Şirketteki ikinci haftam başlarken daha rahattım. Burada olmaktan memnun olduğumu hâlâ söyleyemezdim, ki ne kadar alışırsam alışayım, muhtemelen bu şirketteki görevim hiçbir zaman favorilerim arasına giremeyecekti. Yine de geçen haftayla kıyaslayınca bugün daha bir enerjik girmiştim şirkete. Artık burayla alakalı bilmem gereken çoğu şeyi biliyor, insanları az çok tanıyordum.
Bu pazartesi yapmış olduğum ilk şey Sarp'ın kahvesini hazır etmek ve asansörden iniş saniyesiyle mutfaktan çıkış anımı tutturmaktı.
Başarmıştım.
''Günaydın, Sarp Bey,'' dedim asansörden dışarı adım atan Sarp'ı görmemle.
Dudaklarımda zafer kazanmış bir gülümseme belirirken, Sarp'ın da gözleri beni buldu. Koyu gözlerinde bir an için şaşkınlığın ağır bastığı bir karmaşa yer edindi. ''Hoş geldiniz,'' diye ekledim.
Birkaç saniye daha öylece yüzüme baktı. Araya giren hafta sonu boyunca beni görmeyince benimle geçirdiği dehşet haftanın bir kabus olduğuna inanmış, şimdi de beni görünce inanamaz hale mi gelmişti?
Neyse ki karşımdaki adamın tuhaf tavrı fazla sürmedi. Saniyeler sonra başını hafifçe salladı ve, ''Hoş buldum,'' dedi. Odasına doğru adımlamaya başlarken parmağıyla tepsideki kahveyi işaret ederek, ''Benim mi?'' diye sordu.
Göz devirmemek için direndim. Öyle şikayetçiydim ki erkenden uyanmak zorunda olmaya, kahveyi kendime yapsam fincana boşaltma gereği duymadan direkt cezveden mideme indirirdim. Bir de tepsiye yerleştirip kendi kendime servis mi edecektim?
Bu düşüncelere rağmen gülümsememin solmasına izin vermedim. Sabretme oyunuma kaldığım yerden devam edecektim. Zira geçen akşam küçükte olsa bir göreve çıkmak beni mutlu etmişti. Biliyordum ki, sorun çıkarmadığım müddetçe dayım yüzümü güldürmeye devam edecekti.
Sen uzun süre tutamazsın çeneni. Hadi hayırlısı.
Desteğini hep karşı tribünlere sunan iç sesime hakaretlerimi sunarak dikkatimi tekrar benden bir yanıt bekleyen Sarp'a verdim. ''Evet, sizin. Bu kez soğuk değil.''
Sarp bir kez daha baş salladı. Odasının kapısını açtığında ilk kez bir nezaket örneği göstererek beni eliyle önden buyur etti. Şaşırsam da bu davete icabet etmem uzun sürmedi. Büyük adımlarla odaya girdim ve Sarp da ardımdan odasına girerken kahvesini masasına bıraktım. Çalışma masasının karşısında bekleyerek yerine yerleşmesini izledim. Önce ceketini çıkartıp koltuğunun ardına astı. Sonra kendini koltuğuna bırakarak ellerini saçlarının arasıdan geçirdi. Parmakları bu kez gömleğinin kollarına kaydığında dikkatlice onu izlemeye devam ediyordum. Gömleğinin kollarını dirseklerine doğru kıvırmaya başladığında beynimin içerisinde kırmızı sirenler yanmaya başladı. Sarp'ı gereğinden dikkatli izlediğimi tam olarak idrak ettiğimde bakışlarımı kaçırdım ve elimdeki tepsiyi kafama geçirmek istedim. Ne yapıyordum ben?
Suç senin değil. Oldukça dikkat çekici bir hareket.
Dişlerimi birbirine bastırarak yutkundum. Çatılan kaşlarımsa tamamen kendimeydi. Dikkat çekici veya değil, odaklanmam gereken tek şey Sarp'ın güvenliği ve zoraki bir şekilde işleriydi.
