Cuma sabahının ilk ders zili çaldığında sınıftaki fısıltılar anında kesildi. Nedim Hoca kalın çerçeveli gözlüklerinin üzerinden amfiyi süzerken, elindeki değerlendirme çizelgesine bir tik attı:
"Evet gençler, geçen haftadan devreden o meşhur sunuma geldik. Konumuz: 'Modern İletişim Çıkmazı ve Dijital Persona'. Ece, Enes... Tahta sizin."
Bora arka sıradan iki parmağını ağzına sokup ıslık çalmaya yeltendi ama Mert’in omzuna attığı hafif dirsekle kendini toparlayıp sırıttı: "Hadi gösterin şunlara!"
Enes yerinden kalkıp ceketinin önünü ilikledi. Yan sıradaki Ece’ye dönüp başıyla tahtayı işaret etti:
"Önden buyurun kraliçe, sahne hazır."
Ece derin bir nefes aldı. Bembeyaz gömleğinin manşetlerini hafifçe düzeltip ayağa kalktı. Haftalar önce bu tahtanın önünde olmanın fikri bile dizlerini titretiyordu; oysa şimdi, koca sınıfın meraklı bakışları üzerlerine toplanmışken içinde garip bir dinginlik vardı. Enes hemen yarım adım arkasında, güvenli bir gölge gibi yürüyordu.
Akıllı tahtada ilk slayt açıldı: Siyah bir zemin üzerine yansıtılmış, kırık bir ayna ve arkasından sızan mor bir ışık figürü.
Enes elindeki sunum kumandasını çevirip sınıfa döndü. Yüzündeki o her zamanki çocuksu ifade silinmiş, yerine ses tonunu amfinin her köşesine duyuracak olgun ve etkileyici bir ciddiyet yerleşmişti:
"Bugün burada, ekranların arkasına sakladığımız o görünmez yüzlerimizi konuşacağız," diye başladı Enes. Bakışları sınıftaki herkesi tek tek taradı. "Bir insanın gerçekte kim olduğuyla, sanal dünyada inşa ettiği o kusursuz kabuk arasındaki o ince, kırılgan çizgiyi... Çoğumuz o zırhları sadece beğenilmek için takmıyoruz. Bazen sadece incinmemek, yaralarımızı saklamak ve kendimizi dünyadan korumak için bir maskeye sığınıyoruz."
Enes cümlesini bitirip başını hafifçe Ece’ye çevirdi.
Sıra Ece’deydi.
Ece bir adım öne çıktı. Koyu renk gözleri sınıftaki hiçbir fısıltıya takılmadan doğrudan Nedim Hoca’nın gözlerinin içine baktı. Sesi berrak, pürüzsüz ve odanın içindeki havayı titretecek kadar netti:
"Fakat asıl trajedi tam da burada başlıyor," dedi Ece. Salonda çıt çıkmıyordu; az önce arkada fısıldaşanlar bile başlarını kaldırmış kızı dinliyordu. "Kişi yarattığı o dijital personeye o kadar sıkı tutunur ki, günün sonunda kendi gerçek sesini unutur. Maske bir sığınak olmaktan çıkıp etrafına örülen kalın, ses geçirmez bir duvara dönüşür. O duvarın arkasında tek başınasınızdır; alkışlar çoktur ama kimse gerçekten omzunuza dokunamaz."
Ece göz ucuyla Enes’e baktı. Enes’in dudaklarının kenarında, sadece ikisinin anlayabileceği o hafif, derin tebessüm belirdi. Enes slaytı bir sonraki sayfaya geçirdi: İki siluet, aralarındaki duvarın bir çatlağından birbirlerine el uzatıyordu.
"Peki çözüm ne?" dedi Enes, ses tonunu bir parça yumuşatarak. "Çözüm o duvarları balyozla yıkmak değil. O duvarın ardındaki insanın korkusunu anlamak. Birine 'seni görüyorum ve sen maskesiz de değerlisin' diyebilmek. Gerçek iletişim, ancak iki insan birbirinin karşısında tüm savunmasızlığıyla durabildiğinde başlar."
Sunum boyunca ikili adeta birbirini tamamlayan iki nota gibiydi. Enes’in hitabet gücü ve esprili anekdotları, Ece’nin derin edebi analizleri ve felsefi tespitleriyle kusursuzca harmanlandı. Slaytlar aktıkça sınıftaki o eski meraklı, dedikoducu hava dağıldı; yerini büyülenmiş bir dikkat aldı.
Son slayt bittiğinde Ece son cümlesini kurdu:
"Çünkü kanatlar ne kadar parıldarsa parıldasın, bir kelebeğin en kırılgan yeri daima gövdesidir. Bizi dinlediğiniz için teşekkür ederiz."
Sınıfta yaklaşık üç saniye süren koca bir sessizlik oldu.
Ardından Nedim Hoca gözlüklerini masaya bırakıp iki elini havaya kaldırarak alkışlamaya başladı. Hemen arkasından Bora sırasından fırlayıp bağırdı: "İşte bu be! Helal olsun!"
İnci gözlerinde gurur dolu yaşlarla ellerini birbirine çarparken, Mert arkadan başını sallayarak genişçe gülümsüyordu. Bütün sınıf, arka sıralardaki en ilgisiz tipler bile alkışa katılmıştı.
Nedim Hoca ayağa kalktı, yüzündeki takdir ifadesiyle ikisine baktı:
"Yıllardır bu okulda ders veririm çocuklar; teoriyi bu kadar ete kemiğe büründüren, metni yaşayarak anlatan bir sunum dinlemedim. Tebrik ederim, harika bir ortaklıktı."
Alkışlar sürerken Enes tahtanın önünde hafifçe Ece’ye doğru eğildi, sadece onun duyabileceği bir fısıltıyla konuştu:
"Desibel seviyem iyi miydi komşu?"
Ece başını çevirip gözlerini devirdi ama yüzündeki o ışıl ışıl parlayan gülümsemeyi saklayamadı:
"Fena değildin Enes. Hatta... Sanırım ilk defa hak ettiğinden fazla iyi konuştun."
İkili sıralarına doğru dönerken Ece göğsündeki o son ağırlığın da uçup gittiğini hissetti. Artık okulun ortasında bir hayalet gibi saklanmıyordu; alkışlar sahte bir ekrana değil, tahtanın önünde dimdik duran o gerçek kıza ve yanındaki çocuğa geliyordu.