Tıpkı on gün evvel aldığım kara haber öncesi yaptığım gibi dayımın odasına doğru ilerliyordum. Tek bir farkla. O gün ne kadar kendimden eminsem, şimdi bir o kadar yerin dibine girmek istiyordum. Geride bıraktığım son beş gün içerisinde karakteristik bir değişime uğradığımdan değildi bu, hayır. Sadece elbise dolabıma yabancı maddeler sızmış, ben pek istemesem de Defne iken Işıl oluvermiştim! Şimdiyse görmezden gelinemez bir parçası olduğum bu binanın içerisinde ilerlerken, insanların garipseyen bakışlarını üzerimde hissedebiliyorum. Zira hiçbiri beni bu kadar süslenmiş püslenmiş bir halde görmemişti. Alt tarafı görevimin getirisi olan bir tarz değişikliği olsa bile, bu benim için neredeyse utanç vericiydi.
Abartma, Defne. Sonunda güzelleştin.
İç sesimin iltifat görünümlü hakaretine içten içe göz devirerek dayımın odasına ulaştım. Elim kapı koluna giderken biraz ilerideki masada oturan Çisem'e soru soran gözlerle baktım. Bakışlarımı yakaladığında, ''Seni bekliyor,'' dedi. Başımı olumlu anlamda salladım ve kapıyı hafifçe tıklattıktan sonra aralayarak içeri girdim.
Odanın içerisine adım attığımda dayımın sıkça olduğu gibi masasının ardında oturmakta olduğunu gördüm. Beni fark etmesiyle yüzündeki ifade memnuniyetini gözler önüne sererken, ben de sırıtmadan edemedim. Buraya ödülümü almaya gelmiştim.
Dün araziye bakarken olumsuz bir şey olmamıştı. Tetikte bekleyerek kara kapüşonludan bir atak beklesem de yanılmıştım. Her şey oldukça sakin geçmiş, kazasız belasız şirkete geri dönmüştük. Akşamında Sarp'lar evlerinde yeni ortaklarını ağırlamış ve bugün ikna ettikleri adamlarla imzaları atmışlardı. Haftanın sonlanmasıyla ben de dayıma olan sözümü tutmuş, ilk haftamı sorunsuz bitirmiştim. Şimdi sıra dayımdaydı.
''Seni tebrik ederim,'' dedi dayım aramızdaki sessizliği bozarak.
İşittiklerim yan bir şekilde gülümsememe neden olsa da, başımı belli belirsiz salladım ve, ''Bunu zorlu görevlerden sonra duymaya alışmışım,'' dedim. ''Ortada tebrik edecek bir şey yok sanki. Öyle hissettiriyor.''
Bu küçük itirafım dayımın küçük bir kahkaha atmasına neden oldu. Buna anlam veremeyerek kaşlarımı kaldırdığımda, ''Seni iyi tanıyorum,'' dedi dayım. ''Tüm gününü şirkette geçirmek bedenen zor bir şey değil senin için, ama ruhen zorlandığını biliyorum.''
Kulaklarımı dolduran ve kulağa neredeyse dramatik gelen sözlerdeki doğruluk payını şimdilik yok sayarak elimi oyuncu bir şekilde kalbime götürdüm. ''Acı çekiyorum.''
''Farkındayım.''
Bakışlarımı tekrar dayıma çevirdim. Öne doğru eğilerek dirseklerimi dizlerime yasladım ve, ''Acım dinecek mi?'' diye sordum fısıldayarak.
Dayım bu kez sesli bir kahkaha attı. Ben de ona eşlik ederken küçük oyunumuzu sonlandıran dayım oldu ve çekmecesine uzanarak içerisinden çıkardığı fotoğrafı bana doğru uzattı. Elime aldığım fotoğraftaki kıza baktım. Soru soran gözlerimi tekrar dayımla buluşturduğumda, ''Kaçırıldı,'' diye açıkladı.
''Kurtaracağız,'' diye devam ettirdim.
''Aynen öyle.''
''Günlerdir kurtaramadınız mı?'' diye sordum merakla. Zira dayım bana bir kıyağı olacağından bahsedeli iki gün olmuştu. Bu kız muhtemelen iki veya üç gündür ortada yoktu. Yerini biliyordu, harekete geçileceği kararını da vermiş, ama bunu henüz yapmamış mıydı?
Sorum dayımın bana bilmişçe bakmasına neden olurken kollarını masasına yerleştirerek tıpkı ben gibi öne doğru eğildi. ''Biz rastgele iş yapıyor muyuz, Defne?'' diye sordu. ''Önce nerede ve kaç kişi tarafından tutulduğuna dair derin bir araştırma yaptık. Yapalım ki, nasıl hareket edeceğimizi bilelim, değil mi?''