Karşımdaki adam dikkatimi dağıtmaya nihayet bir son verdi ve ardından kahvesine uzanarak bir yudum aldı. Fincanı tabağa bırakarak ardına yaslanırken benim de burada olduğumu hatırlayabildi. Bakışlarını üzerimde hissettiğimde kendi kendime somurtmaya bir son vererek tebessüm ettim. O an yemin edebilirdim ki, Sarp'ın bakışları bir an gülüşümde takılı kaldı. Bu beni anında rahatsız ederken dudaklarımı düz bir çizgi haline getirerek bakışlarımı indirdim. Tekrar Sarp'a baktığımdaysa bunu anlamış gibi ciddi bir ifade takınmıştı. Boğazını temizledi ve, ''Bugün neler var?'' diye sordu katı bir tonda.
''Saat on bir de şantiyeye gideceksiniz. Spor salonu projesi için.''
Sarp söylediklerimle başını salladı ve, ''Başka?'' diye ekledi.
Ajanda da okuduklarım bir bir zihnimin ortasına düşerken, ''Öğle arasından sonra da Kaan Bey ile görüşmeniz var.''
Sarf ettiğim kelimeler bu kez Sarp'ın kaşlarını çatmasına neden oldu. Duyduklarına anlam veremeyen bir şekilde kaşlarını çattı ve, ''Kaan benimle görüşmek için senden randevu mu aldı?'' diye sordu bu defa.
Başımı olumlu anlamda salladım. Yadırgamakta pek haksız sayılmazdı. Sonuçta iki kuzen oldukça yakın gibiydiler. Buna rağmen Kaan gelip benden randevu almıştı. O da kuzeninin işkolikliğinden ürküyorsa demek.
''Söyle ona boş bir anımda gelsin. Boşu boşuna programımı doldurmasın.''
''Peki.''
''Sen de bir daha durduk yere randevu verme ona.''
Buyurgan sözleri karşısında kendisine ters bir bakış atmış olsam da, Sarp kahvesine odaklanmış olduğu için bunu görmedi. Elimdeki tepsi son bir haftadır olduğu gibi Sarp'ın kafasıyla buluşmak için can atıyordu. Ama ne yazık ki kendimi tutmalıydım. Üzgünüm tepsi.
''Bugün başka bir işiniz olmadığı için bir sakınca görmemiştim,'' diye açıkladım.
''Bir daha dikkat edersin.''
Bu gıcık davranışına bir anlam veremedim. İlk iki günümün aksine son zamanlarda oldukça uysal davranmış, örnek asistan rolüne bürünmüştüm. Onu sinir edecek bir şey bile yapmıyorken, neydi bu tavırları? O an cuma gecesi kafede içtiği kahveyi ona haram etmek istedim. Hakkımı helal etmiyordum işte!
Neyi helal etmiyorsun? Adam parasını ödedi.
''Ödemez olaydı!'' diye mırıldandım.
''Ne?''
Yine kontrolsüzce sesli konuştuğum için kendi kendime azarlar sıralarken Sarp'ın kaşlarını çatmış bir şekilde bana bakıyor olduğu da dikkatimden kaçmadı. Mahcup olmuş bir şekilde yüzüne baktığımda kahvesinden büyük bir yudum alarak tekrar arkasına yaslandı. Kolunu koltuğunun kenarına yaslayarak bana bilmişçe bakarken dudakları alayla yukarı doğru kıvrıldı. ''Sen ara sıra böyle bir şeyler mırıldanıyorsun. Dikkatimden kaçmıyor,'' dedi. Gözlerini kıstı ve ekledi:
''Bana küfür falan mı ediyorsun yoksa?''
Kulaklarımı dolduran kelimelerle gözlerim kocaman oldu. Dudaklarım hayretle aralanırken elimi gayriihtiyari kalbime doğru götürdüm. ''Ne münasebet, Sarp Bey?''
Sarp eğlenircesine sırıttı. ''Ne bileyim?''
Dudaklarımı birbirine bastırdım ve duruşumu dikleştirdim. Tamam, asi ve çabuk sinirlenen bir tip olabilirdim. Yer yer kendime hakim olamayıp sesli düşünüyor da olabilirdim, ki sesli düşüncelerimin yarısı iç sesime yetiştirmeye çalıştığım cevaplardı. Tüm bunlara rağmen Sarp'a seslice hakaret edecek kadar aptal değildim.
''Oradan bakınca size küfür edecek birine mi benziyorum ben?''
Neyse ki Işıl kılığındasın. Defne'ye pek inanmazdı.
