''Ne içmek istersiniz?'' diye sordum.
Teker tekrar istekler yükselirken yüzümdeki gülümsemeyi kaybetmedim. Oysa içten içe adamlara zıkkım içmelerini söylemeyi hayal ediyor, beynimin içerisinde içecekleri başlarından aşağıya döktüğüm senaryolar üretiyordum.
Arkamı dönmüş odadan çıkacaktım ki, adının Lara olduğunu öğrendiğim kızın sesini işitmemle duraksadım.
''Yardımcı olabilirim,'' dedi Lara.
Yardımcı olma. Hepsini kendin yap.
İç sesime bu kez gülmek isterken gülümsememi ancak karşımdaki kıza yönelttim ve, ''Yorulmayın lütfen,'' dedim. ''Ben hallederim. Teşekkür ederim.''
Kız sadece gülümsemekle yetindi. Başka bir şey çıkmamasını fırsat bilerek aceleci adımlarla Sarp'ın odasından çıkarak mutfağa yöneldim. Kahve almakta olan iki uyuşuk kıza ters bakışlar atarak, bana yadırgayıcı bakışlar yollayıp mutfaktan çıkmalarına neden olduktan sonra hızla içerideki patron topluluğunun beklediği içecekleri hazırladım. Dakikalar sonra tekrar Sarp'ın odasına ulaşarak içecekleri servis ettim. Cenk denilen adam bakışlarını bana çevirerek, ''Teşekkür ederim,'' dedi.
''Afiyet olsun,'' dedim ve Sarp'a soru soran bir bakış attım. Bir şey istemediğini belli edercesine baş salladı ve sonra gözleriyle yanındaki sandalyeyi işaret etti. Dediğine uyarak kendimi arkadaki sandalyeye bıraktım.
Sarp ve Kaan adamlara bir şeyler anlatırken ben de etrafa bakınıyordum. Kalabalık bir toplantı olmayacağı için ortakları Sarp'ın odasında ağırlama kararı almıştık ve bu odanın toplantı odaları kadar boş olmaması benim için eğlence sayılırdı. En azından gözlerim duvardan başka şeyler de görüyordu.
Bakışlarımı tabloların olduğu duvarlardan ayırarak masadakilere çevirmemle Lara'nın bana doğru gülümsediğini gördüm. Yine. Son on dakikadır aptal gibi bana doğru gülümsüyor, asistandan asistana bir bağ kurmaya çalışıyordu galiba.
Yazık, arkadaşı yoksa demek.
''Işıl Hanım ne düşünüyor bu konu hakkında?''
İşittiğim sesle bakışlarımı sesin sahibi Cenk'e çevirdim. Kaşlarım çatılmak için uğraşırken ben de onları yerlerinde tutmak için üstün bir çaba sarf ediyordum.
Ne diyeceğimi bilemeyerek, ''Olumsuz şeyler düşünmediğim kesin,'' dedim beceriksizce gülümseyerek.
Masadaki topluluk güldü. Cenk ise oturduğu yerde arkasına yaslandı ve sinir bozucu gözleri üzerimde gezinirken, ''Aynen, ben de,'' diye mırıldandı.
Hakkında olumsuz düşünmediği sensin. Anladın değil mi?
İç sesimin bu tür şeylerde aptal olan bana anlatmaya çalıştığı şeyi bu kez gerçekten anlamıştım. Cenk diyordu ki, hadi gel kafamı şu önümdeki masaya çarp!
Adamın rahatsız edici bakışları benden ayrılmazken sakin kalmak da git gide zor bir hal alıyordu. Bu gibi insanlardan nefret ediyordum. Beğeniyle bakarken bu kadar rahatsız etmesindense, bana nefretle bakmasını tercih ederdim.
Sarp bendeki değişikliğin farkına varmış olacak ki, katı bir tona bürünerek, ''Işıl projenin içerisinde yer almıyor,'' diye açıkladı. ''Sorularınız varsa yakından ilgilenen birini çağıralım.''
İşittiklerim benim gözümde Cenk için bir kapak olduğundan yüzüme ağır ağır bir sırıtış yayıldı.
Hadi hadi, Sarp'ın seni koruması hoşuna gitti değil mi?