Art arda sıralanan bu sözlerin her zaman böyle olduğunu biliyordum. Sadece bir anlığına beynim durmuş olmalıydı. Bunu kendi lehime kullandım ve arkama yaslanırken, ''İşte buradan uzak kalınca unutmuşum demek,'' dedim. ''Sonuçta zihnim artık başka bilgilerin istilası altında.''
''Abartma.''
Ellerimi teslim olurcasına havaya kaldırdım ve tekrar öne doğru atılarak, ''Bu gece mi?'' diye sordum.
Dayım başını olumlu anlamda salladı.
''Kimlerle?''
''Miray, Cem, Güney ve sen.''
Güney gereksizinin de bu akşamki ekibin bir parçası olduğu gerçeğini yok saymaya çalıştım. Dişlerimi birbirine bastırarak sesli bir nefes aldım ve kendimi sakin kalmaya zorlayarak diğer bir ayrıntıya takıldım.
''Sadece dört kişi mi?''
Dayım bir kez daha baş sallasa da, bu kez sözlü bir yanıt da vererek, ''Kızın başında üç kişi var,'' diye açıkladı. ''Eğitimli adamlar değil, sıradan boş gezen adamların eline para verip kaçırtmışlar kızı.''
Anladığımı belirtircesine baş salladım. ''Yine rakip meseleleri mi?''
''Aynen. Adamlar silahlı da değiller. Yani gideceksiniz sessiz sedasız alıp geleceksiniz kızı.''
Yumrukların yeterli olacağı bir iş olacaktı. Bu beni bir nevi hayal kırıklığına uğratsa da, buna da şükretmem gerektiğinin farkındaydım. Zira şirkette şimdiye dek en büyük aksiyon Sarp'ın şöförünü pataklamak olmuştu. Bunun dışında son bir haftadaki en heyecan verici olay Sarp'ın kahvesiyle geliş vaktini tutturmaktı!
Çok heyecanlıymış cidden.
''Aklını kurcalayan bir soru?'' dedi dayım soru soran bir tonda.
''Hayır,'' diye mırıldandım. Şu an üzümü yiyip bağını sormamayı daha uygun görüyordum. Boş geçen son beş günün ardından kendimi ilk kez tekrar hayatta gibi hissedecektim.
Yine abarttın.
Tamam iç ses. Bu kez sen haklısın.
''O halde git eve biraz dinlen. Dokuzda orada olacak şekilde çıkacaksınız.''
''Peki,'' diyerek oturduğum yerden kalktım. Masanın etrafında dolanarak dayıma yanaştım ve kollarımı boynuna dolayarak, ''Teşekkür ederim,'' dedim.
''İşte söz dinlemezsen böyle olur,'' dedi dayım elini elimin üzerine koyarken. Yüzüne bakmasam da sırıttığını görebiliyordum. ''Böyle asıl görevine kavuşunca bile teşekkür edersin.''
Geri çekildim. Dayıma dik dik baksam da, o benim bu halime eğleniyor olduğunu gizlemiyordu. ''Niye böyle diyorsun ki şimdi?'' diye söylendim. ''Aşk olsun.''
Dayım bana alayla bakmayı sürdürdü. ''Hadi hadi,'' dedi. ''Alınmadığını biliyorum.''
Sırıttım. Parmağımı dayıma doğru sallayarak, ''Beni çok iyi tanıyorsun, dostum,'' dedim ve ardından bir kahkaha atarak, geride aynı şekilde gülen dayımı bırakıp odasından çıktım. Kafamın içi Defne olsa da, bir an önce görüntümü de Defne'ye çevirmeliydim.
Saatler sonra biraz istirahat etmiş ve görevim için hazırlanmıştım. Kızı tuttukları kulübenin önüne geldiğimizde bizden diğer iki kişiyle buluşmuştuk.
''Üç kişiler değil mi?'' diye sordu Cem. ''Gelen olmadı?''
''Hayır,'' diye yanıtladı kulübeyi gözetleyen Cüneyt. ''Günlerdir o üç kişi dışında girip çıkan olmadı. Şu an hepsi burada.''
İşittiklerimize karşılık olarak başımızı salladık. Planımız basitti. Cem, Güney ve ben içerideki adamlarla ilgilenecek, Miray ise kızı kurtarıp güvenli bir şekilde araça ulaştıracaktı.
Kulübeyi gözeten diğer iki arkadaşımızla vedalaştık ve bakışlarımızı ilerideki küçük yapıya çevirdik.
''Herkes ne yapacağını biliyor, değil mi?'' diye sordu Güney. Gereksiz yere lideri oynamayı severdi.
''Biliyoruz,'' diye mırıldandı Miray ters bir tonda. Güney'in yersiz havasından tek rahatsız olan ben değildim.
Ben ise ofladım. Bakışlar bana döndüğündeyse hepsine birer bakış attım ve, ''Yumruklar yetecek içeride,'' diyerek son hareketimi açıkladım. ''Adamlar eğitimsiz zaten, tek yumrukla serilir hepsi yere.'' Buna da şükürdü, ama ben daha vurdulu kırdılı bir görev beklemiştim ya!