Günde bir defayla sınırlı olan iç sesime katılma hakkımı kullandım ve dikkatimi Sarp'a verdim. Eğlenir hali devam ederken çenesini sıvazladı ve, ''Bilemeyeceğim,'' dedi bir kez daha. ''Sonuçta biraz...''
Gerisi gelmedi. Yüzüne baktığımda alaylı ifadesinin yerini tekrar ciddiyete bıraktığını gördüm. Başkası olsa şansını denemeye cesaret edemezdi belki. Ama ben onlar gibi değildim.
''Biraz?'' dedim sorarcasına.
Sarp bakışlarını tekrar yüzüme çevirdi ve, ''İşinin başına geç hadi,'' dedi. Buyurgan sözler olsa bile ses tonundaki tını sözlerinin bir emirden ziyade bir teşvik olduğunu ortaya seriyordu.
Bundan yüz buldum ve, ''Ama sözünüzü tamamlamadınız,'' dedim.
''Tamamladım,'' dedi. ''Hadi, işinin başına geç. Şantiyeye beraber gideceğiz.''
Utanmadan seslice ofladım. Sarp'ın yadırgayan bakışlarını üzerimde hissetsem bile umursamadım. Masasına yanaşarak boşalan fincanı aldım ve daha fazla oyalanmayarak odasını terk ettim.
Önümüzdeki iki saati pek dolu geçirdiğim söylenemezdi. Kaan'ın odasına giderek Sarp'ın söylediklerini iletmiş sonrasında düzenlenmesi gereken bazı dosyaları düzenlemiştim. Bir ara dayımla telefonda görüşmüş ve akşam kendisi ve Ferit Bey ile bir akşam yemeği için sözleşmiştim. Zira dayımın daha önce de bahsettiği gibi beni bilgilendirmek istedikleri konular ve dikkatimi vermem gereken kişiler vardı.
Bıkkın bir nefes alarak önümdeki laptopun ekranını indirmiştim ki, bunu yapmamla karşımda Sarp belirdi. Rolüme alışmış bir şekilde oturduğum yerden kalktım. ''Bir isteğiniz mi var?''
Sarp bu sorumla bana soru soran bakışlarını sundu. Ceplerine attığı ellerinden birini çıkararak kolundaki saate bir bakış attı ve, ''Sana da saate bakmanı tercih ederim,'' dedi.
Bu söylediğine uyarak ben de Sarp'ın hemen ardındaki duvarda asılı olan saate baktığımda, şantiyeye gitme vaktinin geldiğini gördüm. Hızla koltuğumun ardına astığım çantamı koluma takarak telefonumu aldım. Bakışlarımı Sarp'ın beni süzen gözlerine çevirdiğimde kaşlarımı çatarak, ''Ben hazırım,'' dedim.
Nihayet gözlerini gözlerime çevirdi ve yüzümdeki ifadenin farkına varmasıyla adını bilmediğim ifadeden sıyrılarak tekrar ciddiyete büründü. ''Gidelim o halde.''
''Gidelim,'' dedim tersçe ve Sarp'ın yerinden kımıldamasını beklemeden harekete geçerek asansöre doğru yöneldim. Hedefe ondan önce ulaşmış olmam nedeniyle o gelene kadar asansör kapıları aralanmış, beklemek zorunda kalmadan hemen ardımdan içeri girmişti. Ona dönme gereği duymadan öylece karşımda kapanan kapılara bakarken kendisinin bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. Ne diye bana bakıyordu ki bu hassas?
''Örnek bir asistan olma yolunda ilerliyorsun. Aferin.''
İşittiğim sözlerle kaşlarımı çattım. Kendime bir söz vermiş olabilirdim, ama benim sabrımın da bir sınırı vardı değil mi? Ayrıca haksızlığa hiç mi hiç tahammülüm yoktu. Beni kışkırtarak delirtip, sonra da kendisinin sinirlerini bozduğumu söyleyemezdi. Ben kendime hakim olmaya çalışırken o benim dengemi bozmak için bu kadar uğraşmamalıydı.
Elimde olmadan hışımla Sarp'a döndüm ve, ''Anlayamadım,'' dedim iğneleyici bir tonda.
O ise sırıttı. Bir haftafır doğru düzgün yüzüme bile bakmayan adam artık neredeyse bana gülümsüyordu.
''Ben gelmeden asansörü hazır ediyorsun. Takdir ettim.''
