İçeriğe geç

Kelebeğin Çift Yaşamı

Bölüm 25 · 5 dk okuma

Kelebeğin Çift Yaşamı

Bölüm 25

Pervazdaki Rüzgâr ve İyileşen Kanatlar

İçerideki fırtınanın ardından hastane odasını derin, kurşun gibi ağır bir sessizlik kapladı.

Ece, İnci’nin kollarında döktüğü o yakıcı gözyaşlarının ardından adeta tükenmişti. Yanaklarında kuruyan tuz izleri, kirpiklerindeki nem ve derin iç çekişleriyle kendini derin bir uykuya teslim etti. Yüzündeki o günlerdir süren kaskatı gerginlik nihayet gevşemiş, yerini yorgun ama huzurlu bir dinginliğe bırakmıştı.

O kapının ardındaki haykırışları duyan Enes içinse en zor karar o an verildi.

İnci odadan çıkıp Ece’nin uyuduğunu söylediğinde, Enes başını iki yana salladı. İçeri girip onu görmek, ellerini tutmak için can atıyordu; fakat içindeki ses ona geri çekilmesi gerektiğini söylüyordu. Ece’nin şu an en çok ihtiyaç duyduğu şey, o sarsıcı yüzleşmenin yarattığı telaş değil, kendini toparlayabileceği sessiz bir zamandı. Kendi varlığının kıza sürekli o sırrı ve yaşadığı paniği hatırlatmasını istemiyordu.

"Bir iki gün... Ona zaman tanıyalım," dedi Enes fısıltıyla. "Toparlansın. Kafasını dinlesin. Benim yüzümü görmesi şu an ona sadece o anı hatırlatır."

İki gün boyunca hastane odasındaki düzen adeta sevgiyle örülmüş bir koza gibi işledi.

İnci neredeyse hastaneden hiç ayrılmadı. Ece’nin darmadağın olan saçlarını taradı, ona eski günlerden, çocukluk anılarından bahsetti; komik hikayeler anlatıp dudaklarında küçük de olsa bir tebessüm yakalamaya çalıştı. Nermin Hanım ise bir annenin tüm şefkatiyle kızının başucundaydı. Evden getirdiği sıcak çorbaları kendi elleriyle kaşık kaşık içirdi, meyveleri soyup önüne koydu. Ece artık o çorbaları geri çevirmiyor, annesinin elini tutup hafifçe başını göğsüne yaslıyordu. Konuşuyordu; az, yavaş ama eskisi gibi kendi sesiyle...

Mert ise iki cephe arasında mekik dokuyordu. Sabahları hastaneye uğrayıp Ece’nin pansumanlarını kontrol ediyor, ona moral verici birkaç laf ediyordu; fakat günün geri kalanında vaktinin çoğunu Enes’le geçiriyordu. Enes’i odasına kapanmaktan alıkoyuyor, onu sahile, motorun arkasına atıp açık havaya çıkarıyor, kafasını dağıtmaya çalışıyordu. İki çocuk arasında o kapıyı kırdıkları andan itibaren konuşulmayan ama sarsılmaz bir dostluk bağı kurulmuştu.

Cuma öğleden sonra.

Hastanenin üçüncü katındaki odanın pencerelerine vuran serin sonbahar güneşi, içeriyi altın sarısı bir ışıkla dolduruyordu.

İki günün sonunda serum askısı toplanmış, Ece’nin kollarındaki kalın sargılar çıkarılıp yerlerine daha hafif, ince koruyucu bantlar takılmıştı. Nermin Hanım doktorla taburculuk evraklarını halletmek için zemin kata inmiş, İnci ise hava almak için bahçeye çıkmıştı.

Ece odada yalnızdı.

Üzerine geçirdiği dökümlü, antrasit rengi kazağı ve kumaş pantolonuyla nihayet hastane önlüğünden kurtulmuştu. Yalınayak değil, spor ayakkabılarıyla sağlam basıyordu yere. Geniş pencerenin pervazına kadar yürümüş, kollarını göğsünde kavuşturmuş vaziyette dışarıdaki çınar ağaçlarının dökülen yapraklarını izliyordu. Rengi yerine gelmişti; dudaklarında hafif bir pembelik, gözlerinde ise o fırtınanın dindiği berrak bir derinlik vardı.

Odanın kapısı hafifçe tıklandı.

Ardından kapı mandalı çok yavaş, adeta içeriye sızan bir rüzgâr gibi sessizce aşağı indi.

Ece omzunun üzerinden yavaşça arkasına baktı.

Eşikte Enes duruyordu.

Üzerinde yeşil kapüşonlu hırkası, elleri ceplerinde, hafifçe öne eğilmişti. İki gündür ilk defa tıraş olmuş, yüzündeki o uykusuzluğun izlerini temiz bir nefesle silmeye çalışmıştı; ama gözlerindeki o tedirgin, çekingen ve her an "git" denirse arkasını dönüp gidecekmiş gibi duran ifade tüm çıplaklığıyla ortadaydı.

İki çift göz, odanın aydınlığında birbirine kilitlendi. Aralarındaki mesafe sadece birkaç adımdı ama ikisi için de günlerin, kilitli kapıların ve kırık dökük korkuların üzerinden atlanan koca bir ömür gibiydi.

"Gelebilir miyim?" diye sordu Enes. Sesi o kadar alçak ve pürüzsüzdü ki, odadaki sessizlik bile bozulmadı.