Cem beni desteklercesine başını salladı. Yüzündeki sırıtış dikkatimden kaçmamıştı. Hepimiz aksiyonu seviyorduk. Bu bir gerçekti. Elbette küçük görevleri de halledenler olmalıydı, ama kalabalık ekiple çıkılan ve silah gerektiren operasyonlar daima favorimizdi. Topumuz deliydi.
''Nerede bu işin eğlencesi?'' diye sordu Cem.
''Aynen,'' dedi Miray.
Arkadaşlarımın da benimle hemfikir oluşu beni gülümsetti. Dışarıdan bakınca birbirimize karşı soğuk gibi dursak da, birbirimize karşı olan sessizliğimiz kelimelere ihtiyaç duymadan anlaşıyor oluşumuzdan kaynaklanıyordu.
''Yumruk atmak bize yetmez, doğru,'' dedi Güney ve sonra alaylı bakışlarını bana çevirdi. ''Ama senin için bu bile fazla gelebilir.''
Bedenimi ona doğru çevirdim. Ters bakışlarım tipsiz suratında gezinirken, ''O ne demek?'' diye sordum huysuzca.
Güney da bana doğru döndü ve, ''Sen alışmışsındır tabii öyle çıtı pıtı hallerle şirketlerde gezinmeye,'' dedi. ''Formdan düşmüş olma.''
Asabice güldüm. Başımı belli belirsiz salladım. ''Şu içerideki kızı alalım, ben gösteririm sana formdan düşmüş müyüm, düşmemiş miyim?''
Karşımdaki gerizekalı sırıtmaya devam etti. Bu adamın benimle ne derdi vardı da bu kadar uğraşıp, canımı sıkmak için üstün bir çaba sarf ediyordu bilmiyordum. Ona hiçbir zararım dokunmamıştı. Kurucu aileden olmamdan rahatsız olduğunu söyleyenler olsa da, buna da anlam veremiyordum. Burada olmak benim hakkımdı ve eğer bundan rahatsız oluyorsa aramızda olmak zorunda değildi.
Derin bir nefes aldım. Güney ile daha fazla uğraşmak istemiyordum. Ona olan öfkemi içime attım. İçeride kendisine olan öfkemi adamlardan birinden çıkarabilirdim. Benim gibi siyahları kuşanmış olan arkadaşlarıma döndüm ve, ''Giriyor muyuz artık?'' diye sordum.
Cem ve Miray baş salladılar. Güney'i yok sayamayacağım için ona da bir bakış attığımda, ''Girelim,'' dedi. Ağır adımlarla kulübeye doğru yanaşırken planımız kapıyı aniden kırıp içeri dalmaktı. Zira sadece bir pencere vardı ve oradan kaçmaları biz varken imkansızdı. Miray bir adım geride duracak ve biz adamlara saldırdıktan sonra kızı almak için içeri girecekti.
Kapıya ulaştığımızda Cem hepimize birer bakış attı. O da en az ben kadar eğleniyordu. Miray bir adım gerilerken, ''Hazır mıyız?'' diye sordu Cem. Sırıtarak kapıyı işaret ettim ve kapıyı rahatça kırabilmesi için yana çekildim.
Cem derin bir nefes aldı ve kapıya doğru bir tekme savurarak tahta kapının aralanmasına neden oldu. Hemen ardından içeri daldığında duyduğum çığlık sesiyle ben de onu takip ettim.
''Biz geldik,'' dedim melodik bir sesle.
Sandalyeye bağlanmış, gözleri yaşlı kızı görsem de dikkatimi adamlardan boşta kalana verdim. Zira Cem ve Güney çoktan diğerlerinin üstüne atılmışlardı bile. Üzerine doğru yürüdüğüm adam ne yapacağımı anlamış gibi ellerini kaldırarak, ''Yaklaşma,'' dedi.
Güldüm. Diğer iki arkadaşımı işaret ettim ve, ''Olmaz,'' dedim. ''Ben senin hakkından gelmezsem alay konusu olurum,'' diyerek ona doğru atıldım ve yumruğumu yüzüne geçirdim. Benden böyle bir hamle beklemiyordu. Kısa bir anlığına afallasa da, yumruğum ona cesaret vermiş gibi o da bana doğru atılarak yumruk yaptığı elini bana doğru savurdu. Yana doğru hafifçe sıçrayarak yumruğundan kurtuldum ve hayal kırıklığına uğramış bir şekilde yüzüne baktım.
''Bu kadar mı yani?''
Adam gözlerini hayretle araladı. Bana karşı pek bir şansı olmadığını anlamış olacak ki gözlerinde hafif bir endişe yer edindi. ''Deli misin kızım sen?''
''Evet,'' dedim gülerek.