Bu sözler üzerine elbette dilime hakim olamadım. ''Sizin için hazır ettiğimi de nereden çıkardınız?''
Birkaç saniye öylece yüzüme baktı. Sonra ceplerindeki ellerini kurtardı ve parmaklarını saçlarının arasından geçirdikten sonra sesli bir nefes aldı. ''Aşağıya inecektim çünkü.''
Saçma çıkarımı karşısında ona bön bön baktım. Asansör kapıları açıldığında otopark katına ulaşmış olduğumu görmemle kendimi asansörden dışarı attım. Sarp da hemen ardımdan kendini dışarı atarken arabasının nerede olduğunu bilmediğim için onu beklemek adına yerimde durdum ve, ''Ben de aşağıya inmeliydim,'' diye hatırlattım.
Buna bir karşılık vermedi. Sonuçta zeki bir adamdı ve daha fazla konuşursa daha fazla saçmalayacağının farkındaydı. Başka birine bu sözleri etse karşısındaki çıt çıkarmaz, her ne kadar saçma şeyler söylemiş olsa da kazanan Sarp olurdu. Benimle işlerin biraz daha farklı olduğunu artık anlamalıydı.
Arabaya ulaştığımızda şöför koltuğunun yanındaki koltuğa yerleştim. Hain şöför Sami işten ani bir şekilde çıkarılmıştı. Sarp'a göre bunun nedeni Sami'nin memleketine dönmek istemesiydi. Olayın iç yüzünü elbette bilmiyordu. Diğer şöförleri harekete geçirmektense bugün arabasını kendisi kullanmayı tercih etmişti. Kullanabiliyordur inşallah.
O an dışa yansıttığım Işıl'ı, içime hapsettiğim Defne dürttü. Dudaklarıma sinsi bir gülümseme yayılırken başımı hafifçe Sarp'a doğru çevirdim ve, ''İsterseniz ben kullanabilirim,'' diye bir teklifte bulundum.
Sözlerimi yadırgamış olacak ki, arabayı çalıştırırken bana yan bir bakış attı. ''O nereden çıktı?''
''Sonuçta normalde de bir şöföre ihtiyaç duyuyorsunuz.''
Dudaklarımdan dökülen kelimelerin ardından bilmiş gülüşü dikkatimden kaçmadı. Gözlerim ondan gelecek olan herhangi bir sözün beklentisine girerek yüzünü incelerken alayla tısladı ve, ''Şöföre ihtiyaç duymuyorum,'' dedi.
''Emin misiniz?''
Arabayı otoparktan çıkarıp yola koyulurken bana kaçamak bir bakış attı ve, ''İhtiyacım olduğundan işe almıyorum o şöförleri,'' diye açıkladı. ''Onların ihtiyacı olduğu için alıyorum. İşsiz insanlar için fırsat oluşturmak adına.''
İşittiklerim hoşuma gitti. Kulaklarımı dolduran sözlerle dudaklarım memnuniyet dolu bir gülüş tarafından ele geçirilirken Sarp'ın hareketini takdir ettim. Bilip bilmeden ön yargıyla yanaşmanın sonunu görüyordum. Egosundan ya da işini başkalarına yaptırmaya meraklı olduğundan değildi yaptığı bazı şeyler. Aksine hiç tanımadığı insanları bile düşündüğündendi.
Hassas damgası yapıştırdığın adama dön bir bak.
''Güzel düşünce,'' diye itiraf ettim ve kıkırdamadan edemedim. ''Bana da kapak oldu.''
Sessizce güldü. Nedendir bilmem, ama keyiflenerek önüme döndüm.
Yolun devamında bana spor salonu projesinden bahsetti. Olaya fransız kalmak istemediğim için anlattıklarını dikkatle dinledim. Şantiyeye ulaştığımızdaysa işimiz bir saate yakın sürdü. Dışarı çıktığımızda saatime bir bakış atarak öğle arasına on dakika kaldığını gördüm. Bu sabah kahvaltı yapmamayı seçerek yarım saat fazla uyumayı tercih ettiğim için oldukça acıkmıştım. Sena'ya katılıp bir şeyler yemeliydim.
Sarp arabasına doğru ilerlerken, ''Ben burada ayrılabilir miyim?'' diye sorarak dikkatini üzerime çektim. Sesimi işitmesiyle olduğu yerde durarak bana doğru döndü. Tek kaşını soru sorarcasına kaldırdı ve soruma soruyla karşılık verdi. ''Nereye?''
