Cumartesi sabahı, dördüncü kattaki sessizlik her zamankinden daha ağırdı.
Ece, yatağında gözlerini araladığında başındaki zonklama şakaklarına kadar vuruyordu. Hafta boyu okul temposunun üzerine cuma gecesi yaptığı iki buçuk saatlik tempolu yayın, vücudundaki son enerji kırıntılarını da tüketmişti. Boğazında kuru bir yanma vardı; yorganı üzerinden atıp doğrulmaya çalıştığında eklemleri adeta sızladı.
Komodinin üzerindeki telefonuna uzandı. Discord grubunda İnci ve Mert’in sabah mesajları birikmişti bile.
İnci: "Dün gece harikaydın patron! İstatistikler rekor kırdı."
Mert: "Akşamki yayın için haritayı güncelledim, ne zaman istersen hazırız."
Ece parmaklarını ekranda zorlukla hareket ettirdi.
Ece: "Çocuklar, sanırım fena üşüttüm. Boğazım berbat, başımı kaldıramıyorum. Bu akşam yayını iptal etmemiz gerekecek."
Mert anında yanıt verdi: "Hiç sorun değil, dinlenmene bak. İlaç falan aldın mı?"
İnci ekledi: "Hemen topluluk sekmesine duyuru geçiyorum."
Ece başını yastığa geri bırakırken, "Yok, ben yazarım," diye mırıldandı. Butterfly kanalının kontrolünü kimseye bırakmak istemezdi. YouTube stüdyo uygulamasını açıp kısa bir topluluk gönderisi hazırladı:
"Selamlar millet! 🦋 Küçük bir mola... Fena bir soğuk algınlığı yakama yapıştı, sesim zombi hırıltısından farksız. Bu akşam yayın yok, bol bol nane-limon içip iyileşmeye çalışacağım. Salı günü bomba gibi dönüyoruz, kendinize iyi bakın!"
Gönderiyi paylaştığı anda altına geçmiş olsun dilekleri yağmaya başladı. Ece ekranı kapatıp gözlerini tavana dikti; tavanın köşesindeki ses yalıtım süngerleri bile gözüne olduğundan daha koyu görünüyordu.
Aynı dakikalarda, yan dairede Enes uyanmış, mutfakta hazırladığı tostu tabağına koyup odasına geçmişti. Bilgisayarını açar açmaz alışkanlıkla YouTube bildirimlerine göz attı. Butterfly’ın profil resminde yanan yeni topluluk bildirimi gözüne çarptığında hemen tıkladı.
Yazıyı okuduğu an yüzündeki o tasasız neşe bir anda söndü.
"Hadi ya..." diye mırıldandı, sandalyesinde öne eğilerek. "Kız harbiden hasta olmuş."
İçinde beliren o tuhaf hayal kırıklığının sadece yayının iptal edilmesinden kaynaklanmadığını fark etti; her akşam ekranın ardından sınırsız bir enerji saçan o sesin yorgun düşmüş olması garip bir şekilde canını sıkmıştı. Yorum kutusuna uzandı:
Enes_07:"Geçmiş olsun kraliçe! Dinlenmene bak, oyun bekler ama sağlık beklemez. Nane-limon yerine zencefil bal dene, sesi anında açıyor."
Mesajı yolladıktan sonra başını arkaya yasladı. "Cumartesi gecesi de yalan oldu desene," diye söylendi.
Saat 17.30 suları.
Hava erken kararmaya yüz tutmuş, sokak lambaları sonbaharın gri sisinde titrek sarı ışıklarını yakmıştı. Enes, arkadaşlarıyla mahalle sahasında oynadığı maçtan dönüyordu. Üzerinde eşofmanları, kolunun altında basketbol topu, ıslık çalarak apartmanın bulunduğu sokağa saptı.
Tam köşedeki nöbetçi eczanenin önünden geçerken cam kapı açıldı ve dışarı birisi çıktı.
Enes adımlarını refleks olarak yavaşlattı. Çıkan Ece’ydi.
Ama her gün okul koridorlarında gördüğü o dimdik, havalı ve mesafeli Ece’den eser yoktu. Üzerine geçirdiği gri bol montun içinde adeta kaybolmuş gibiydi. Kuzguni siyah saçları omuzlarına gelişigüzel dökülmüştü ama asıl dikkat çeken yüzüydü. Zaten beyaz olan teni, şimdi neredeyse tebeşir gibi bembeyazdı; yanakları ise hafif ateşten ötürü al al olmuştu. Gözlerinin altı çökmüş, her zamanki o keskin ve kendinden emin bakışları yerini derin bir bitkinliğe bırakmıştı. Elinde küçük, beyaz bir eczane poşetini sıkıca tutuyordu.
Ece rüzgarın esmesiyle montunun yakasını eliyle kapattı ve başını öne eğip yavaş adımlarla yürümeye başladı. Adımları o kadar halsizdi ki sanki kaldırım taşları ayağının altında kayıyordu.
Enes olduğu yerde durdu. Normalde olsa anında lafa atlar, takılır, bir şekilde laf yarıştırırdı. Ama karşısındaki görüntü içindeki bütün şakacı havayı bir anda sildi süpürdü. Göğsünde ani, istemsiz bir sıkışma hissetti.
Basketbol topunu tek eline alıp adımlarını hızlandırdı ve Ece’nin hemen yanına vardı.
"Ece?"
Ece sesin geldiği tarafa irkilerek döndü. Enes’i karşısında görünce şaşırdı ama yüzündeki zırhı takınacak mecali bile yoktu. Boğazını temizlemeye çalıştı fakat çıkan ses oldukça çatallı ve kısıktı:
"Enes... Selam."
