İçeriğe geç

Kelebeğin Çift Yaşamı

Bölüm 6 · 3 dk okuma

Kelebeğin Çift Yaşamı

Bölüm 6

Sıra Kenarındaki Kıvılcım

Pazartesi günü üçüncü dersin sonuna doğru sınıfın içi öğle güneşinin sıcaklığıyla rehavete boğulmuştu. Matematik öğretmeni tahtaya uzayıp giden bir türev denklemi karalarken, Enes elindeki kurşun kalemi parmaklarının arasında ritmik bir şekilde çevirip duruyordu. Gözleri tahtadaki sayılardan çok, hemen iki sıra çaprazında oturan Ece’ye kayıyordu.

Ece, her zamanki gibi dik ve zarif oturmuş, saçlarını kulağının arkasına sıkıştırmıştı. Ancak bu sabah önündeki deftere sadece formülleri yazmıyordu; sayfanın kenarına küçük, geometrik bir kelebek deseni karalayıp hemen ardından üstünü hafifçe karalıyordu.

Teneffüs zili tiz bir sesle çaldığında sınıfta anında bir uğultu koptu. Bora arkadan fırlayıp "Kantin sırasını kapmamız lazım, tostu bitiriyorlar!" diye bağırdı.

"Siz gidin, geliyorum ben," dedi Enes gözlerini Ece’den ayırmadan.

Sırasından kalkıp doğrudan Ece’nin masasının ucuna yöneldi. Masanın kenarına kalçasını yaslayıp kollarını göğsünde kavuşturdu. Yüzünde o tanıdık, kıpır kıpır gülümsemesi vardı ama gözlerindeki ifade sabah sahanlıktaki gibi biraz daha yumuşaktı.

"Bakıyorum da rengimiz tamamen yerine gelmiş Ece Hanım," dedi alçak bir sesle. "Formüllere saldırdığına göre tehlike geçti."

Ece kalemi bırakmadan başını ağır ağır kaldırdı. Koyu renk gözlerinde sabahki gibi savunmasız değil, hafif meydan okuyan bir parıltı vardı. "Türev çözmek, senin koridordaki gereksiz desibeline maruz kalmaktan çok daha dinlendirici Enes. İyileşme sürecimi hızlandırıyor."

Enes hafifçe güldü, başını öne eğip masaya biraz daha yaklaştı. "Öyle mi? Demek benim sesim seni yoruyor. Ama cumartesi günü o kaseyi görünce hiç öyle demiyordun sanki. Anneme övgüler yağdırırken pek memnundun."

Ece’nin bembeyaz yanaklarına hafif, belli belirsiz bir pembelik yürüdü. Bakışlarını Enes’in gözlerinden kaçırmak yerine çenesini hafifçe yukarı kaldırdı; fakat sesindeki o eski keskin buz tabakası hissedilir derecede incelmişti.

"Annene teşekkür ettim, sana değil. Sen sadece kuryelik yaptın."

"Kurye mi?" Enes elini kalbine koyup sahte bir kırgınlıkla kaşlarını çattı. "Aşk olsun. Sokakta donmak üzere olan komşusunu kurtaran, annesini seferber eden bir kahramana 'kurye' demek yakıştı mı hiç o yüksek zekana?"

"Kahraman mı?" Ece dudaklarının kenarındaki kıvrımı bastıramadı. Bu kez gözlerini devirirken bile içinde bastıramadığı tatlı bir sıcaklık vardı. "Eczaneden eve kadar yüz metre yürüdün diye madalya mı bekliyorsun?"

"Madalya istemem," dedi Enes, ses tonunu birden biraz daha alçaltıp muzip bir fısıltıya dönüştürerek. "Kütüphanede ödev yaparken bana kahve ısmarlasan yeter."

Ece bir an duraksadı. Enes’in bu kadar yakından bakan açık kahverengi gözleri, içindeki o çocuksu ama dürüst ışıltı göğsünün ortasında garip, ritimsiz bir çarpıntıya sebep oldu. Masanın üzerindeki defterin kenarını parmak uçlarıyla düzeltti. Normalde olsa "Rüyanda görürsün" der, kestirip atardı. Ama bu kez dudaklarından dökülen kelimeler çok daha farklıydı:

"Şansını fazla zorluyorsun komşu. Ama... belki sadece filtre kahve olabilir. O da sırf sunumda konuşurken sesin kısılmasın diye."

Enes’in kaşları hayretle havalandı. Yüzüne yayılan zafer dolu gülümseme neredeyse kulaklarına varacaktı. "Vay canına. Ece Çevik az önce bana kahve sözü mü verdi? Tarihe not düşülsün lütfen."

"Söz vermedim, ihtimal dahilinde dedim," diye düzeltti Ece hızla, kalemi elinde çevirerek. "Hemen havaya girme."

Tam o sırada yanlarına gelen İnci, ikisinin arasındaki bu tuhaf, elektrikli havayı anında sezdi. İmalı bir bakışla Ece’nin sırasının önüne dikildi:

"Bölüyor muyum kütüphane ortakları? Ece, kantine iniyor muyuz?"

"Geliyorum," dedi Ece aceleyle sırasından kalkarken. Sırt çantasını düzeltip Enes’in yanından geçerken adımlarını bir saniyeliğine yavaşlattı. Göz ucuyla ona bakıp fısıldadı:

"Ders zili çalınca yerinde ol Enes. Hocanın gözüne batma yine."

Enes masanın kenarında dikilmeye devam ederken kızın arkasından baktı. Koridorda yürüyen o siyah saçlı, zarif silüetin ardından içinde tarif edemediği, hafif kıpır kıpır bir his dalgalandı.

Arka kapıdan giren Bora, Enes’in omzuna sertçe çarptı:

"Oğlum tostlar bitti senin yüzünden! Ne dikiliyorsun öyle heykel gibi?"

Enes elini ensesine atıp hafifçe sırıttı. "Hiç... Bir şey dikilmiyorum."

"Komşu kızıyla mı atışıyordun yine?" dedi Bora şüpheyle gözlerini kısarak. "Yüzünde garip bir sırıtış var, hayırdır?"

"Yok bir şey oğlum, her zamanki Ece işte," dedi Enes yürümeye başlarken.

Ama adımları her zamankinden daha hafifti. Eskiden sadece hırsla laf yetiştirmeye çalıştığı o mesafeli kızla atışmak, artık günün en çok beklediği, içinde adı konulmamış tatlı bir heyecan uyandıran anına dönüşmüştü. Ve Enes, bu yeni hissin adını henüz koyamasa da okul çıkışındaki kütüphane saatini hayatında ilk defa iple çekiyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.