İçeriğe geç

Kelebeğin Sırrı (Sahte Bela Serisi 1)

Bölüm 13 · 16 dk okuma

Kelebeğin Sırrı (Sahte Bela Serisi 1)

Bölüm 13

Bölüm 13

Şarkı: Sezen Aksu - Şanıma İnanma

*

Öğle yemeğinden sonra oldukça kısa bir süreliğine şantiyeye geri dönmüştük. Hatta bu o kadar kısa sürmüştü ki, Sarp, arabada beklememi söyleyerek araçtan inmiş, on dakika bile geçmeden geri gelmişti. Bana ihtiyacı bile yokken beni peşinden sürüklemesi canımı sıkmış, o yokken arabasını kaçırıp uçurumdan aşağıya yuvarlamayı bile düşünmüştüm. Cidden dengesiz bir adamdı ve ben onun bu dengesizliğine daha yeni yeni alışıyorken bir de mantıksız davranışlarının ortaya çıkması işimi hiçte kolaylaştırmıyordu.

''Sarp içeride mi?''

İşittiğim sesle başımı boş boş baktığım laptop ekranından kaldırdım. Karşımda meraklı gözlerle bir karşılık bekleyen Kaan'ı görmemle yüzüme hafif bir gülümseme yerleştirdim ve başımı olumlu anlamda sallarken, ''Evet,'' dedim.

Kaan da aynı şekilde belli belirsiz baş salladı. Bir Sarp'ın kapısına, bir de bana baktı ve sonra etrafı kolaçan ederek kendini masamın karşısındaki sandalyelerden birine bıraktı. Her an bir dedikodu patlatacakmış gibi duran teyzeleri andıran bu hareketleri meraklı bir biçimde kaşlarımı havalandırmama neden olurken, ben de bakışlarımı çevremde gezdirip tekrar Kaan'a döndüm. Yüzündeki bilmiş ve bir o kadar da hoşnut ifade dikkatimden kaçmadı. Buna bir anlam aramayı sürdürmek yerine açıkça sormayı tercih ederek, ''Bir şey mi var, Kaan Bey?'' diye sordum.

İlk birkaç saniye öylece yüzüme bakmayı tercih etse de, saniyeler içerisinde ifadesi git gide gülen bir hal aldı. Tekrar Sarp'ın kapısına doğru kaçamak bir bakış attı ve bana döndü. Onun bu hareketleri içimdeki meraklıyı dışarı çıkarıp oturduğum yerde ilgiyle öne doğru eğilmeme neden olurken, bana engel olan laptopun ekranını da indirdim.

''Neler oluyor?'' diye sordum merakımı gizlemeyerek.

Kaan yine bakışlarını etrafta gezdirdi. Sonra o da masaya doğru eğildi ve fısıldayarak, ''Sarp ile öğle yemeğine çıkmışsınız,'' dedi.

Başımı sallayarak, ''Çıktık,'' diye doğruladım.

''Yemek yemişsiniz,'' dedi Kaan yine fısıldayarak.

Bir kez daha onaylayıcı bir biçimde baş salladım. Kaan'ın ne yapmaya çalıştığını anlamaya çabalarken ben de fısıldadım. ''Yedik.''

Karşımdaki adam bir kez daha başını salladı. Öyle ki, bir kelime ediyorsak, iki baş sallıyorduk!

''Güzel miydi?''

Aldığım soruyla bir an afalladım. Sorusuna bir anlam yükleyemezken, ''Ne?'' dedim şaşkınca. Saçmaladığımızın farkına vararak tekrar geriye doğru atıldım ve, ''Kaan Bey ne diyorsunuz?'' diye sordum hafif şaşkın bir tonda ve biraz huysuz bir şekilde ekledim:

''Hem biz neden fısıldaşıyoruz?''

Kaan bu sorularım karşısında oldukça eğleniyormuş gibi duruyordu. Sarp ne ise, Kaan bunun tam tersiydi. Kuzeninin aksine eğlence arıyordu.