Enes dikkatle kızın yüzüne baktı. Kaşları istemsizce çatılmıştı. "Sen iyi görünmüyorsun. Ne oldu sana böyle?"
"Basit bir grip," dedi Ece, başını hafifçe iki yana sallayarak yürümeye devam etti. "Biraz boğazım ağrıyor, başım dönüyor o kadar."
"Basit bir grip mi?" Enes adımlarını onun o yavaş temposuna uydurdu. Ses tonundaki endişe o kadar açıktı ki kendisi bile bunu gizleyemedi. "Yüzün kireç gibi olmuş, ayakta zor duruyorsun. Niye tek başına çıktın bu halde? Mert’e ya da İnci’ye söyleseydin, bırakmazlardı seni böyle."
Ece hafifçe gülümsedi ama bu kez dudaklarında alay değil, saf bir yorgunluk vardı. "Mert şehir dışında, İnci’nin de kursu vardı. Hem alt tarafı iki sokak ötedeki eczane, abartma Enes."
Tam o sırada Ece’nin ayağı kaldırımdaki küçük bir tümseğe takıldı. Dengesi aniden bozulup hafifçe yana sendeledi.
Enes topu anında yere bırakıp refleksle Ece’nin kolunu tuttu. Parmakları montun üzerinden kızın ince kolunu kavradığında, Ece’den yayılan o hafif ateş dalgasını neredeyse hissetti. "Dikkat et!"
Ece gözlerini kırpıştırıp Enes’e baktı. İlk defa aralarındaki o mesafeli sınır bu kadar fiziksel ve bu kadar yakından delinmişti. Enes’in kahverengi gözlerindeki endişe o kadar sahiciydi ki, Ece ne kolunu geri çekebildi ne de alışıldık o soğuk laflarından birini söyleyebildi.
"İyiyim," dedi Ece fısıltıyla, derin bir nefes alarak. "Sadece başım döndü bir an."
Enes yerdeki topu ayağıyla kendine çekip diğer eline aldı ama Ece’nin yanından bir santim bile uzaklaşmadı. "Bırak konuşmayı da yürü hadi. Düşüp bayılacaksın şimdi kaldırımın ortasında."
Apartmanın kapısına kadar yan yana yürüdüler. Enes bu kez basamakları ikişer ikişer atlamadı. Ece’nin hemen bir basamak arkasından, sanki her an arkaya doğru sendelerse tutacakmış gibi tetikte, yavaş yavaş çıktı.
Dördüncü kata vardıklarında Ece anahtarını çantasından çıkarmak için poşeti diğer eline geçirdi. Parmakları hafifçe titriyordu.
"Ver ben açayım," dedi Enes, elini uzatarak.
"Gerek yok, o kadar da değil," diye mırıldandı Ece anahtarı deliğe sokarken. Kapıyı araladı ve Enes’e döndü. Siyah saçlarının arasından görünen yüzü loş sahanlık ışığında hala solgundu. "Teşekkür ederim. Eşlik ettiğin için."
Enes kapının pervazına yaslandı. Dudaklarını büzüp kıza baktı; içinde tanımlayamadığı bir huzursuzluk vardı. "Evde kimse var mı? Annenler evde mi?"
"Annem nöbette, akşam geç gelir."
Enes derin bir nefes verdi. "İlaçlarını iç, hemen yat. Bir de... şey yap, zencefille bal falan varsa sıcak suya karıştır. Sese iyi geliyor diyorlar."
Ece bir anlığına donakaldı.
Zencefil ve bal.
Birkaç saat önce YouTube topluluk sekmesinde, Enes_07 kullanıcısının yazdığı o yorum kelimesi kelimesine zihninde yankılandı. Gözleri hafifçe irileşerek Enes’e baktı. Kalbi boğazındaki ağrıya rağmen hızla çarptı.
"Ne... Ne dedin?"
"Zencefil bal diyorum," dedi Enes omuz silkerek, tamamen masum bir tavırla. "Bizim annem de bana hep öyle yapar üşüttüğümde. İyi gelir yani. İhtiyacın olursa kapıyı çal, annem evde, bir çorba falan yaparız."
Ece içindeki paniği bastırmaya çalışarak hafifçe başını salladı. "Tamam... Sağ ol. İyi akşamlar Enes."
"İyi akşamlar komşu. Dinlen bak, pazartesi okulda laf yetiştiremezsin yoksa bana."
Ece kapıyı kapatıp sırtını ahşap yüzeye yasladı. Elindeki eczane poşetini yere bıraktı, göğsü hızla inip kalkıyordu. Enes’in söyledikleri tamamen tesadüf müydü, yoksa bir şeyler mi sezmişti? Ama çocuğun gözlerindeki o saf endişeyi hatırlayınca hiçbir şeyden şüphelenmediğini anladı. Enes sadece... gerçekten onun için endişelenmişti.
Karşı dairede ise Enes odasına girmiş, montunu fırlatıp koltuğuna oturmuştu. Gözü yine ortak duvara takıldı. Duvarda çıt çıkmıyordu.
Telefonunu çıkarıp YouTube’a girdi. Butterfly’ın sabahki duyurusuna bir kez daha baktı: "Bu akşam yayın yok..."
Sonra az önce sahanlıkta bıraktığı o solgun, titreyen kızı düşündü. "Hastalık havası cidden salgın galiba," diye mırıldandı kendi kendine. "Biri internette hasta, biri kapı komşum."
İki farklı dünyanın aynı bedende can çekiştiğinden habersiz, duvara doğru hafifçe fısıldadı:
"Çabuk iyileşin bari."