Pazar günü, dördüncü katın sahanlığına derin bir sükûnet çöktü.
Enes sabah erkenden uyanmış, odasında test kitaplarının başına geçmişti ama aklı sürekli duvardaydı. Yan taraftan ne bir ayak sesi ne de en ufak bir kapı gıcırtısı geliyordu. Öğleden sonra Bora ve Ali ısrarla sokağa çağırdığında bile "Bugün evde takılacağım, biraz ders eksiğim var," diyerek onları savuşturdu. Bilgisayarı açtığında gözü gayriihtiyari YouTube bildirim paneline kayıyor, Butterfly cephesinden yeni bir ses çıkmadığını gördükçe koltuğunda kıvranıp duruyordu.
Yan dairede ise Ece, günün neredeyse tamamını kalın yorganın altında ter atarak ve uyuyarak geçirdi. Nermin Hanım’ın hazırladığı zencefilli ballı sular ve Sevim Hanım’ın o şifalı tavuk çorbası etkisini göstermişti. Akşama doğru ateşi tamamen düşmüş, boğazındaki o keskin batma hissi yerini hafif bir yutkunma güçlüğüne bırakmıştı.
Ece akşamüzeri yataktan çıkıp mutfağa geçti. Tezgahın üzerinde duran, Enes’lerin getirdiği o desenli porselen çorba kasesini aldı. Süngerle özenle köpürtüp ılık suyla duruladı, ardından tertemiz bir kurulama beziyle pırıl pırıl yaptı. Kaseyi tezgahın kenarına bırakırken parmak uçları porselenin soğuk desenlerinde gezindi; göğsünün ortasında, okulda ördüğü duvarların arkasına saklayamadığı ılık bir his kıpırdıyordu.
Pazartesi sabahı, apartman boşluğunu dolduran o tanıdık serinlikle başladı.
Enes saat sekize çeyrek kala kapıyı çekip çıktı. Üzerinde okul forması, kolunun altında fermuarı yarı açık sırt çantası vardı. Tam ayakkabısının topuğuna basıp düzeltmek için eğildiği sırada, 12 numaranın kapısı yavaşça aralandı.
Enes refleksle başını kaldırdı.
Ece dışarı adımını atıyordu. Üzerinde yine o zarif siyah kabanı, omuzlarına pürüzsüzce dökülen kuzguni siyah saçları ve boynundaki kulaklığı vardı. Yüzü cumartesi günkü gibi kireç gibi değildi; yanaklarına hafif bir renk gelmiş, gözlerindeki o buğulu bitkinlik dağılmıştı. Fakat bu sabah, her zamanki o burnundan kıl aldırmayan soğuk ifadesi de yoktu.
Enes’in gözleri doğrudan kızın yüzüne odaklandı. Normalde ağzından dökülecek ilk laf ya bir takılma ya da muzip bir espri olurdu; fakat bu kez öyle olmadı. Doğruldu, bakışlarında tamamen saf bir dikkatle sordu:
"Nasıl oldun? İyisin değil mi?"
Ece duraksadı. İki elinde tuttuğu, içine çorba kasesinin konduğu küçük bez çantayı hafifçe yukarı kaldırdı. Gözlerini Enes’in kahverengi gözlerine diktiğinde, bakışlarındaki o koruyucu zırhın yerinde hafif, çekingen bir minnet vardı.
"Çok daha iyiyim," dedi Ece. Sesi hala biraz derinden ve buğulu gelse de o çatallıktan kurtulmuştu. "Kaseyi getirdim. Annene çok teşekkür ederim, gerçekten çok iyi geldi."
Enes çantayı uzanıp aldı. Parmakları kumaşın üzerinden bir anlığına birbirine değdi. Enes çantayı sırt çantasına sığdırmaya çalışırken hafifçe gülümsedi, yüzündeki o gergin hava bir anda dağılmıştı. "Afiyet olsun. Annem zaten 'İyileşsin yine yaparım' deyip duruyordu. Ben de bir an okulda bana laf yetiştirecek kimse kalmayacak diye korktum açıkçası."
Ece kapısını kilitlerken dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Başını çevirip Enes’e baktığında, gözlerinde alaycı değil, ilk defa sıcak bir pırıltı belirdi:
"Merak etme Enes, o kadar kolay kurtulamazsın benden. Formumu kaybetmedim."
"Hah, işte şimdi rahatladım," dedi Enes merdivenlere yönelerek. "Yine de basamakları koşarak inmeye kalkma, daha yeni kalktın yataktan."
Birlikte merdivenleri inmeye başladılar. Bu kez aralarındaki o iki basamaklık mesafe kalkmış, aynı hizada, adımlarını birbirine uydurarak yürümeye başlamışlardı. Enes basamakları ikişer ikişer atlamıyor, Ece ise her zamanki o buz gibi suskunluğunu korumak yerine Enes’in yanındaki varlığını yadırgamıyordu.
Apartmanın dış kapısından çıktıklarında sabah rüzgarı ikisinin de saçlarını dağıttı. Mert motorunun üzerinde, her zamanki köşesinde bekliyordu. Ece’nin çıktığını görünce elini kaldırdı.
"Mert gelmiş," dedi Ece, adımlarını motora doğru yöneltmeden önce bir anlığına Enes’e dönüp duraksadı. "Sana da... Teşekkür ederim Enes. Yani, anneme haber verdiğin ve... düşündüğün için."
Enes ellerini montunun ceplerine sokup başını hafifçe yana eğdi. Yüzünde muzip ama son derece samimi bir tebessüm vardı.
"Lafı bile olmaz komşu. Çabuk toparlanmana sevindim. Akşama edebiyat ödevinin kütüphane mesaisi var, kaçmak yok ona göre."
"Kaçmam," dedi Ece usulca.
Mert’in yanına gidip kaskı elinden aldı. Mert kaskı uzatırken kaşlarını hafifçe kaldırıp Ece’ye fısıldadı: "Buzlar erimiş bakıyorum? Sabah sohbeti pek bir koyuydu."
Ece kaskı kafasına geçirirken vizörün ardından Enes’in durağa doğru hafif adımlarla yürüyüşüne baktı.
"Sadece iyi bir çocuk Mert," dedi vizörü indirirken. "Gerektiğinde gerçekten iyi biri."
Motor hafif bir homurtuyla yola koyulurken, otobüs durağına doğru ilerleyen Enes çantasındaki boş kaseye elini dokundurdu. Yan komşusunun o mesafeli kabuğunun altında bambaşka, kırılgan ve sahici birinin olduğunu hissetmek, haftaya başlarken içinde tuhaf bir merak uyandırmıştı.