Karşımdaki adam bir kez daha bana doğru atıldı. Lakin o kadar düşüncesiz hareketler yapıyordu ki, onu omuzlarından geriye doğru itmekte hiç zorlanmadım. Sırtını ardındaki duvara vurduğunda ona doğru bir adım attım. Bu adamı saniyeler içerisinde dizleri üzerine düşürüp elini kolunu bağlamak hiçte zor değildi benim için, ama öyle sıkılmıştım ki son zamanlarda, resmen adam kendini savunsun, beni uğraştırsın istiyordum.
Bu adamdan sana eğlence çıkmaz, Defne.
''Haklısın,'' diye mırıldandım iç sesime.
''Ne?'' dedi karşımdaki adam sorarcasına.
İki yanıma yerleştirdiğim ellerimle ona baktım ve, ''Sana demedim, pislikciğim,'' dedim.
Duvara yaslanmış olan adam bana öylece bakmaya devam ederken kendisinden bir hamle gelmemesiyle ofladım. Ya salaktı, ya da bana karşı şansı olmadığını şimdiden anlamıştı. Belki de korkağın tekiydi. Kendini savunup buradan kurtulma gereği bile duymuyordu.
''Hadi, Defne.''
Bana seslenen Cem'e doğru döndüm. Diğer iki adamı almışlardı bile. Baş sallayarak iç çektim ve kafamla kollarını önünde bağlamış bir vaziyette sırıtarak bizi izleyen Cem'i işaret ettim.
''Sıkılmış,'' dedim ve yüzüme üzgün bir ifade yerleştirerek ekledim. ''Ben de sıkıldım.''
O ise afallamış gözlerle bana bakıyordu. İçinde ufak bir umut kırıntısı dahi varsa, şu an ölmüş olmalıydı. Zira beni atlatmak için bir çaba sarf etse, boşa olan Cem ve Güney'i bu kafayla zor atlatırdı.
Saniyeler içerisinde tekrar önümdeki adama doğru atıldım. Omuzlarını kavrayarak kırdığım dizimi karnına iki kez geçirdim ve adam dilediğim gibi dizleri üzerine düştüğünde elimle belinden iterek karnının üstüne düşmesini sağladım. Ona doğru eğilerek dizimle beline baskı uyguladım ve kıpırdayamayacağından emin olduğumda ellerini arkasında birleştirerek bağladım.
Ayağa kalkarak, ''Kalk,'' diye bağırdım adamı çekiştirerek. Ağır ağır ayaklandığında ensesinden yakalayarak dışarı doğru sürükledim. Ardımdan Cem'in kahkaha sesi gelirken, ''Ben suçsuzum,'' dedi adam. ''Ben sadece bana söyleneni yaptım.''
''Yapmasaydın,'' dedim.
Elimin altındaki adamı arabaya doğru yönlendirirken dudaklarından sürekli itiraz cümleleri dökülüyor, adam beni ikna edebileceğini sanıyordu. Oysa içeride bön bön suratıma bakmak yerine beni etkisiz hale getirmeye çalışsaydı, şu an belki de kurtulmuştu.
Senin elinden kurtulamazdı.
Kendi kendime sırıttım. Evet, kurtulamazdı.
Adamı minibüsün ardına atarak diğer ikisinin de burada olduğunu görmemle kapıyı kapayarak kilitledim. Diğer arkadaşlarıma döndüm ve, ''Tamam mıyız?'' diye sordum.
''Biz sen gibi uğraşmıyoruz adamlarla,'' dedi Güney. ''Girdik, paketledik, çıktık.''
Alayla Güney'e baktım. ''Aferin sana.''
Güney'in sinir bozucu bakışlarını görmezden gelmeye devam ettim ve dayımı aramak adına telefonumu çıkardım. Uzun sürmeden hattın diğer ucundan dayımın sesini işittiğimde, ''Dayı,'' dedim. ''Burası tamam. Kız güvende, adamları da aldık.''
''Güzel,'' diye mırıldandı dayım. ''Hepsini merkeze getirin. Kızın ailesine haber ediyorum.''
Dayım bu sözlerinin ardından birkaç şey daha ekledi. Aramayı sonlandırdığımızda ekip arkadaşlarıma döndüm ve, ''Cem ve Güney, siz adamları merkeze götürecek ve orada kalacakmışsınız,'' diyerek aktardım dayımın sözlerini. Sonra Miray'a bir bakış attım. ''Biz de kızı Çisem'e teslim edeceğiz. Sonra boşuz.''
Herkes anladığını belli edercesine başını salladı. Miray ile birlikte kızın bulunduğu arabama binmemizle arkamı döndüm. Arka koltuğa sinmiş olan kız uzun bir süre ağlamış olmalıydı ki gözleri kıpkırmızı olmuş ve şişmişti. Ona doğru gülümsedim ve, ''Korkma,'' dedim. ''Artık güvendesin. Seni ailene götüreceğiz.''