Sandalyede oturan adam hafifçe güldü ve tekrar arkasına yaslanırken, ''Durum öyle gerektirdi,'' dedi.

Manasız açıklamasına karşın ne diyeceğimi bilemedim. Sadece başımı sallamakla yetindiğimde, Kaan içindeki dedikoducu teyzeyi henüz dışarı atamamış olacak ki, ''Sarp'ın birlikte yemek yediği ilk asistansın,'' dedi.

Bir an afallamış gibi olsam da buna inanmadım. Kaan eğlenceyi kesinlikle yanlış yerde ve yanlış biçimde arıyordu. Asistanlarının Sarp'a sıkça eşlik ettiğini duymuştum. Beni bu şekilde kandıramazdı.

''Emin misiniz?'' diye sordum kendimden emin bir tavırla. ''Asistanları Sarp Bey'e iş yemeklerinde sıkça eşlik ediyorlar diye biliyorum.''

''Doğrudur,'' dedi Kaan hiç bozuntuya vermeden. Sonra yüzünde ufak ufak bilmiş bir sırıtış yer edindi. Burada oturup bu konuya değinmesindeki amacı anlayamıyordum.

Senin anlayacağın konular değil zaten.

İç sesimin sinsice fısıldadığı kelimelere de bir anlam yükleyemedim. Son iki saattir çoğu şeyin altında yatan mantığı çözemiyordum. Ya öğlen yediğim yemekte bir şeyler vardı, ya da bugün karşı karşıya kaldığım şeylerin hepsi mantıksızdı.

Sesli bir nefes aldım. Kaan'ın karşımda oturmuş bilmece gibi konuşması ve her yeni sözüyle aklımı daha da karıştırması canımı sıkarken, daha fazla uzatmasına izin vermeyerek, ''Kaan Bey,'' dedim. Kendimi gülümsemeye zorladım ve, ''Ben ne demek istediğinizi hiç anlamıyorum,'' diye itiraf ettim.

Sözlerimin Kaan'ın daha açık konuşmasını sağlamasını umarak meraklı gözlerimle ona bakmayı sürdürdüm. O ise hâlâ hafif bir alay, biraz da bilmişlikle bakıyordu bana. Kısacası gel masanın üzerinde ne buluyorsan kafama fırlat diyordu!

Sarp'a yeterince gıcık oluyor, bari sen yapma Kaancığım.

Evet, yapma Kaancığım.

Kaan sesli bir nefes aldı. Oturduğu yerde öne doğru eğilmeden önce yine kalemliğimden bir kalem aldı ve, ''İş dışında Sarp ile yemeğe çıkan ilk asistansın,'' dedi.

Bunu da kabul etmedim. ''İş dışı değildi ki,'' diye itiraz ettim. ''Öğle arasıydı. Tekrar şantiyeye dönecektik.''

Açıklamalarım Kaan'ı mı durduracaktı, yoksa benim içimi mi rahatlatacaktı bilmiyordum. Ama acilen içimde sakinleşmesi gereken bir yanımın var olduğunun da farkındaydım. Oysa yine bilgisiz olduğum bir nokta daha vardı. Ne için ve neden dolayı sakinleşmeliydi o yanım?

''Işıl,'' diyerek dikkatimi tekrar üzerine çekti Kaan. ''İşle alakalı yemeklerini de gördük. Hiçbirinde asistanı karşısına oturmadı. Hiçbirinde Sarp...''

Sözlerinin gerisi gelmedi. Bu bastırmak istediğim merakımı güçlü kılarak daha çok körüklerken, ''Hiçbirinde ne?'' diye sordum. ''Ayrıca siz bizim ne yaptığımızı nereden biliyorsunuz?''

Kaan ise tekrar sesli bir nefes aldı ve oturduğu yerden kalktı. Üzerindeki ceketi düzeltirken bir yandan bana eğlenerek baktı ve sorularımı cevapsız bırakacağını belli ederek, ''Daha fazlasını bünyen kaldırmayacak galiba senin,'' diyip güldü.

