Odanın içindeki hava, bir anda sabahın serinliğini tamamen unutturacak bir elektrikle doldu.
Ece hala halının üzerinde, dizlerinin üstündeydi. Enes ise armut koltuğunda doğrulmuş, aralarındaki o son santimlik mesafeyi neredeyse nefes alışlarıyla eritecek kadar yaklaşmıştı. Espriler, oyun lafları, o meşhur didişmeler bir anda stor perdeden sızan altın sarısı ışığın içinde eriyip gitti.
Enes’in açık kahverengi gözleri, Ece’nin gözlerinden bir milim bile ayrılmadı. Yüzündeki o her zamanki alaycı, muzip ifade tamamen silinmişti; yerine kalbinin ta derinlerinden gelen, saf ve titrek bir cesaret yerleşti.
"Ece..." diye fısıldadı Enes. Sesi sabahın mahmurluğunu aşan, insanın içini titreten bir tokluktaydı.
"Efendim?" dedi Ece. Sesi bir tüy kadar hafif çıkmıştı; kalbinin göğüs kafesini zorlayan o çılgın gümbürtüsünü kendi kulaklarında duyabiliyordu.
Enes tereddüt etmedi. Elini yavaşça kaldırıp parmak uçlarını kızın yanağına, o ipeksi tenine usulca dokundurdu. Başını hafifçe öne eğdi.
Ve dudakları, Ece’nin yanağının hemen kenarına, elmacık kemiğinin tam üzerine kondu.
Küçük, yumuşacık ve sıcacık bir buse...
Zaman o salisede durdu. Dışarıdaki kuş sesleri, uzaktaki araba kornaları, bilgisayar fanının fısıltısı tamamen silindi. Ece’nin nefesi boğazında kilitlendi, göz kapakları kendiliğinden titreyerek kapandı. Enes’in dudaklarının sıcaklığı, yanağından başlayıp bütün bedenine yayılan tatlı bir yangın gibiydi.
Enes hafifçe geri çekildiğinde ikisinin de yanakları kor gibi kızarmıştı. Göz göze geldiklerinde ne diyeceklerini, ellerini kollarını nereye koyacaklarını bilemedikleri o muazzam, büyülü bir sessizlik çöktü odaya.
Ta ki...
DIIIIT! DIIIIT! DIIIIT!
Masanın üzerindeki telefonun tiz, acımasız okul alarmı odayı inletene kadar!
Ece adeta bir yay gibi geriye doğru sıçradı, eli gayriihtiyari yanağındaki o yanan noktaya gitti. Gözleri duvardaki dijital saate kaydı: 07.48!
"İNANMIYORUM!" diye çığlığı bastı Ece, dizlerinin üzerinden fırlayıp ayağa kalkarak. "Saat sekize geliyor! İlk ders fizik, Nedim Hoca kapıyı kilitler!"
Enes de battaniyenin içinden fırladı, ayağı battaniyenin ucuna takılınca sendeledi ama düşmeden kendini toparladı:
"Ne?! Sekiz mi?! Benim karşı daireye geçip üniformayı giymem lazım!"
O andan itibaren oda tam anlamıyla bir kasırga alanına döndü. Büyülü romantizm yerini saniyeler içinde saf bir liseli paniğine bıraktı.
Enes terliklerini ararken yatağın altına baktı: "Terliğimin teki nerede?! Ece, kazağımı gördün mü?!"
"Terliğin kapının arkasında, kazağın sandalyede!" diye bağırdı Ece, dolabın kapaklarını hızla açıp okul formasının beyaz gömleğini çıkarırken. Yüzü hala kıpkırmızıydı, heyecandan elleri titriyordu. "Çık dışarı Enes, giyineceğim! Karşıya koş, beş dakikan var!"
Enes ayakkabısını eline alıp kazağını kafasından geçirerek kapıya doğru fırladı. Eşikten çıkarken arkasını dönüp kıza baktı; saçları dağılmış, gözleri panikle parlayan ama yüzünde o muhteşem pembelik duran Ece’yle göz göze geldi. Enes’in yüzünde telaşın ortasında bile o kalbi çarptıran gülümseme parıldadı:
"Beş dakikaya kapındayım komşu!"
Kapı çaaat diye kapandı, hemen ardından karşı dairenin kapısının açılıp kapanma gürültüsü sahanlığı inletti.
Ece sırtını gardırobun kapağına yaslayıp derin, kesik bir nefes aldı. Parmak uçlarını az önce Enes’in dudaklarının değdiği yanağına götürdü. Teni hala alev alev yanıyordu. Dudaklarının kenarında durdurulamaz, kocaman bir tebessüm belirdi.
"Deli çocuk..." diye mırıldandı kendi kendine.
Ardından hızla silkinip gömleğinin düğmelerini iliklemeye, kravatını bağlamaya başladı. Çantasını masadan kapıp içine rastgele defterleri tıkarken saçlarını alelacele bir lastik tokayla topladı. Aynadaki aksine baktığında gözlerindeki o ışığı kendi bile tanıyamıyordu; korkular, kilitli kapılar ve gölgeler çok geride kalmıştı.
Tam beş dakika sonra 12 numaranın kapısı iki kez hızla vuruldu:
Tık, tık!
Ece kabanını giyip kapıyı açtığında, karşısında nefes nefese kalmış, kravatı hafifçe yamuk ama saçları hızla taranmış Enes duruyordu.
"Servisiniz geldi hanımefendi," dedi Enes, soluk soluğa ama gözlerinin içi parlayarak. "Koşarsak durağa tam zamanında varırız."
Ece kapıyı çekip kilitledi, Enes’e doğru bir adım atıp gözlerinin içine baktı. Az önceki utangaçlık yerini aralarındaki o kırılmaz, sıcacık ortaklığa bırakmıştı.
"Koşuyoruz o zaman," dedi Ece gülerek ve çocuğun koluna hafifçe dokunup merdivenlere doğru ilk adımı attı. İkisi birden basamakları ikişer ikişer inmeye başlarken, mahallenin sokaklarına düşen serin rüzgar bile kalplerindeki o sıcacık yangını söndürmeye yetmiyordu.