Daha yirmisine bile ulaşmamış olan genç kız gülümsedi. Yine de bir şey diyebilecek gibi durmuyordu. Önüme döndüm ve arabayı çalıştırdım.
''En azından kısmen güvendesin,'' dedi Miray ve beni işaret ederek kıza doğru fısıldadı. ''Bu arkadaş arabayı biraz deli kullanır.''
Miray'ın bunu kızı güldürüp gerginliğini atması için söylediğini biliyordum. Ben de buna ayak uydurdum ve orman yolundan çıkarken dikiz aynasından kıza bir bakış attım. ''Senin için bir istisna yaparım,'' dedim ve ekledim:
''Ama söz vermiyorum. Uslanmaz bir belaseverim ben.''
Kız bu kez güldü. Miray kızı sakinleştirmek adına ona sorular sorup konuştururken ben de yola odaklandım.
Yarım saati bulmadan merkez binasına ulaştık. Merkezimiz dışarıdan bakınca normal bir şirkete benzediği için kızın yolu bilmesinde bir sakınca yoktu. Ona destek olarak merkezden içeri girmesine yardımcı olduk ve girişte bizi bekleyen Çisem'i görmemizle ona doğru ilerledik.
Çisem, yolda adının Bade olduğunu öğrendiğim kızı içtenlikle karşıladı. O da kızla ilgilenilmesi için Bade'yi diğer iki kişiye teslim etti ve sonra dikkatini bana verdi. Yüzündeyse sırıtan bir ifade vardı. Soru soran gözlerle baktığımda, ''Nasıldı?'' diye sordu.
Omuz silktim. Büyük görevler kadar olmasa da dayımın iyi niyetini görmeme yeterli olan bir görevdi. Bundan çok daha büyük ve tehlikeli, saatlerce süren işlere de çıkmıştım ve öyle durumlarda daha çok eğlendiğim bir gerçekti. Yine de şimdiki halimden de şikayetçi sayılmazdım.
Eğlenecek başka şey yok mu?
Sesli bir iç çektim. ''Büyük operasyonlar kadar zevkli değildi elbette,'' dedim, ''Ama formda kalmam için iyi bir başlangıç.''
Çisem güldü. Ellerini iki yanında açtı ve, ''Kendin ettin kendin buldun,'' dedi.
Arkadaşıma ters bir bakış attım. ''Sen de onların tarafındasın değil mi?''
''Ben sadece sana zarar gelmesini istemiyorum.''
''Ben de derdimi kimseye anlatamıyorum,'' diye söylendim. Madem canım bu kadar umurundaydı herkesin, ben bu yola girmeden önce ne diye engel olmamışlardı ki? Sanırım bu noktada hiçbir zaman anlaşamayacaktık.
Çisem'in sırıtmakta olan yüzüne baktım. O sevimli bir şekilde gülümserken benim kaşlarım çoktan havalanmıştı. Bir şey isteyeceğini anlayarak, ''Ne var?'' diye sordum.
''Çok yorgunum,'' dedi Çisem.''
''Git uyu.''
Arkadaşım ofladı. Derdinin ne olduğunu anlar gibiydim. Yine de anlamamazlıktan geldim. Karşımdaki kız tekrar gülümsedi ve, ''Bade'yi dayına teslim ettikten sonra işim bitti,'' dedi. ''Yarım saate senin mekanda buluşalım mı?''
İşittiklerimle sırıtacak gibi olsam da sırıtmadım. Ciddi kalmaya özen göstererek, ''Ne yapacağız orada?'' diye sordum.
''Kahve içelim. Sen önden gidip Aykut amcanın frambuazlı pastasından ayırsana.''
Düşünceli bir ifadeye büründüm. Oysa düşünecek bir şey yoktu. Sakin bir şekilde kahvemi yudumlayıp vücudumun tatlı ihtiyacını karşılamak oldukça güzel bir fikirdi. Kollarımı önümde bağladım ve, ''Neden önden gidip sana pasta ayıracakmışım ki?'' diye sordum. Çisem'in ifadesi git gide düşerken havalı bir şekilde ekledim:
''Bir telefonuma bakar.''
Arkadaşım gülümsedi. Küçük bir çocuk gibi neşeyle ellerini birbirine çarptı ve, ''Tamamdır,'' dedi. ''Yarım saate görüşürüz.''
Aynı karşılığı vermemle Çisem yanımdan ayrıldı. Miray ise çoktan gitmişti. Binanın dışına çıkarak arabama doğru ilerledim. Anneme görevin tamam olduğuna dair bir mesaj atmayı da ihmal etmedim.
Yola geliyorsun, Defne.
İç sesime göz devirerek arabama bindim ve Güneş'in yolunu tuttum. Çisem'in pastasını ayırtmayı da unutmadım. On beş dakika sonra kafeme ulaştığımda arabamı bulduğum ilk boşluğa park ettim. Dağılan saçlarımı açarak tekrar sıkı bir at kuyruğu haline getirdikten sonra üzerimdeki yeleği de çıkararak arabadan indim. Yeleksiz kalınca en azından daha normal görünüyordum.