Arkasını dönerek Sarp'ın kapısına yönelirken bir şeyler mırıldandığının farkına varsam da, dudaklarından dökülen, ''İşte bu yüzden...'' sözlerinden sonrasını işitemedim.

Az evvel karşımda oturuyor olan adam kuzeninin odasının kapısını araladı ve içeri girmeden önce son kez bana dönerek, ''Bize iki kahve lütfen,'' diyip odanın içinde kayboldu.

Geride beni ne halde bıraktığına dair en ufak bir fikri yoktu.

Bu Kaan da az değil, Defne. Bence gayette fikri var.

İç sesime göz devirdim, ama hakkını yemedim. Kaan'ın bana bunları söylemekte bir amacı vardı. Ama ne olduğunu bilmiyordum. Sarp ile iş dışı bir yemek yemiş olmama niye ikna etmek istiyordu ki beni? İçime bir şeyler salmak istediği kesindi. Ve eğer zihnime şüphe tohumları ekmekmişse amacı, kesinlikle başarmıştı. Oysa, neyin şüphesiydi ki bu?

Boşver kızım. Sen cidden anlamıyorsun bu işlerden.

Görünen oydu ki, ortada her ne dönüyorsa iç sesim ve hatta bilinçaltım gayette durumun farkındaydı. Olaya fransız kalan tek kişi bendim. Derin bir nefes aldım ve son on dakikada işittiklerimin aklımı kurcalamasına daha fazla izin vermeyerek büyük adımlarla mutfağa yöneldim.

Patronlarımın kahvelerini hazırlayarak Sarp'ın odasının yolunu tuttum. Şu an aklım boş gibi hissettirse de, Kaan'ı görmemle söyledikleri zihnime hücum edecek, bir film sahnesindeymişim gibi işittiklerim tekrar kulaklarımda yankılanacak diye korkmuyor değildim. Yine de bu düşünce bana oldukça saçma geldi. Tepsiyi tek elimle rahatça tutarak boşalan elimle kapıyı tıklattım.

İçeriden o alışık olduğum komut gelince vakit kaybetmeyerek kapıyı araladım. İçeri girdiğimde Kaan benden yana dönmezken, Sarp'ın gözleri beni buldu. Kuzeninin az evvelki isteğini işitmemiş olma ihtimalini göz önünde bulundurarak, ''Kahvelerinizi getirdim,'' diye bildirdim. Patronum olacak adam başını salladı. Adımlarımı Kaan'a doğru yönlendirerek kahvesini önündeki sehpaya bıraktığımda sanki dakikalar önce aklımı bulandıracak olan sinsi sözleri sarf eden kendisi değilmiş gibi oldukça nazik bir gülümsemeyle teşekkür etti.

''Afiyet olsun,'' diye mırıldandım ve bu kez Sarp'a yöneldim. Onun da kahvesini önüne bıraktıktan sonra, ''Başka bir isteğiniz var mıydı?'' diye sordum.

Oysa içten içe bir tuhaflık hissettim o an. Arkadaşlarım görevden göreve koşarken ben burada bu adamın isteklerinin peşinden koşuyordum ya!

Bu konuyu sindirdik sanıyordum, Defne.

''Evet,'' dedi Sarp.

Aldığım bu karşılıkla dikkatimi ondan gelecek olan sözlere verecektim ki, kapının tıklatılmasıyla Sarp'ın, ''Gir,'' diye buyurması bir oldu.

Ben elimdeki tepsiyle alışılmış pozuma girerken kapı aralandı ve içeri buradaki ilk günlerimde adının Ebru olduğunu öğrendiğim kız girdi. Yüzündeki geniş gülümseme kafası kadar olan küpelerinden daha çok dikkat çekerken podyum modunda yürüyen kız Sarp'ın masasına doğru yaklaştı. Dikkatini çeken Kaan'a selam vermeyi ihmal etmeyerek beni görmezden geldi ve elinde tuttuğu dosyayı Sarp'ın masasına bırakarak bakışlarını yüzüne çevirdi.

''Muhasebeden istediğiniz dosyalar.''