''Öğle arası vakti geldi,'' diye açıkladım. ''Sena ile yemek yiyeceğim.''
Sözlerimle bir an düşünceli bir hale büründü. Buna rağmen kaşları sanki kendisine hakaret etmişim gibi çatıldı. Başını belli belirsiz salladı ve, ''Sözleşmiş miydiniz?'' diye sordu bu defa.
''Hayır. Arayacağım şimdi.''
''O halde sen de benimle gel,'' dedi birden. ''Ben de yemek yiyeceğim. Başka zaman katılırsın Sena'ya.''
Kulaklarımı dolduranlara bir anlam veremedim. Ne diye benim planımı bozuyordu ki? Alt tarafı yemek yiyecekti. Görüşmesi yoktu ve bu durumda benim ona eşlik etmemi gerektirecek bir durum da yoktu.
''Ama...'' diyerek itiraz edecektim ki, ''Yemekten sonra tekrar buraya geleceğiz,'' dedi. ''Direkt benimle geri dönersin işte. Vakit kaybetmeyiz.''
Yine de işittiklerim mantıklı gelmedi. ''Buradaki işimiz bitti sanıyordum.''
''Bitmedi.''
''Hazır buradayken bitirelim o halde,'' diye direttim. Garipseyen bakışlarımıysa karşımdaki adamdan esirgemiyordum.
Sarp sabrı taşmış gibi sesli bir nefes aldı. Gözlerini yumup açtı ve adımlarını arabasına doğru yöneltti. Hiçbir şey dememiş olması beni de öfkelendirirken birkaç adımla peşinden gittim ve, ''Sarp Bey,'' dedim. ''Nereye?''
Şöför koltuğunun kapısını açmadan önce bana döndü. ''Bin şu arabaya. Acıktım.''
''Yemek ye o zaman gerizekalı!''
Kendi kendime mırıldandığım sözleri tabii ki duymadı. Sarp çoktan arabaya binmişti. Sırf onu sinir etmek için küçük adımlarla arabanın arkasından dolanmaya koyuldum. Ne kadar gıcık olursam olayım içimde meraklı bir yanım vardı. Onunla geçireceğim o bir saatte belki hakkında bir şeyler öğrenebilirdim. Sonuçta kim istemezdi ki yanında çalıştığı adamın neyin nesi olduğunu öğrenmeyi? Bunu geçtim, başka bir yerde çalıştığım takdirde de keyfime uymuyor diye patronuma karşı gelme lüksüm olmayacaktı. Bu yüzden uslanmak bilmeyen asi yanımı değil de, mantıklı ve olgun yanımı dinleyerek araçın kapısını açıp koltuğa yerleştim.
Emniyet kemerimi bağladım ve bugün düz taşımayı seçtiğim saçlarımı omuzlarımdan geriye doğru atarak üzerimdeki çiçekli elbiseyi çekiştirdim. Sarp yerleştiğimden emin olmak adına bana bir bakış attı ve sonra yola koyuldu.
Yerleştiğinden emin olmak için baktığını nereden biliyorsun? Güzele bakmak sevaptır, derler.
İltifat ederken bile bir şekilde canımı sıkacak şeyler söylemeyi başaran iç sesime dil çıkararak bir kez daha dilime hakim olamadım. ''Güzelce söyleyebilirdiniz. Hemen kızıyorsunuz.''
Sarp'ın alaylı tıslayışı kulaklarımı doldurunca gözlerimi ona doğru çevirdim. O ise dikkatini yola vermişti. ''Güzellikle söyleyince de anlayacağından şüpheliyim.''
''Denemiyorsunuz ki!'' dedim suçlayıcı bir tonda.
Kırmızı ışıkta durduğumuzda koyu gözlerini bana çevirmeye tenezzül ederek, ''Ne yapacağımı sana mı soracağım?'' diye sordu.
''Sorsanız da cevap vermem!''
Sözlerimle bir an afalladı. Şaşkınlığı gözlerinden okunurken bunun nedenini tahmin edebiliyordum. Bugüne kadar onunla bu derece inatlaşan bir asistanı olmadığından adım gibi emindim. Bense inatlaşmakla da kalmıyor, kendimi kaybedip çocuklaşıyordum. Ama ne yapabilirdim ki? Zaten kendi kişiliğimi yeterince bastırmaya çalışıyorken ara sıra patlak vermem normaldi.
