İçeriğe geç

Kelebeğin Çift Yaşamı

Bölüm 38 · 3 dk okuma

Kelebeğin Çift Yaşamı

Bölüm 38

Stor Perdenin Ardındaki Sabah

Yayının kapanış jeneriği ekrandan silindiğinde saat sabahın dördünü çoktan devirmişti.

Gülmekten karınlarına giren kramplar, oyunun yarattığı anlık adrenalin dalgası ve ardı ardına patlayan esnemeler... İkisi de koltuklarında pelte gibi yığılmış haldeydi. Enes, "Ben artık karşı daireye geçecek koordinatları bile hesaplayamıyorum komşu, şuraya bir mindere kıvrılsam beni kapı dışarı eder misin?" diye mırıldanırken, Ece başını arkaya yaslayıp uykulu bir mırıltıyla "Yerde kalma, halının kenarındaki armut koltuğu çek, uyu işte..." diyebilmişti.

Sonrası; pencerelerin ardından sızan serin gece rüzgârı, kasanın usulca fısıldayan fan sesi ve bilincin tatlı bir ağırlıkla kendini karanlığa bırakışıydı.

Pazartesi sabahının ilk ışıkları, odanın yarı açık stor perdesinin kenarından ince, altın sarısı bir çizgi halinde süzüldü. Sokaktan geçen fırın arabasının uzaktan gelen kornası ve erken öten kumruların sesleri, odadaki sessizliği usulca aralıyordu.

Ece gözlerini kırpıştırarak uykudan sıyrıldı.

Kendi yatağındaydı; üzerine örttüğü yumuşak yorganın sıcaklığı onu hala sarıp sarmalıyordu. Birkaç saniye nerede olduğunu toparlayamadı. Ardından zihninde dün gecenin sahneleri bir bir belirdi: Enes’in yaratığı görünce tiz bir düdük gibi çığlık atışı, chat’in alev alışı, gülmekten gözlerinden gelen yaşlar...

Dudaklarının kenarında istemsiz, sıcacık bir tebessüm kıvrıldı.

Yatakta hafifçe doğrulup esnedi, kuzguni siyah saçlarını eliyle geriye doğru taradı. Bakışları gayriihtiyari masanın hemen yanındaki köşeye, yere serilmiş kalın kürk battaniyeye ve geniş armut koltuğa kaydı.

Ve olduğu yerde donakaldı.

Enes oradaydı. Sırtını armut koltuğa yaslamış, bacaklarını halının üzerine uzatmış vaziyette mışıl mışıl uyuyordu. Üzerine gece Ece’nin örttüğü ekose yün battaniye göğsüne kadar çekilmişti. Kolları battaniyenin altında kıvrılmış, açık kahverengi saçları alnına dökülmüştü. Dudakları hafifçe aralık, göğsü sakin ve düzenli bir ritimle inip kalkıyordu.

Haftalar önce bu odanın kapısını yumruklayan, omuz atıp pervazı parçalayan o telaşlı, fırtına gibi çocuk gitmişti. Yerinde, sabah güneşinin vurduğu masum, son derece savunmasız ve huzurlu bir yüz vardı.

Ece yataktan hiç ses çıkarmadan, adeta parmak ucunda süzülerek kalktı.

Üzerindeki açık gri eşofmanıyla yavaş adımlarla çocuğun yanına kadar geldi. Birkaç hafta önce aynı odada döktüğü o kanlı gözyaşları, kırılan camlar, duvarlara sinen o kilitli dehşet anı bir anlığına aklından geçti. Ama hiçbir sızı duymadı. Çünkü o odanın bütün kabuslarını, bu çocuğun varlığı tek tek silip süpürmüştü.

Ece usulca yere, halının üzerine diz çöktü.

Aralarında sadece bir karış mesafe vardı. Sabahın o dingin ışığında Enes’in yüzünü izledi; kirpiklerinin uzunluğunu, şakağındaki o küçük çizgiyi...

O sırada stor perdeden sızan güneş ışığı, doğrudan Enes’in göz kapaklarının üzerine vurdu. Çocuk uykusunda hafifçe kaşlarını çattı, başını yana çevirmeye çalıştı.

Ece gayriihtiyari elini kaldırdı.

Küçük, zarif avucunu havada tutarak o güneş ışığının önüne siper etti; Enes’in gözlerine gölge yaptı. Diğer elinin işaret parmağını uzatıp çocuğun alnına düşen saç tutamını usulca, neredeyse tenine değmeden kenara çekti.

Tam o anda Enes’in kirpikleri titredi.

Açık kahverengi gözleri yavaşça aralandı. Önce tepesindeki elin gölgesini, ardından hemen burnunun dibinde, dizlerinin üzerinde oturmuş ona bakan Ece’yi gördü. Uykunun o puslu mahmurluğuyla bir an rüyada olup olmadığını anlamaya çalıştı.

"Günaydın..." diye mırıltıyla fısıldadı Enes. Sesi sabah uykusunun getirdiği o boğuk, tatlı tondaydı. Gözlerini kırpıştırdı. "Güneşi mi tutuyorsun bana?"

Ece elini yavaşça indirdi, dudaklarında yakalanmış olmanın verdiği o hafif, utangaç ama bir o kadar samimi kıvrımla gülümsedi:

"Güneş gözünü alıyordu. Hem... O kadar yüksek sesle uyuyorsun ki uyanmamak imkansızdı."

Enes battaniyenin altından kolunu çıkarıp ensesini kaşıdı, yüzüne o çok iyi bilinen muzip tebessümü yayıldı:

"Ben ve yüksek sesle uyumak mı? İftira. Asil bir şövalye gibi nöbet tuttum sabaha kadar."

"Tabii, şövalye," dedi Ece kısık bir kıkırtıyla başını iki yana sallayarak. "Dün geceki yaratıktan sonra arkama saklanan şövalye."

Enes doğrulup sırtını armut koltuğa dayadı, gözlerini Ece’nin gözlerine dikti. Odadaki hava bir anda sabahın serinliğinden arınıp derin, içten bir sıcaklıkla doldu. Dışarıda dünya uyanıyordu; pazartesi telaşı sokağı sarıyordu ama o dört duvarın içinde, iki insanın göz göze paylaştığı o ilk sabah, hayatlarında başladıkları yepyeni bir dönemin en berrak kanıtıydı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.