O telaşlı, masaların test kitaplarıyla boğulduğu, gecelerin demli ıhlamurlarla sabaha bağlandığı bir haftalık maraton nihayet bitti. Ve kasım ayının o kaçınılmaz pazartesi sabahı, okul kapısının eşiğine bir giyotin gibi indi.
Bahçe, koridorlar ve merdivenler tam anlamıyla bir kıyamet yeriydi.
Zil çalmadan önceki o son on beş dakikada herkes panik halindeydi. Kimi dolap kapaklarına formül yapıştırıyor, kimi "Teğetin eğimi türev miydi, integral miydi?!" diye koridorda koşuşturuyordu. Bora, sırt çantasını bir köşeye fırlatmış, elindeki kırışmış A4 kağıdına bakarak alnını duvara vuruyordu:
"Unuttum! Yemin ederim kosinüs teoremini unuttum! Ali, kafama bir tane vur da hafızam geri gelsin!"
Ali ise kendi derdine düşmüştü; parmaklarıyla masanın üzerinde hayali matrisler çizerek Murat’a söyleniyordu: "Bora geri bas, senin yüzünden benim de işlem önceliğim karıştı!"
Bu çılgın kaosun tam ortasında, koridorun pencere kenarında ise bambaşka bir mevsim yaşanıyordu.
Ece, sırtını hafifçe kalorifer peteğine dayamış, elindeki karton bardaktan ılık filtre kahvesini yavaş yavaş yudumluyordu.
Üzerinde tertemiz ütülenmiş okul hırkası, ensesinde zarifçe toplanmış siyah saçları ve yüzündeki o dingin tebessümle, az sonra başlayacak olan ortak sınava değil de bir sanat galerisini gezmeye gelmiş gibiydi. Gözlerinde en ufak bir endişe, telaş ya da korku kırıntısı yoktu.
Çünkü Ece zekiydi. Sadece ders çalışan biri değil; bilgiyi zihninde bir satranç tahtası gibi kurgulayan, mantığını kavradığı hiçbir denklemi asla unutmayan cinstendi. Bir haftadır o masada arkadaşlarına sabırla anlattığı her formül, zaten onun zihninde çoktan kusursuz birer kaleye dönüşmüştü.
"Şu rahatlığa bak ya..."
Hemen önünde duran Enes, elindeki özet kağıdını rulo yapmış, hayret dolu bakışlarla kızı süzüyordu. Enes’in kravatı hafifçe yana kaymış, saçları sabah telaşıyla biraz dağılmıştı ama yüzünde o alıştığı muzip ifade parlıyordu.
"Millet koridorda ecel terleri döküyor, hanımefendi kahve tadımı yapıyor. Komşu, acaba senin beyin kıvrımlarında sınav stresi için ayrılmış bir lobi yok mu?"
Ece kahvesinden küçük bir yudum daha aldı. Başını hafifçe yana eğip koyu renk gözlerini Enes’in telaşlı haline dikti, dudaklarının kenarı kıvrıldı.
"Panik yapmak netlerini arttırmıyor Enes. Bütün hafta çalıştık, biliyorsun. O formüller kafanda, sadece sakin olup çağırmasını bilmen lazım."
"Ben çağırıyorum da," dedi Enes elindeki kağıt rulosuyla hafifçe alnına vurarak, "karşı taraftan 'aradığınız formüle şu anda ulaşılamıyor' sinyali geliyor. Ya ilk soruda türevin tanımını unutursam?"
Ece bir adım yaklaştı. Elini uzatıp Enes’in alnındaki o rulo kağıdı yavaşça çekti, çocuğun elinden alıp pencere pervazına bıraktı.
Ardından Enes’in hafifçe yana kaymış kravatının düğümünü iki parmağıyla tutup düzeltti. Bu hareketi o kadar doğal, o kadar kendiliğinden yapmıştı ki ikisi de bir anlığına nefesini tuttu. Ece’nin gözleri Enes’in açık kahverengi gözleriyle buluştu.
"Unutmazsın," dedi Ece, sesi koridorun bütün o uğultusunu bir anda susturacak kadar yumuşak ve emindi. "Pazar gecesi masada uyuya kalana kadar o soruyu bana üç kere doğru çözdün. Zihninde hepsi duruyor. Sadece derin bir nefes al ve bir oyun haritası gibi düşün. Arkandayım."
Enes yutkundu. Kızın bu sarsılmaz sakinliği, dokunuşundaki o tatlı güven duygusu, göğsündeki bütün o sabah çarpıntısını bir anda dindirmişti. Yüzünde geniş, sıcacık bir tebessüm yayıldı.
"Kraliçe arkamdaysa," dedi Enes fısıltıyla, "o sınav kağıdını deler geçerim."
Tam o sırada koridorda ilk dersin zili acı bir sesle yankılandı:
DIIIIIN!
Sınıf kapılarından içeri telaşlı bir akın başladı. Bora "Hakkınızı helal edin!" diye bağırarak içeri daldı. Mert, İnci’nin omzuna hafifçe dokunup "Başarılar" diyerek kendi sırasına geçti.
Ece boşalan kahve bardağını çöp kutusuna attı, çantasını tek omzuna takıp Enes’e baktı:
"Hadi bakalım ortak. Göster şu tahtaya yazdıklarımızı."
İki komşu, kapının eşiğinden sınıfa doğru yan yana adım attılar. Biri doğuştan gelen o berrak zekasıyla, diğeri ise onun gözlerinden aldığı o kırılmaz cesaretle sırasına doğru ilerledi. Masaların üzerine sınav kağıtları dağıtılmaya başlarken, ikisi için de bu sınav sadece bir ders notu değil; birlikte aştıkları onca fırtınanın ardından verdikleri ilk ortak zafer yürüyüşüydü.