Arabanın kapılarını kilitlediğim anda tanıdık bir sesin adımı seslenmesiyle olduğum yerde kaldım. ''Işıl?''
Beni bu isimle çağıran insan sayısı azdı. İşittiğim ses ise, son günlerde en çok duyduğum sesti ve şükürler olsundu ki, ben Işıl'ı duyunca bana seslenildiğini anlamıştım.
Hızla arkamı döndüm ve yanındaki kızla karşımda duran Sarp'a baktım.
''Sarp Bey?'' dedim sorarcasına. ''İyi akşamlar.''
''İyi akşamlar,'' dedi Sarp ve bana doğru bir adım attı. ''Ne yapıyorsun burada?''
Önünde durduğumuz Güneş'e baktım. Burası benim mekanım, oğlum. Asıl sen n'apıyorsun?
Gülümsemeye gayret ettim ve kafeyi işaret ederek, ''Arkadaşımla buluşacağım,'' diye yanıtladım ve bakışlarım yanındaki, Sarp için fazla genç olan kıza kayarken ekledim: ''Siz de arkadaşınızla çıkmışsınız sanırım.''
Sarp bir yanındaki kıza, bir de bana baktı. Sonra başını hafifçe sağa sola salladı ve, ''Ayda,'' diye tanıttı kızı. ''Kuzenim.''
Ayda bana doğru gülümsedi. Ben de aynı şekilde karşılık verdim ve, ''Işıl,'' diyerek elimi uzattım. ''Memnun oldum.''
''Memnun oldum,'' dedi Ayda. Sarp ise sözü tekrar ele aldı ve, ''Ayda'nın tatlı yiyesi geldi,'' dedi.
Ayda, Sarp'ın koluna girdi ve sırıtarak ekledi. ''Sarp abisi de Ayda'yı pasta yemeye getirdi.''
Bu sahne sırıtmama neden olurken Sarp kendinden elbette taviz vermedi ve bana ters ters baktı. ''Arkadaşın gelene kadar bize eşlik etmek ister misin?''
Teklifi karşılığında ne diyeceğimi bilemedim. Zira içeri girdiğimizde Müjgan abla veya İrem bir pot kırabilir, kimliğim ortaya çıkabilirdi. Yüzüme bir gülümseme yerleştirdim ve, ''Rahatsızlık vermek istemem,'' diye mırıldandım.
''Rahatsız olacak olsam teklif etmem,'' dedi Sarp.
Ayda'yı işaret ettim. ''Belki Ayda rahatsız olacak ne biliyorsunuz?''
''Pastamı verin yeter,'' dedi Ayda otuz iki dişini sergileyerek. Sarp, kuzeninin bu sözü üzerine bilmişçe baktığında, ''Peki,'' dedim.
Ayda yangından mal kaçırırmış gibi önden koşarken ben de ağır adımlarla Sarp'ın önünden yürüdüm. İçeri girmemle ikiliye döndüm ve, ''Siz oturun lütfen,'' dedim. ''Ben elimi yüzümü yıkayacağım.''
Sarp onaylayıcı bir bakış atarken Ayda çoktan seçtiği masaya doğru yola koyulmuştu. Koca şehirde başka kafe yokmuş gibi benim minik mekanımı mı bulmuşlardı?
Vakit kaybetmedim ve tezhagın ardındaki Müjgan ablaya baktım. Saniyeler içerisinde beni görmesiyle yüzü aydınlandı. Hızla bir sus işareti yaptım ve başımla lavaboyu işaret ederek küçük koridora yöneldim. Müjgan ablamın arkamdan gelmesi uzun sürmedi.
''Defne, ne oluyor?''
''Defne yok. Işıl'ım ben.''
Karşımdaki kadın bana anlam veremeyen gözlerle baktı. Hızla açıklama gereği duyarak ardında olduğum duvardan hafifçe öne doğru eğildim ve Sarp'ı göstererek, ''Patronum,'' dedim. ''İrem'e ve Aykut amcaya söyle, bir pot kırmayın gözünüzü seveyim.''
Müjgan abla gösterdiğim noktaya baktı. Yüzü anlam veremediğim bir şekide hoşnut bir ifadeye bürünürken, ''Yakışıklıymış,'' dedi.
Gözlerimi hayretle araladım ve, ''Derdimiz bu mu şimdi, Müjgan abla?'' diye söylendim huysuzca.
''Tamam, sakin ol. Ben söylerim diğerlerine.''
''Söyle, dikkatli olun.''
''Kızım, sen ne diye buraya getirdin adamı?''
Aldığım soruyla gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. Sarp'ı buraya getirir miydim hiç? Hadi getirmeye niyetlendim, öncesinde haber ederdim değil mi? Hem bunları geçtim, ben Sarp'ı neden bir yere götüreyim ya!
