Saat akşamın sekizini geçtiğinde 12 numaranın zili ardı ardına çaldı.
Kapı açıldığında içeriye adeta bir fırtına daldı. Bora elinde koca bir poşet dolusu cips ve enerji içeceğiyle önden girdi; arkasından Ali koltuğunun altına sıkıştırdığı üç farklı yayınevinin soru bankalarıyla, Murat ise boynuna doladığı atkıyı çözmeye çalışarak salona süzüldü. Mert ile İnci zaten yarım saat önce gelmiş, yerdeki sehpayı ve orta alanı açarak geniş bir çalışma düzeni kurmuşlardı.
"Kurtarma timi geldi!" diye bağırdı Bora, poşeti doğrudan sehpanın üzerine bırakırken. "Bütün mahalleyi ayağa kaldırmadan önce haber vereyim: Eğer bu gece türevden elli barajını aşamazsam, yarın okul bahçesinde beni gömebilirsiniz."
"Sessiz ol biraz Bora," dedi İnci elindeki tükenmez kalemi tehditkar bir şekilde havaya kaldırarak. "Nermin Teyze içeride börek açıyor, kadını delirtmeyin."
Salonun geniş yemek masası altı kişilik devasa bir harekat merkezine dönmüştü. Masanın üzeri renk renk fosforlu kalemler, dağılmış test föyleri, silgi tozları ve yarısı içilmiş çay bardaklarıyla doluydu.
Ece masanın başında oturuyordu; saçlarını ensesinde gelişigüzel bir topuz yapmış, gözlüklerini burnunun ucuna indirmişti. Önündeki boş A4 kağıdına türevin geometrik yorumunu çiziyor, bir yandan da gruba komutlar yağdırıyordu.
"Şimdi herkes buraya baksın," dedi Ece, kalemin arkasıyla masaya hafifçe vurarak. Masadaki o doğal otoritesi, yayınlardaki soğukkanlı liderlik anlarını aratmıyordu. "Bora, o cipsi bırak. Aç formül kağıdını, teğetin eğimini bir daha çıkaracaksın. Murat, sen periyodik tablodaki elektronegatiflik sırasını karıştırıp duruyordun, oraya dön. Mert ve İnci kimyayı bitirdi, siz felsefe ve edebiyat özetlerini eşleyin."
Enes ise Ece’nin hemen sağında, dirseklerini masaya dayamış vaziyette oturuyordu. Bir elinde kahve kupası, diğer elinde tuttuğu sayfaya bakarken başını yana çevirip Ece’yi izledi. Kızın birkaç hafta önce insan içine çıkmaktan korkan, o kilitli odada nefesi kesilen haliyle; şu an koca bir erkek grubunu tek bir cetvel ve iki soruyla mum gibi dize getiren bu hali arasındaki tezat Enes’in dudaklarında saklayamadığı bir tebessüm yarattı.
"Ne sırıtıyorsun komşu?" dedi Ece, başını kağıttan kaldırmadan. "Sen dördüncü sorunun integraliyle ne yaptın bakalım? Alanı yine eksi mi buldun?"
"Alan artı çıktı bir kere," dedi Enes diklenerek kağıdı Ece’nin önüne itti. "Sadece biraz dolambaçlı bir yoldan gittim. Taktiksel derinlik kattım çözüme."
Ece kağıda şöyle bir göz attı, kaşlarını hafifçe yukarı kaldırıp Enes’e baktı: "Üç satırlık işlemi destan gibi yazmışsın ama... Sonuç doğru. Aferin, gelişme var."
"Gelişme var tabii," dedi Enes fısıltıyla, sadece ikisinin duyabileceği bir ses tonuyla eğilerek. "Hocamız Butterfly olunca refleksler hızlanıyor."
Ece’nin yanaklarına çok hafif, tatlı bir pembelik vurdu ama gözlüklerinin üzerinden Enes’e o meşhur meydan okuyan bakışını attı: "Şımarma hemen, arkadaki soruları çözmeden çay molası yok."
Gecenin ilerleyen saatlerinde hava iyice ağırlaştı. Saat on biri geçtiğinde Nermin Hanım içeriye dumanı tüten koca bir tepsi peynirli börek ve taze demlenmiş ıhlamurla girdi.
"Hadi bakalım çalışkanlar, mola verin biraz. Beyinleriniz yandı içeride, gözleriniz kan çanağı olmuş," dedi tepsiyi sehpanın kenarına bırakırken.
Bora adeta bir canavar gibi böreğe saldırırken inledi: "Nermin Teyze, yemin ederim bu börek olmasa bu türev beni mezara sokardı. Cennetliksin sen."
Mert bardağını alıp pencere kenarına çekildi, dışarıdaki sokak lambasının altındaki boş caddeyi izledi. İnci ile Murat masanın diğer köşesinde tarih dersinin inkılap maddelerini ezberlemeye çalışırken birbirlerine takılıyordu.
Ali ise koltuğa yayılmış, elindeki kitabı yüzüne kapatıp "Beni burada bırakın, siz gidin" diyerek pes etmişti.
Salondaki bu tatlı karmaşa, tabak çanak sesleri ve gülüşmeler arasında Enes ile Ece masanın başında baş başa kalmış gibiydi. İkisi de önlerindeki açık kitaba bakıyor, ama parmakları masanın üzerindeki not kağıtlarının kenarında birbirine neredeyse değecek kadar yakın duruyordu.
"Yoruldun mu?" diye sordu Enes, sesini koridorun gürültüsünden ayırarak.
Ece gözlüklerini çıkarıp parmaklarıyla göz pınarlarını ovuşturdu. Başını çevirip salondaki arkadaşlarına, birbirine takılan Bora ve İnci’ye, kapıdan sevgiyle onları izleyen annesine baktı. Sonra tekrar Enes’e döndü.
"Hiç yorulmadım," dedi Ece, sesinde insanın içini ısıtan derin bir huzurla. "Aksine... Evin içinde bu kadar ses olması, bu kadar kalabalık... Çok uzun zamandır hissetmediğim bir şey. İyi ki geldiniz."
Enes elini hafifçe uzatıp masanın üzerindeki boş kurşun kalemi Ece’nin parmaklarının arasına doğru itti. Göz göze geldiler.
"Daha yeni başladık komşu," dedi Enes göz kırparak. "Sabah beş buçuğa kadar o fizik formüllerini kafana kazıyacağız. Sen bizi yayında kurtardın, şimdi sıra bizde; seni o sınavdan birinci çıkarmadan bu evden çıkış yok."
Ece gülümsedi. Gece yarısına yaklaşırken dördüncü katın pencerelerinden dışarıya vuran sarı ışık, soğuk sonbahar ayazını delip geçen sıcacık bir dostluğun feneri gibi parlamaya devam ediyordu.