Ebru'nun bu küçük açıklamasıyla ona tek kaşımı kaldırarak baktım. Ebru'nun muhasebede çalışmadığını burada geçirdiğim son bir haftada öğrenmiştim. Muhtemelen muhasebeden gelen asıl kişiyi tutmuş ve dosyayı kendisi alıp getirmişti. Patronun ilgisini çekmeye çalışan ayaklı bir fondöten kutusuydu yani.

Ne kadar klişe.

Gözlerimi kısarak Ebru'ya bakmayı sürdürdüm. Dudaklarım da istem dışı olsa dahi birbirine yapışırken, ''Teşekkür ederim,'' dedi Sarp.

Hırçın bakışlarımı anında ona çevirdim. Bana teşekkür konusunda pek cömert davranmadığı bir gerçekti. Oysa her işine ben koşuyordum. Utanmasa yemeğini bile benim yedirmemi isteyebilirdi, hassas!

Patronun elden gidiyor, aptal! Gözlerini aç!

Firdevs Yöreoğlu moduna giren iç sesime de hakaretlerimi yağdırdım ve bakışlarımı tekrar Ebru'ya çevirdim. Nasıl da gıcıkça sırıtıyordu öyle. Bakışlarımın git gide karanlık bir hal aldığının farkına varmamla gözlerimi karşımdaki kızdan ayırmıştım ki, bu kez de eğlenerek beni izleyen Kaan ile göz göze geldim. Mahcup olmuş bir şekilde bakışlarımdaki ateşi söndürmeye çalışırken Kaan bana bilmişçe sırıttı ve sonra bakışlarını benden çekmeyerek kahvesini höpürdeterek içti. Bak geliyor tepsi!

''Başka bir isteğiniz var mı, Sarp Bey?''

Kaan'ın kıkırdayarak tekrar fincanına gömüldüğü dikkatimden kaçmazken, Ebru'nun anlam veremediğim sorusu bir kez daha kulaklarımda yankılandı. Ona bön bön baktım ve, ''O benim repliğim ama,'' diyiverdim birden.

Kontrolsüzce sarf ettiğim bu kelimelerin Kaan'ı kahvesini püskürtme noktasına getirdiğini görmemle gözlerimi kocaman açtım ve bir Sarp'a bir de Ebru'ya baktım.

Sarp'ın yüzündeki ifade yorumlanamazken, Ebru işittiklerinden pek memnun olmuş gibi durmuyordu. Çokta umurumdaydı!

''Yani,'' diyerek zoraki bir şekilde gülümsedim. ''Sen kendini yorma. Ben buradayım. Sarp Bey isteklerini buyurur şimdi bana, ben de hallederim,'' diye ekleyerek Sarp'a döndüm. ''Değil mi Sarp Bey? Siz seversiniz buyurmayı.''

Dudaklarımdan dökülen saçma sözler Sarp'ın bana garipseyen bir bakış atmasına neden oldu. Dudakları gülecekmiş gibi kıvrılacak gibi dursa da, kendine hakim oldu ve sözlerimi bozuntuya vermeyerek Ebru'ya döndü. ''Sen çıkabilirsin, Ebru,'' dedi ve bakışlarını bana çevirdi. Gözleri yüzümün her bir noktasını incelerken koyu harelerindeki ima da dikkatimden kaçmıyordu. Ebru'ya hitaben, ama bana bakarak ekledi:

''Işıl halleder tabii ki.''

Bakışlarındaki ifadeye rağmen işittiklerimden memnun olmuş bir şekilde Ebru'ya döndüm. Elimde olmadan zafer kazanmış bir edayla gülümserken Ebru moraran yüzünü gizlemek adına dudaklarına sahte bir gülüş yerleştirdi.

''Malum Işıl daha yeni. Yardımcı olayım demi...''

''Sağ ol canım. Benim yeniliğim eskidi. Gayet her şeye hakimim ben.''