Ara sıra mı?
''Senin o dilin fazla uzun,'' dedi Sarp suçlayıcı bir tonda. ''Babama güveniyorsun değil mi?''
''Ben sadece kendime güvenirim!''
''Onun da farkındayım.''
Sinirden diyecek bir şey bulamadım. Kendi davranışlarım bile bazen öyle birbiriyle çelişiyordu ki, iki dengesizi bir araya getirdikleri için dayım ve Ferit Beye kızmadan edemiyordum. Daha on dakika önce patronuma karşı gelmiş olmamak için binmemiş miydim ben bu arabaya? O zaman ne diye dilimdeki zehiri akıtıyordum ki şimdi?
Derin bir nefes alarak arkama yaslandım. Kollarımı önümde bağlamak istesem de alıngan bir duruş sergilemek istemediğim için bundan kaçındım. Sarp'dan da herhangi bir söz gelmedi. İkimiz de akıllıyı oynamayı seçerek sustuk. Yine de bu sessizliğin sonucu ne olur bilmiyordum. Affet beni dayı. Yeğenin her an kovulabilir!
Dakikalar sonra Sarp arabayı şık bir restoranın önünde durdurduğunda arabadan indik. Bugün ikinci kez yaptığı üzere nezaket göstererek önden yürüyüp oturacak bir yer seçmemi bekledi. Hava oldukça güzel olduğu için dışarıda oturmayı seçerek etrafı fazla kalabalık olmayan masalardan birine yöneldim. İkimiz de yerimize yerleştiğimizde garsonun menüleri getirmesi de uzun sürmedi.
''Ben seçtim,'' dedi Sarp birkaç dakika sonra. ''Sen hangi salatayı alıyorsun?''
Sözlerine bir anlam veremeyerek henüz açık olan menünün üzerinden ona baktım. Tek kaşımı havalandırarak, ''Salata?'' diye mırıldandım sorarcasına.
Sarp elindeki menüyü kaparak masanın kenarına koydu ve sonra bana bilmiş bir bakış attı. ''Formunuzu korumak için otla beslenmiyor musunuz siz?''
İşittiklerimle ona hayretle baktım. Ben de menüyü kapayarak kenara bıraktım. İçimde hafiften filizlenen öfkeyle ona anlam veremeyen gözlerle baktım ve, ''Neden otla besleneyim?'' diye sordum huysuzca. ''İnek miyim ben?''
Dudaklarımdan dökülenler karşımdaki adamın hafif afallatmış, ama bir o kadar da eğlenircesine sırıtmasına neden oldu. Beni sinir etmekten zevk alıyor gibi bir hali vardı. Bunaysa hiç mi hiç anlam veremiyordum. Ben kendime hakim olmaya çalışıp, bunu çok şükür ki başardıkça, o niye beni kışkırtıyordu ki?
''Estağfurullah,'' dedi Sarp. ''Öyle demek istemedim.''
Sesli bir nefes alarak bakışlarımı etrafta gezdirmeye başladım. Az daha Sarp'ın keyifli yüzüne bakarsam tuzluğu alıp sırıtan ağzını tıkayacaktım!
Garson geldiğinde ikimiz de siparişlerimizi verdik. Saatime kaçamak ve bir o kadar da sabırsız bir bakış attım. Yemekten sonra şantiyeye gideceğimizi söylemişti ve bu da demek oluyordu ki daha en az iki saatim Sarp ile geçecektik. Kendisini o spor salonunun altına gömmesem iyiydi.
Ben bakışlarımı özenle Sarp'a doğru çevirmesem bile onun beni süzen bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. Tanışırken bile yüzüme bakma nezaketini göstermeyen bu adam, şimdi ne diye boş bulduğu her an bana bakıp duruyordu? Tekrar sesli ve bir o kadar da bıkkın bir nefes aldım.
''Ne oldu?'' diye sordu. Elbette hareketim dikkatinden kaçmamıştı.