''Ben getirmedim tabii ki. Kapıda karşılaştık. Kuzeninin canı pasta istemişmişmiş,'' dedim ve Ayda karşımdaymış gibi huysuzca ekledim. ''Koskoca kızsın işte. Gir mutfağa yap!''
Müjgan ablanın kıkırtısı kulaklarımı doldurduğunda bana gülerek bakan gözlerine döndüm. Yine kendimi kaybetmiştim. Derin bir nefes aldım ve, ''Ben gidiyorum,'' dedim. ''Dikkat çekmeyeyim... Az sonra Çisem gelecek. Gör curcunayı.''
Bu sözlerin ardından gelecek bir karşılık beklemedim. Hızlı adımlarla Sarp'ların yerleşmiş oldukları masaya ilerledim ve kendimi Ayda'nın yanındaki sandalyeye bıraktım.
''Bize kahve söyledim,'' dedi Sarp. ''Sen de pasta ister miydin?''
Başımı hızla sağa sola salladım. Bir şey yemeğe iştahım kalmamıştı. ''Hayır,'' dedim. ''Teşekkür ederim.''
Önüme bırakılan kahveyle başımı kaldırdım. İrem beni görmesiyle, ''Aa,'' dedi ''Hoş geld...''
''İremciğim, bir bakar mısın?''
İrem müşterilerle ilgilendiği için muhtemelen Müjgan abla kendisiyle konuşamamıştı. Neyse ki durumu vakitlice fark etmiş ve araya girmişti. Dikkatinin dağılması oldukça kolay olan İrem, Sarp'ın kahvesini de bıraktı ve bir şey demeden yanımızdan uzaklaştı.
''Kız seni tanıyor mu?'' diye sordu Sarp. Hiçbir şey de dikkatinden kaçmıyordu bu adamın.
Gülümsedim ve, ''Sık gelirim buraya,'' diye açıkladım. ''Tanırlar beni.'' Tanırlar. Patronları benim.
''Anladım.''
Aramızda bir sessizlik oluştu. Bir an önce Çisem gelsin ve pot kırmadan beni bu durumdan ve bu masadan kurtarsın istiyordum. Dualarım o an anında gerçekleşmiş olacak ki, aradan bir dakika geçmeden kapı aralandı ve Çisem belirdi. Beni görmesiyle oturduğum masaya bir bakış atarak kaşlarını çattı. Sonra ağır adımlarla bize doğru ilerledi. Birden ayağa kalktım ve, ''Arkadaşım geldi,'' dedim gereğinden fazla yüksek bir sesle. Birkaç bakış bana dönerken, Çisem'de yanımıza ulaştı. Unuttuğum bir ayrıntı vardı ki, Çisem, Sarp'ı biliyordu. Pot kıramazdı. En azından bu beni rahatlatırken, ''Işıl,'' dedi arkadaşım içime su serperek. ''Arkadaşlar kim?''
''Patronum Sarp Bey,'' diye tanıttım. ''Bu da kuzeni Ayda.''
Kendini pastaya adayan Ayda sadece elini kaldırıp selam verirken, Sarp şirkette olduğunun aksine nezaket göstererek ayağa kalktı. Elini Çişem'e uzattı ve, ''Sarp Güvener,'' diyerek bir de kendi kendini tanıttı.
Bana değil el vermeyi, yüzüme bile bakmamıştın ama!
''Çisem,'' diye tanıttı kendini arkadaşım. ''Memnun oldum.''
''Ben de.''
Sarp oturmak için bizi bekliyordu ki, ''Biz rahatsız etmeyelim,'' dedim. ''Başka masaya geçelim.''
''Bizim için sorun değil,'' dedi Sarp. ''Hem Ayda pastasından başkasını görmüyor. Canım sıkılacak.''
Çisem bu sözlerle bana sinsi bir bakış attı. Gözlerimle ona itirazlarımı sunarken kendini ağır bir şekilde Sarp'ın yanındaki sandalyeye bıraktı. ''Sarp Beyin sözünü dinleyelim.''
Dişlerimi birbirine bastırarak sırıttım. ''Şirkette değiliz.''
Sözlerim Sarp'ın bakışlarını bana çevirmesine neden oldu. Gülümseyecek gibi dursa da, kendine hakim oldu ve, ''Bu patronun olduğum gerçeğini değiştirmez,'' dedi. ''Otur hadi.''
Ona gıcıkça baktım. Her bir hücrem kalkıp gitmek istese de, ilk kez iç sesim aklımı çelmeyi başardı.
Güldü gülecek. Düşünsene güldürmeyi başardın. Güldüğünde nasıl göründüğünü görmek istemez misin?
İstemem, diye bağırmak istedim. Ama yapmadım. Onun yerine Sarp'a gıcıkça bakmayı sürdürdüm ve, ''Emredersiniz, Sarp Bey,'' dedim iğneleyici bir tonda.