Ben gülüşümden taviz vermedikçe Ebru'nun yapmacık gülüşü soluyordu. Bu beni keyiflendirirken Kaan'ın kahvesini bir kez daha höpürdetmesiyle bakışlarımı ona çevirdim. Gözlerindeki ima hiç ama hiç hoşuma gitmezken, kulaklarımı dolduran Sarp'ın sesi oldu.

''Teşekkürler, Ebru. Sen çıkabilirsin.''

Keyifle Ebru'ya döndüm. İçime ne kaçmıştı bilmiyorum, ama Ebru'yu bu hale getirmekten zevk alanın Defne olmadığı kesindi. Acaba bu ortamda kala kala Işıl olarak da yeni bir kişilik mi doğuyordu içimde?

Yok daha neler.

''Peki,'' diye mırıldandı Ebru ve kapıya yöneldi. Adımları kapıya yaklaşmıştı ki, aklıma gelen şeyle, ''Ebrucuğum,'' dedim.

Kız olduğu yerde durdu. Kapı koluna uzanmadan evvel bana doğru döndü ve yüzündeki öfkeyi sahte gülüşüyle örtmeye çalışarak, ''Evet?'' dedi.

Sinsi bir şekilde gülümsedim. Elimdeki tepsiyi ona doğru uzattım ve kendisinin konuşma tarzını taklit ederek, ''Tatlım, giderken boşları da götürür müsün?'' diye sordum masumca. ''Ben bir an önce Sarp Bey'in isteklerini not edeyim.''

Karşımdaki kızın ifadesi git gide çöktü. Bunu beklemediği her halinden belli oluyordu. Oysa yeni olan bana destek olmak isteyen kendisi değil miydi? Güya.

Gülümsemesi deprem gibi titreşirken ifadesini tekrar yakalamayı başardı. Başını olumlu anlamda salladı ve, ''Tabii,'' diyerek elimdeki tepsiye uzandı. Aceleci hareketlerle boşalan kahve fincanlarını alarak tekrar kapıya yöneldiğinde, ''Çok sağ ol canım,'' diye seslendim ardından. O ise sadece sahte bir gülüş atarak odadan çıktı.

Keyifle arkasından baktım. Sırıtışım yüzümden silinmezken yerimde kıpırdanıp duruyordum. Öyle ki, Ebru'nun çıkıp gittiği kapıya bakmak bile şu an keyif veriyordu bana. Bunu Sena'ya anlattığımda benimle gurur duyacaktı.

Sen baya baya ayak uydurdun ortama.

''Işıl, bana doğru dön de isteklerimi buyurayım.''

İşittiğim sesle yüzümdeki eğlenir ifadeye hakim olmaya çalışarak hızla Sarp'a döndüm. ''Buyurun,'' dedim ciddiyetle.

Sarp saklayamadığı alaylı ifadeyle bana bir defter ve kalem uzattı. İfadesindeyse alaydan ziyade gördükleriyle eğlenmiş bir hal de vardı. Ebru'dan o da pek haz etmiyorsa demek.

Ebru'dan pek mi haz etmiyor, yoksa senden fazlasıyla mı haz ediyor, tartışılır.

Saçmalamakta boyut atlayan iç sesime sağır olmayı seçtim ve hızla Sarp'ın elindekileri alarak not alma pozisyonuna girdim. ''Dinliyorum.''

Bu sırada Ebru'nun son ifadesi gözümün önünde canlanıp duruyordu. Sırıtmadan edemiyordum.

Patronun odasında havalı hareketler yapan insana Defne Akkaya denir.

Bu kez benim takımımı coşturan iç sesim beni adeta gıdıklarken oldukça pis bir kahkaha attım. ''Nasıl da mosmor oldu ama.''

Kaan'ın kahkahası kulaklarımı doldurdu. Dudaklarımı birbirine bastırmış, gözlerimi kocaman aralamış bir vaziyette başımı kaldırdığımda, yine sesli düşünmüş olduğumun farkına vardım.

Bunun suçlusu kesinlikle susmak bilmeyen iç sesimdi. Ona cevap yetiştirmekten oluyordu hep bunlar!

Senin aklın havadaysa benim suçum ne?