Ona doğru dönerek öfkeden uzak, düz bir bakış atmaya gayret ettim. Onun dudaklarındaysa o eğlenir ifade hafif de olsa varlığını koruyordu. Kendime bir kez daha hakim olamayarak, ''Açım, aç!'' dedim. Ardındansa gülmeden edemeyerek utangaç bir şekilde ellerimi yüzüme örttüm. Dirseklerim masaya yaslanırken bir süre öyle kalarak Sarp'a bakmadım. Utandığımdan değildi bu halim. Sadece aramızda oluşmakta olan tuhaf bir ilişki vardı. Bir an birbirinden oldukça uzak patron ve asistan olurken, iki dakika sonra karşılıklı gülebiliyorduk. Sanırım kendini tutamayıp aklından geçeni söyleyen yanımın bu durumda büyük bir payı vardı.
''Kolyende ne yazıyor?''
Kulaklarımı dolduran soruyla ellerimi yüzümden çekerek sırıtmı sandayleye yasladım. Sarp'ın dikkatle baktığım kolyeme doğru gülümsedim ve, ''I ve A,'' dedim.
Sarp gözlerini bana çevirdi. Kaşları birden çatılırken, ''I, Işıl sanırım,'' dedi ve duraksadı. Yüzündeki ifade ağır ağır ciddi bir hal alırken, ''A?'' diye mırıldandı sorarcasına. ''Erkek arkadaşın mı?''
Ona garipseyen gözlerle baktım. Dudaklarımı büzerek başımı sağa sola salladım ve, ''Mantıklı,'' dedim. ''Ama hayır.''
Mantıklı mı? Hangi erkek katlanır ki sana?
İç sesimi yine ustalıkla duymazdan gelerek kolyemi kavradım ve gülümserken açıkladım:
''Irmak ve Ayhan. Anne ve babamın isimlerinin baş harfleri.''
Yüzündeki katı ifade git gide yumuşarken başını anladığını belli ederek salladı. Sonra gözlerini düşünceli bir biçimde kısarak, ''Ayhan Özalp,'' diye mırıldandı. ''Daha önce hiç duymadım. Ne işle meşgul baban?''
Soy adı Özalp değil. Ondandır.
Babamın görünürde bilinen işine değinerek, ''Araba galerileri vardı,'' dedim ve o galerilerin babamın yokluğuna rağmen varlıklarını koruduklarını hatırlayarak, ''Yani var,'' diye düzelttim. ''Aynı sektörde değilsiniz sonuçta. Tanımazsınız büyük bir ihtimalle.''
Sarp bu sözlerime pek anlam verememiş gibi baktı bana. Babamın kaybını bilmiyordu ve ondan bunu saklamak şu an bana oldukça yanlış geliyordu. Bir gün bir yerde açık vermektense, bu konuda dürüst olmak daha mantıklıydı. Artık alışmış olsam bile burukça gülümsedim ve, ''Babamı kaybettik,'' dedim.
Yüzünde anında mahcup bir ifade belirdi. Rahatızca yerinde kıpırdandı ve, ''Başın sağ olsun,'' dedi. ''Ben bilmiyordum. Afedersin.''
''Nereden bileceksiniz ki? Önemli değil.''
O da benim gibi hafifçe gülümsedi. Aynı şekilde karşılık vererek beni incitmediğini göstermek istedim. Bilmediği bir şeyi didiklediği için onu suçlayacak değildim. Büyük bir kayıp yaşayan tek insan da ben değildim.
Saniyeler içerisinde gözleri yine düşünceli bir şekilde kısıldığında merakla ona baktım.
''Baban rica etmemiş miydi babama bizimle çalışmanı?''
Hadi bakalım Defne Hanım. Açıklayın.
Hiç bozuntuya vermedim ve, ''Dayımdı o,'' dedim. ''Ferit Bey ile beni, babamın tanıştırdığından bahsetmiştim. Onunla karıştırdınız sanırım.''
Sarp ikna olmuş bir şekilde baş salladı ve, ''Doğru,'' dedi. ''Dayını tanıyor muyum?''
İnşallah tanımıyorsundur!
Mucizevi bir şekilde bugün iç sesime ikinci kez hak verdim. Sarp dayımı tanıyorsa, babamı da aslında tanıyor olabilirdi. Böylece babamın asıl soy adını biliyor olup benim de asıl kimliğimi ortaya çıkarabilirdi.