''Emir değil, estağfurullah... Rica.''
''Oturalım bakalım,'' diye mırıldanarak yerime oturdum.
Yine kısa bir sessizlik oldu. Ben karşıma yerleşmiş olan arkadaşıma dik dik bakarken o rol gereği şiparişini tekrar etmiş, zaten onu beklemekte olan pastası ve kahvesi önünde yerini almıştı. Arkadaşım bana teşekkür edercesine göz kırptı.
''Sen nereden geliyorsun? Farklı giyinmişsin.''
Sarp'ın birden gelen sorusuyla gözlerim onu buldu. Farklı giyinmek falan yoktu oysa. Ama o bunu nerden bilecekti ki?
''Kuzenimin doğum günüydü,'' diye uydurdum. ''Ben de kuzenlerle takıldım. Paintball oynadık.''
''Hangi kuzenin?'' diye sordu Çisem. Sırf beni sinir etmek için sorduğu bu soruyla onu pataklamak istedim. Benimle uğraşmaktan ne anlayacaktı ki? Beni nelerin kızdırdığını oldukça iyi bildiği için kendine eğlence çıkarmaktan geri durmuyordu.
Delici bakışlarımı ona çevirdim ve, ''Burcu,'' diye yanıtladım.
Çisem anlam veremeyen bir şekilde kaşlarını çattı ve, ''Burcu, Ankara'da değil mi?'' diye sordu.
Hain dost!
''Doğum gününü ailesiyle geçirmek için on günlüğüne geldi.''
''Anladım,'' diyerek baş salladı Çisem.
Önümüzdeki on beş dakika boyunca Çisem beni sinir edecek bir şey yapmadı. Ayda dikkatini pastasından ayırıp bize yöneltmeyi başardığında en çok konuşan kendisi olmuş, böylece ben Sarp'dan gelebilecek sorulara yalan cevaplar vermekten kurtulmuştum.
Güvener kuzenler geceyi sonlandırma kararı aldıklarından biz de onlara ayak uyduracakmış gibi davranarak ayaklandık.
''Siz çıkın isterseniz,'' dedi Sarp. ''Ben hesabı halledeceğim,'' diye ekledi ve bana doğru dönerek uyarıcı bir bakış attı. ''Senden de gereksiz bir itiraz istemiyorum.''
Çisem, Sarp'ın bu sözleriyle gülecek gibi olup başını eğdi. Ben de ona baksam, ben de gülecektim. Başımı olumlu anlamda salladım ve, ''Teşekkür ederiz,'' dedim. ''Çok naziksiniz.''
Benim mekanımda, bana kahve ısmarlayan masum patronum benim.
Sarp gereksiz yere hesabı ödemek üzere Müjgan ablaya yaklaştığında yıllardır tanıdığım kadın bana doğru soru soran gözlerle baktı. Normal şartlar altında Sarp'tan para alacak değildim, ama ona bunu elbette açıklayamazdım. Bu yüzden işi bozmayarak Müjgan ablaya onaylayıcı bir şekilde baş salladım. Çisem ise karşımda oturmuş gülmemek için kendini tutmaya devam ediyordu.
Sarp'ın yanımıza gelmesiyle ayaklandık. Beraberce dışarı çıktığımızda yarım saat öncesinin aksine kafe boşalmış, dolu olan iki masa kalmıştı. Ayda'ya doğru dönerek, ''Memnun oldum tekrar,'' dedim. Pastasını yedikten sonra kendine gelen kız genişçe sırıttı ve, ''Ben de,'' diye şakıdı. Aynı konuşma Sarp ve Çisem arasında da geçtikten sonra, patronum olacak adam bana döndü ve, ''Pazartesi görüşürüz,'' dedi.
Baş salladım. ''Görüşürüz.''
Ayda ve Sarp gözden kaybolurken derin bir nefes aldım. Atlatmıştım, ama her zaman bu kadar şanslı olmayacağımı biliyordum.
Bakışlarımı bana soru soran gözlerle bakan Çisem'e çevirdim. Dudaklarımdan bu kez sesli bir nefes firar ederken, ''Tezgahın ardında bitmeyen pastalar vardı,'' dedi. ''İsrafı hiç sevmem.''
Çisem gülümsedi. ''Ben de sevmem.''
''Var mısın pastaları ziyan olmaktan kurtarmaya?'' diye sordum görev başındaki Defne gibi esrarengiz bir biçimde konuşarak.
Arkadaşım başını salladı ve kahkaha atarak tekrar kafeye girmeme neden olan cümleyi kurdu.
''Hiç sormayacaksın sandım.''
BİTTİ! Sevdiniz mi? Yorum isterim.
Hikayemizi sevip okuyanlar, arkadaşlarınızı hikayemize davet etmeyi unutmayın :)
İletişim için İnstagram adresim: seymaendless
Yeni bölümde buluşalımmmm. Sevgilerimle trong>