Ece bir an duraksadı. Bakışları çocuğun omuzundaki hırkanın hafif dikilmiş yerine, ardından gözlerinin içine kaydı. Yüzünde ne bir öfke ne de bir kaçış refleksi vardı. Hafifçe başını salladı, dudaklarının kenarında hüzünlü ama son derece samimi bir kıvrım belirdi.

"Pervazın önü boş Enes. Gel."

Enes derin, rahatlamış bir nefes vererek içeri adım attı. Kapıyı aralık bıraktı; kıza bir daha asla kapana kısılmış hissettirmemek ister gibiydi. Yavaş adımlarla pencerenin kenarına, Ece’nin hemen yanına kadar geldi. Aralarında bir karış mesafe bırakarak dışarıdaki bahçeye baktı.

Birkaç saniye boyunca sadece sokaktan geçen ambulansların uzak uğultusu duyuldu.

"Ayaktasın," dedi Enes usulca. "Ve... Çok daha iyi görünüyorsun."

"Ayaktayım," dedi Ece. Başını çevirip doğrudan Enes’in açık kahverengi gözlerine baktı. Koyu renk gözleri pırıl pırıldı. "Sayende."

Enes acıyla kaşlarını çattı, başını iki yana salladı. "Benim sayemde değil Ece. Ben... Ben özür dilerim. O akşam kapıyı zorlamamalıydım. Merakıma yenik düşüp senin o korunaklı alanına öyle bodoslama dalmamalıydım. İnci bana her şeyi anlattı. Ortaokulda yaşadıklarını... Neden saklandığını. Yemin ederim niyetim seni incitmek, o kabuğu zorla kırmak değildi. Sadece... Seni çözmeye çalışırken ne kadar canını yaktığımı göremedim."

Ece kollarını göğsünden yavaşça çözdü. Parmak uçlarıyla pencerenin pervazına dokundu.

"Ben de senden özür dilerim Enes," dedi, sesi hafifçe buğulanarak. "Seni o kapının önünde günlerce bıraktığım için. Kendimi odaya kilitlediğimde... Mesele sadece sırrımın ortaya çıkması değildi. Ben yıllar önce insanlara güvenmeyi bıraktım. Bir maskenin ardına sığındım çünkü sadece o zaman kimse canımı yakamıyordu. Ama sen..."

Ece yutkundu, Enes’e doğru yarım adım daha yaklaştı.

"Sen hayatıma öyle bir gürültüyle girdin ki... Merdivenlerdeki o şakaların, annenin getirdiği çorba, kütüphanedeki o suskun hallerin... Bana maskesiz de güvende olabileceğimi hissettirmeye başlamıştın. Ve o akşam odamın kapısını açık görünce, o güvenin bir anda yok olacağını, senin de diğer herkes gibi bunu bir silaha dönüştüreceğini sandım. Korkum sırrım için değildi Enes; sana olan inancımı kaybetmekten korktum."

Enes’in göğsündeki o son düğüm de bu cümlelerle çözüldü. Gözleri doldu ama bakışlarını kaçırmadı. Bir adım daha attı; aralarındaki o son santimler eridi.

"Ben o mikrofonun arkasındaki Butterfly’ı çok sevdim Ece, yalan yok. Günlerce yayının başında senin kahkahalarını dinledim," dedi Enes, sesi titreyerek. Elini kaldırıp usulca kızın omzuna, kazağın yumuşak dokusuna koydu. "Ama yemin ederim... Kütüphanede filtre kahvesini yudumlayan, merdivenlerde bana laf yetiştiren, markette vanilya arayan o huysuz komşu kızını çok daha fazla sevdim. Sen benim için bir yayıncı ya da gizemli bir fenomen değilsin. Sen Ece’sin. Ve o sır... Benimle mezara kadar güvende. Kimse sana dokunamaz artık."

Ece’nin gözlerinden tek bir damla yaş süzüldü; fakat bu kez acının değil, hayatında ilk defa tamamen anlaşılmış ve kabul edilmiş olmanın getirdiği o muazzam hafifliğin yaşıydı.

Daha fazla beklemedi.

Ece öne doğru atılarak kollarını Enes’in boynuna sımsıkı doladı.

Bantlı ince bilekleri çocuğun ensesine kenetlendi, yüzünü Enes’in hırkasının yakasına, omzuna gömdü. Bütün o günlerin yorgunluğu, kırık porselenlerin acısı ve hastane odalarının soğuğu o sarılmanın sıcaklığında buharlaşıp gitti.

Enes bir saniye bile tereddüt etmedi. İki güçlü kolunu kızın beline ve sırtına doladı. Ece’yi neredeyse ayakları yerden kesilecek kadar kendine doğru çekti, göğsüne bastırdı. Çenesini kızın kuzguni siyah saçlarının arasına yaslayıp gözlerini yumdu; kızın kalbinin kendi göğsüne vuran o hızlı, canlı ritmini dinledi.

"Geçti," diye fısıldadı Enes kızın saçlarına doğru, kollarını biraz daha sıkılaştırarak. "Artık saklanmak yok komşu. Buradayım."

Ece çocuğun sırtındaki kumaşı parmaklarıyla sıktı, başını omzuna biraz daha yasladı.

Pencereden süzülen sonbahar rüzgarı perdeleri hafifçe dalgalandırırken, hastane odasındaki iki kalp tek bir ritimde buluşmuştu; kırılan camların ve parçalanan kilitlerin ardında, nihayet birbirine sığınan iki gerçek insan kalmıştı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.