Huzursuzca yerimde kıpırdanarak verecek mantıklı bir cevap arıyordum ki, yemeklerimizi getiren garson imdatıma yetişti. Tabağımı önüme bırakan garsona coşkuyla teşekkür ettiğimde kız aynı şekilde karşılık verdi. İkimize de birer bakış atarak, ''Başka bir isteğiniz var mıydı?'' diye sorduğunda, ''Evet,'' dedi Sarp. ''Soğuk çay yetmez. Hanımefendiye su da getirin lütfen.''
Kız başını sallayıp yanımızdan ayrılırken, ''Ne kadar da düşüncelisiniz,'' diye mırıldandım iğneleyici bir tonda.
''Canavar değilim,'' dedi Sarp da ben kadar imalı bir şekilde. Ama soruları henüz bitmemiş olacak ki, benimle geçireceği şu bir saati değerlendirmeye yemin etmiş gibi ortaya yeni bir soru attı:
''Kendin işletme okuduysan ne işin var benim yanımda? Galeriye bak.''
Bakıyorum zaten. Dayıma yardım ediyorum. Ara sıra galeriyi işletiyorum. Kafe işletiyorum. Bir de seni.
Sorusuna takılmak yerine işletme mezunu olduğumu nereden bildiğine takıldım. Bunu bakışlarımla da belli etmiş olacağım ki, ''Babam senden bahsettiğinde dosyana göz atmıştım,'' diye açıkladı. ''Daha yeni mezun olmuş sayılırsın.''
Doğum tarihimin de sahte olduğunu göz önünde bulundurursak Sarp'ın gözünde muhtemelen henüz yirmi üçünde, çalışma konusunda oldukça tecrübesiz bir kızdım. Otla doyduğumu düşünüyor olmasına şaşmamak lazımdı!
Başımı sallayarak az evvelki sorusunu cevapladım. ''Tecrübe edinmem için böylesini uygun gördüler.''
Takdir edercesine başını salladığında suyumu getiren kıza tekrar teşekkür ettim. Su yerine soğuk çayıma uzanırken, ''Demek ailenin sözünü dinliyorsun,'' dedi Sarp arkasına yaslanıp baş sallayarak. Sonra yine keyifle sırıtarak ekledi:
''Başına buyruk bir tipe benziyorsun oysa.''
Tebessüm ettim. Görüntü yanıltır, demek istedim, ama haksız değildi. Doğru bir noktaya parmak basmıştı.
''Öyleyim,'' diye doğruladım ve bilmişçe tebessüm ettim. ''Ama aptal da değilim... Onlar benden daha tecrübeli. İlla kendi sözümü geçireceğim diyerek kendi bildiğimi okuyup hatalar yapabilir, hatalarımdan ders çıkarabilirim... Ama hata yapıp ders çıkarmakla niye vakit kaybedeyim?'' diye sorarak kısa bir anlığına duraksadım.
Gözlerini hafifçe kısmış, ilgiyle ve düşünceli bir şekilde beni dinlediğini görmemle ekledim. ''Yol gösteren varken bunun kıymetini bilmek lazım bence.''
Konunun dönüp dolaşıp babama gelmesinden kaçınmak istermiş gibi anlayışla baş salladı ve, ''Dilin uzun ama akıllı bir kızsın,'' dedi.
Çok sağ ol ya.
Bu sözüne ters bir karşılık vermek yerine sırıttım ve, ''İtiraf edin,'' dedim. ''Beni bu yüzden hâlâ kovmadınız.''
Gülerek baş salladı ve, ''İtiraf edeyim,'' dedi. ''Söylediklerimi yerine getirmekle kalmayıp benimle birlikte kafa patlatan ilk asistanımsın.''
İşittiklerimle masadaki peçeteyi alıp gözlerime götürdüm. Sarp kaşlarını çatarak, ''Ne oldu?'' diye sorduğunda, ''Gözüme nezaketiniz kaçtı,'' dedim.
Bana bön bön baktı. Ciddi kalmaya çalışsa da zorlanıyor gibiydi. Boğazını temizledi ve masadaki suyu işaret ederek, ''Su iç,'' diye buyurdu.
''Emredersiniz,'' diyerek suya uzandım.
''Ederim,'' dedi. Kızmadım, öfkelenmedim.
Zira gülmemek için titreşen dudakları dikkatimden kaçmamıştı.
BİTTİ! Sevdiniz mi? Yorum isterim.
İletişim için İnstagram hesabım: seymaendless
Birkaç güne yeni bölümde görüşmek üzere inşallah. Sevgilerimle trong>
