Saat gecenin dördünü vurduğunda salondaki son formül mırıltısı da havada asılı kalıp sustu.
Masanın üzerindeki sarı abajurun yaydığı loş ışık, yorgunluktan teslim olmuş bir savaş alanını andıran odayı yumuşacık gölgelerle sarıyordu. Bora tekli koltuğa adeta devrilmiş, kafasını geriye atıp ağzı bir karış açık vaziyette derin bir uykuya dalmıştı; kucağında açık kalan kalın matematik kitabı her an yere kayacak gibi duruyordu.
Ali halının üzerine uzanmış, kırlentlerden birini kafasının altına çekmişti. Murat kanepenin diğer ucuna büzülmüş, elindeki tükenmez kalemi hala sımsıkı tutarak uyuyakalmıştı. Pencere kenarındaki berjerde oturan Mert ise kollarını göğsünde bağlamış, başı hafifçe yana düşmüş halde dingin bir uykuya teslim olmuştu. İnci de hemen yanındaki sandalyede kollarını sehpaya dayayıp başını gömmüştü.
Salondaki tek uyanık nefes, Enes’e aitti.
Enes masadaki sandalyesinde hafifçe yan dönmüş, dirseğini ahşap masaya dayamıştı. Elindeki bitmiş kahve kupasını parmaklarının arasında yavaşça çevirirken, gözleri hemen karşısında, çalışma masasının diğer ucuna yığılmış olan Ece’ye kilitlenmişti.
Ece daha fazla direnememişti. Sol kolunu masaya yastık gibi sermiş, yanağını kolunun üzerine koyup uykuya dalmıştı.
Gözlükleri hafifçe burnunun ucuna kaymıştı; açık bıraktığı fosforlu sarı kalem parmaklarının ucundan birkaç santim ötede, açık duran fizik fasikülünün üzerine düşmüştü. Kuzguni siyah saçlarından birkaç asi tutam alnına ve yanağına dökülmüş, düzenli ve sakin nefes alışverişleriyle hafifçe havalanıyordu.
Enes gözünü kırpmadan onu izliyordu.
İçinde kabaran o his, daha önce hiç tatmadığı kadar saf, korumacı ve tatlı bir hayranlıktı.
Bu kız; okul koridorlarında başı dik, kimseye tek bir açık vermeyen o gururlu öğrenciydi. Gece olduğunda mikrofonun ardına geçip binlerce kişiyi peşinden sürükleyen, kahkahalarıyla karanlığı dağıtan o cesur Butterfly’dı.
Ama şimdi... Masanın üzerinde, bir çocuk masumluğuyla kıvrılmış bu haliyle ne bir kraliçeydi ne de ulaşılamaz bir efsane. Sadece Ece’ydi. Bütün kırgınlıklarını, geçmişin o acımasız izlerini bir kenara bırakmış, etrafındaki insanlara güvenerek kendini uykunun kollarına bırakabilmiş o yaralı, güzel kızdı.
Enes sandalyeden kalkarken parkelerin gıcırdamaması için olağanüstü bir çaba sarf etti. Çoraplarının üzerinde neredeyse hiç ses çıkarmadan masanın etrafından dolandı.
Ece’nin hemen yanına kadar geldi. Bir dizini yere koyup kızın hizasına indi.
Önce parmaklarını çok yavaşça uzattı. Ece’nin burnunun ucuna kayan o ince çerçeveli gözlüğü, sanki patlayacak bir bombayı etkisiz hale getiriyormuş gibi milim milim çekip masanın boş bir köşesine bıraktı.
Ardından elini bir anlığına geri çekmek istedi ama yapamadı.
İşaret parmağının tersiyle, Ece’nin alnına yapışan o siyah saç tutamını usulca geriye, kulağının arkasına doğru itti. Parmak uçları kızın ılık, yumuşak şakağına değdiğinde içi titredi. Ece uykusunda hafifçe kıpırdandı; dudakları aralandı ve derin, huzurlu bir iç çekti ama uyanmadı. Sanki Enes’in dokunuşundaki o güveni rüyasında bile hissetmiş gibi, başını kolunun üzerine biraz daha rahatça yerleştirdi.
Enes arkasını dönüp kanepenin kenarına katlanmış duran ince, yün ekose battaniyeye uzandı. Battaniyeyi iki eliyle açtı; yine aynı fısıltılı dikkatle Ece’nin omuzlarına örttü. Kumaşın kenarlarını kızın üşüyen kollarına ve boynuna doğru hafifçe sıkıştırdı.
Geri çekilmedi. Bir elini masanın kenarına dayayarak birkaç dakika boyunca, karanlığın içinden süzülen o sokak lambasının solgun ışığında Ece’nin huzurlu yüzünü seyretmeye devam etti. Dudaklarının kenarında istemsiz, sıcacık bir gülümseme belirdi.
"İyi uykular, Butterfly," diye fısıldadı Enes, sesi odadaki uyuyan nefeslerin arasında bir rüzgar gibi kayboldu. "Artık kimse kanatlarını kıramaz."
Yavaşça doğrulup kendi sandalyesine geri döndü. Kollarını masaya kavuşturup başını Ece’ye doğru çevirerek yastık yaptı. Odanın içindeki güvenli kalenin tam ortasında, birbirine bakan iki yüzün paylaştığı o sessizlikte, Enes de gözlerini nihayet huzurla kapattı.