Yutkunarak bakışlarımı ağır çekimde Sarp'a çevirdim. Kızacağından, azarlayacağından falan korkacak değildim. Beni tımarhanelik sanacaktı, o olacaktı.

''Allah seni başımızdan eksik etmesin, Işıl.''

Allah akıl fikir versin asıl.

Kaan'ın sözlerine güleyim mi, ağlayayım mı, ne tepki vereyim bilemedim. Beceriksiz bir gülümsemeyle baş sallamakla yetindim.

''Işıl?''

Beklediğim ses kulaklarımı doldurduğunda başımı ağır ağır Sarp'a doğru çevirdim. Ruh hastası olduğumu düşünüyor olmalıydı. Bugün yemek esnasında oldukça düzgün bir profil çizmiş olsam da, son davranışımla muhtemelen o profilin üstünü de çizmiştim.

Her sözüme bir karşılık vermeye çalışırsan böyle olur.

Lanet iç sesim yine tarafını belli ederken Sarp'a döndüm. ''Hımm?''

''Sen istersen git biraz hava al. Binayı bir turla.''

''Öyle mi yapayım?''

Sarp başını salladı. ''Öyle yap.''

Ben de başımı salladım. ''Bence de.''

Bir an önce buradan çıkmalı, daha fazla pot kırmamalıydım. Arkamı dönerek kapıya yönelsem de, aklıma gelen şeyle tekrar Sarp'a bakmam bir oldu.

''Ama istekleriniz vardı.''

Karşımdaki adam çenesini sıvazladı. Ağır bir şekilde geriye doğru yaslandı ve sonra yüzümü yine inceledi. Bazı anlarda, daha doğrusu yine bir tuhaflık sergilediğim anlarda sıkça yapıyordu bunu. Bu ayrıntıya takılmayı reddettim ve sarf edecek olduğu sözleri bekledim.

''Önce o güzel kafandaki tilkileri bir durdur. Sonra tekrar gel.''

Güzel mi kafam?

Daha fazla pot kırmadan odadan çık. O kelimeyi başını yastığa koyduğunda bol bol hatırlatırım ben.

''Peki,'' diye mırıldanarak hızla kapıya yöneldim. Dikkat çekmedi, ama aslında yine iç sesime cevap verdim. Adımlarımı hızla mutfağa yönelttim ve kendimle baş başa bir on dakika geçirebilmeyi umdum. Bir kahve içersem muhtemelen kendime gelebilir, bugünlük daha fazla saçmalamamanın bir yolunu bulabilirdim. En kısa zamanda da bu potları kırmamanı icabına bakmalıydım.

Günün devamında Sarp ile oldukça ciddi bir şekilde geçindik. İncelemek istediği raporlarda ona saatlerce yardımcı olmuş olsam da, daha fazla saçmalığa yer vermemek adına kendime oldukça hakim oldum. Zira bugün yeterince iç sesimin kurbanı olarak bir sürü pot kırmıştım. Zincirleme potların gelmesi içinse Ebru'yu görmem yetmişti. O kıza karşı dikkatli olmam gerekiyordu.

Şirketten ayrılarak dayımın konumunu attığı restorana geldim. Ağır adımlarla ilerleyerek bir yandan da gözlerimle dayımları aradım. Akşam olmuş olmasına rağmen yaklaşmakta olan yaz nedeniyle hava yine oldukça güzeldi. Bu yüzden gözlerim dışarıdaki masalar arasında gezinirken biraz ileride gördüğüm dayımla adımlarımı onların masasına doğru yönlendirdim.

''İyi akşamlar,'' diyerek selamladım masadaki ikiliyi ve kendimi boş sandalyelerden birine bıraktım. Dayım bana menülerden birini uzatırken aynı karşılığı verdi, ''Sipariş için seni bekledik,'' diye bildirdi.

Gülümseyerek ona döndüm. ''Teşekkür ederim.''