İç sesimin saçma sözlerine gülmemek için kendimi tuttum. Benim Sarp'ın korumasına ihtiyacım mı vardı, Allah aşkına? Allah asıl beni Cenk'in gözlerinden değil, Cenk'in beni süzen o gözlerini, benim parmaklarımdan korusundu. Hiç çekinmez oyardım!
''Yok sağ olun,'' dedi utanmaz Cenk. ''Ben Işıl Hanım'ın fikrini merak etmiştim.''
Bir nebze olsun sakinleşmiş olan sinirlerim bu sözlerle tekrar hoplarken elimde tuttuğum kalemi öyle bir sıkıyordum ki, nefesi olsa şimdiye ciğerleri isyan edecekti.
''Işıl.''
Sarp'ın sesini işitmemle bakışlarımı ona çevirdim. ''Sarp Bey?''
Hassas, ama aslında düşünceli olan patronum bana anlayışlı bir bakış attı ve, ''Sen işlerine devam edebilirsin,'' dedi.
Sözlerine bir anlam veremedim. Şu an burada bulunmaktan başka bir işim yoktu.
''İşlerim?'' dedim sorarcasına.
Karşımdaki adamın ifadesi git gide sabırsız bir hal alırken, ''İşlerin,'' dedi sert bir tonda. ''Diğer işlerin.''
Kıskandı. Vallahi kıskandı. Kıs-kan-dı.
İçi bir tuhaf oldu. İç sesime kulaklarımı tıkadım, ama yine de içimde bir şeyler varlığını belli etmek istercesine haykırmaya başladı. Bir şeyler hızlandı. Bir şeyler tenimi delip geçerek dışarı fırlayacaktı sanki.
Anlam veremedim ve Cenk'e bir iyilik yaparak, ''Peki,'' diyip ayağa kalktım. En iyisi Sarp'ı dinleyerek bu odadan çıkmamdı. Zira Cenk'in sinir bozucu davranışlarına daha ne kadar sessiz kalabilirdim, bilmiyordum.
''Işıl, bakar mısın?''
Bana seslene Kaan'a döndüm. Parmağıyla yaklaşmamı işaret ettiğinde hafifçe ona doğru eğildim. ''Buyrun,'' dedim yalnız olmadığımız için hakkımdaki gerçekleri bildiğini görmezden gelerek.
Sarp'ın aksine oldukça kibar olan Kaan, ''Dosyalardan birini unuttum odamda, getirir misin?'' diye sordu. ''Sehpanın üzerinde.''
Doğrularak başımı salladım ve, ''Tamam,'' diyerek hızla odadan çıktım. Odadan çıkmamla suya geri dönmüş balık gibi kendime gelirken aslında içten içe Sarp'a teşekkür ediyordum. Beni büyük bir beladan kurtarmıştı. Ve Cenk'i!
Büyük adımlarla asansöre bindim ve bir alt kata inmek için tuşa bastım. Kaan'a ihtiyacı olduğu dosyayı vermeli, sonrada olmayan işimin başına dönmemliydim. Ama öyle ki, o odaya geri dönmektense tüm şirkete birer kahve yapabilirdim.
Bir aşağı kata ulaşmamla asansörden inerek uzun koridor boyunca ilerledim. Kaan'ın odasının Sarp'ınkinin tam altında olduğunu biliyordum. Bir gün öfkeme yenilerek Sarp'ı yerin dibine sokmaya çalışsam, Sarp toprağın altına girmek yerine Kaan'ın kucağına düşecekti.
Aradığım odaya ulaşmamla içerisinin boş olduğunu bilerek kapıyı tıklatmadan araladım. İçeri doğru bir adım atarak açtığım kapıyı ardımdan kapamıştım ki, daha o an yanıldığımı anladım.
Gözlerim git gide şüpheyle kısılırken gördüğüme bir anlam aramaya çalışıyor, ama vardığım tüm sonuçlar tehlikeyle sonuçlanıyordu. Karşımdaki adama doğru birkaç adım attım ve kıstığım gözlerle kendisinden bir cevap aradım.
''Sizin ne işiniz var burada?''
BİTTİ? Sevdiniz mi? Yorum isterim!
Sizce kimi gördü bizim kız, Kaan'ın odasında? Tahmini olanlar?