Tercihimi aceleci bir şekilde makarnalardan birinden yana kullanırken siparişlerimizi de verdik. Bugün bol dosya bol toprak ve bol rapor arasında geçen zamanımın ardından aksiyona aç olan yanım tekrar harekete geçmişti. Öyle ki garsonun şu an önüme bıraktığı yemekten ziyade Sarp'ın etrafında dönen kaostan beslenmek istiyor, ortada rakiplerden gelen bir sorun bırakmamayı diliyordum.

Karşımdaki iki adam bir yandan yemeklerinin tadını çıkarıp bir yandan da lafın tam anlamıyla havadan sudan konuşurken bunun beni ne kadar sıktığının farkına vararak, ''Beyler,'' dedim.

Dikkatler üzerime çevrildiğinde ikisine de zoraki bir şekilde gülümseyerek ellerimi önümde salladım ve, ''Asıl konumuza mı geçsek?'' diye sordum.

Dayım bilmişçe sırıttı. Ferit Bey ise oğlunun aksine oldukça nazik bir ifade takınarak, ''Yorgunsundur diye acele etmedik,'' diye açıkladı. ''Biraz kafanı dinlemek istersin diye düşünmüştük.''

İşittiklerimle elimle geçiştirici bir harekete yaptım ve küçük bir kahkaha attım. ''Asıl ortada dönüp biten olaylar dinlendirir benim kafamı.''

Bu kez gülen kişi Ferit Bey oldu. Bana açık bir şefkatle bakarak dayıma döndü ve, ''İlhan, böyle hanım hanımcık bir kız cidden çıkıyor mu öyle zorlu görevlere?'' diye sordu.

''Hanım hanımcık? Ben?''

Dayım da duyduklarıyla karşısındaki adama yadırgayan gözlerle baktı. Parmağıyla beni işaret etti ve, ''Hanım hanımcık?'' diye sordu şaşkınca. ''Defne?''

Dayımın bu yadırgayan tavrı benim için adeta bir iltifat olurken suyumdan bir yudum aldım. ''Teşekkür ederim, dayıcığım.''

İlhan dayım arkadaşına döndü ve, ''Defne'nin üstesinden gelemeyeceği iş yok,'' dedi gururla. ''Şartlar da müsait olunca Sarp'ı koruması için en iyi adayın Defne olduğuna karar verdim.''

Müsait olan şartlardan kastının benim operasyonlar esnasında kendimi tehlikeye atma huyum olduğunu biliyordum. Bozuntuya vermedim ve dayımın övgü dolu sözlerine odaklanmakla yetindim. Bu sırada Ferit Bey masanın üzerindeki elimi babacan bir tavırla kavrayarak, ''Teşekkür ederim, kızım,'' dedi. ''Sen Sarp'ın o arabaya binmesine engel olmasaydın olacakları tahmin bile etmek istemiyorum.''

Gülümseyerek başımı salladım. Ben günün yüzde doksanını Sarp'a gıcık olmakla geçiriyor olabilirdim, ama Sarp karşımdaki bu adamın resmen canıydı. Sadece bir insanın hayatını değil, belki bir babanın aklını ve kalbini de korumuştum.

''Görevim,'' dedim sadece.

''Ve bu görev artık git gide zorlaşacak.''

Dayımın yaptığı eklemeyle başımı ona doğru çevirdim. Gözlerim şüpheli bir biçimde kısılırken, ''Bir şey mi buldunuz?'' diye sordum.

''Hayır,'' diye yanıtladı dayım huzursuz bir şekilde. ''Şoför konuştu, ama talimatları aldığı adamı kendi de tanımadığı için bize bir faydası olmadı.''

Kulaklarımı dolduran sözlerle başımı salladım. Şoför Sami paranın kokusunu almış, gerisini hiç sorgulamamıştı. Sarp'a bu kötülüğü yapan adamların ortada kanıt bırakmamak adına onu bile öldürebileceğini hesaba katamamış mıydı?

Sıkıntılı bir nefes aldım. Soru soran gözlerimi Ferit Beye çevirdim ve, ''Peki sizin bir tahmininiz var mı?'' diye sordum. ''Sarp ile özellikle uğraşan birileri,'' dedim ve düzelttim. ''Yani Sarp Bey.''

Ferit Bey yine gülümsedi. ''Rahat ol.'' Ardından derin bir nefes aldı ve, ''Geçen sene girdiği bir ihalede Sarp'ı aradan çekmek isteyen bir şirket oldu,'' diye açıkladı. ''Sarp tabii geri adım atmadı ve sonuç olarak ihaleyi kazandı. Adam bunun üzerine oğluma kafayı taktı. Bir süre baya uğraştı. Sarp bir yere teklif sunmadan önce o adam harekete geçti.''

İşittiklerim zihnimde bir resmin oluşmasına yardımcı olurken, ''Köstebek mi vardı?'' diye sordum.

''Aynen öyle,'' dedi Ferit Bey. ''Neyse ki Sarp ve Kaan bir olup çözdüler.''

''Her defasında Sarp kazanınca adam durumu yediremez hale geldi ve şimdi işi başka bir boyuta taşıdı.''

Ferit Bey onunkileri tamamlayan sözlerimle bana bilmişçe baktı ve sonra dayıma dönerek, ''İlhan, zihnimi mi okuyor bu yeğenin?'' diye sordu.

İşittiklerim gülmeme neden olurken dayım da bana bir kez daha gururla baktı ve, ''Sana tecrübeli olduğunu söylemiştim,'' dedi.

''Kim peki bu adamlar?'' diye sordum merakla.

''Senin için bir dosya hazırlattım. Evde...Akşam rahat rahat incelersin.''

Dayımın kulaklarımı dolduran kelimeleriyle başımı salladım. Evde çayımı yudumlarken düşman olarak saydığım adamlar hakkında bilgiler toplamak kesinlikle güzel olacaktı.

Keyif aldığı şeye bak be.

İç sesimi cezalandırmaya devam ederek oralı olmadım.

''Adamlar artık oğlumun canına kast ediyor, Defne. Korkarım ki Sarp kaybedene kadar durmayacaklar. Sarp'ın da kaybetmeye hiç niyeti yok.''

''Merak etmeyin, Ferit Bey,'' dedim kendimden emin bir şekilde. ''Ona hiçbir şey olmayacak.''

Dayım sesli bir nefes aldı. Bu hareketi dikkatimi tekrar ona vermeme neden oldu. Yüzündeki düşünceli ifade gözümden kaçmazken şüpheli bir şekilde gözlerini kıstı. ''Tekrar köstebek işlerine gireceklerini sanmıyorum,'' dedi.

Bu konuda ona hak veriyordum. Bir kez şanslarını denemişler ve bir süre başarılı olsalar bile sonunda kaybetmişlerdi. İkinci kez bu yola gireceklerini sanmıyordum.

''Zor olan şu ki, tehlike her yerden gelebilir.''

Anladığımı belli edercesine baş salladım ve buruk bir gülümsemeyle konuştum. ''Düşman her saniye yeni bir kılığa bürünebilir,'' dedim. ''Bulmak zor olacak.''

''Öyle,'' diye destekledi beni dayım.

Evet, bu işin kökünün nerede olduğuna dair kuvvetli bir teorimiz vardı, ama kanıt yoktu. Her işlerini başkalarına yaptırarak ortada iz bırakmazlarsa elimiz kolumuz bağlı otururduk. Suçlu olduğuna dair kanıtımız olmayan kişilere karşı da operasyon düzenleyemez, böylece köklerini yok edemezdik.

Ferit Bey bana güvendiğini belli edercesine gülümsedi. ''Lütfen gözünü dört aç. Tekrar deneyecekler... Onlar artık düşman.''

Bilmem kaçıncı kez başımı salladım. İşittiklerimin devamında aklımı kurcalayan diğer soruları ortaya serecektim ki, ardımda yankılanan tanıdık ses buna mani oldu.

''Kimmiş o düşmanlar?''

BİTTİ! Sevdiniz mi?

Kim ki o gelen? Yorum isterim, tahmin isterim. Yıldız da isterim *_*

Bölüm sonu

4 yorum