İçeriğe geç

Kelebeğin Çift Yaşamı

Bölüm 23 · 4 dk okuma

Kelebeğin Çift Yaşamı

Bölüm 23

Dilsiz Yankılar ve Eski Bir Şarkı

Hastane odasının beyaz duvarları, geçen iki günün ardından artık soğuk bir fanus gibi hissettiriyordu.

Pazartesi gecesinden çarşamba sabahına kadar Ece’nin dudaklarından tek bir hece bile dökülmemişti. Hemşirelerin "Kolunu biraz kaldır tatlım" komutlarına mekanik bir itaatle uyuyor, önüne konan çorbadan annesinin zorlamasıyla iki kaşık alıyor, ardından bakışlarını hemen o solgun pencere pervazına kilitliyordu. Kollarındaki beyaz sargıların altındaki dikişler iyileşmeye başlamıştı; fakat ruhundaki o derin çatlak, etrafına aşılması imkansız bir sis perdesi çekmişti.

Enes ise odanın köşesindeki koyu yeşil suni deri sandalyeden neredeyse hiç kalkmamıştı.

Gözlerinin altı uykusuzluktan koyu halkalarla çevrilmişti. Üzerindeki hırkayı değiştirmesi için annesi yalvarsa da sadece yüzünü hastane tuvaletinde soğuk suyla yıkamakla yetinmiş, her seferinde koşar adım odaya geri dönmüştü. Bazen yatağın kenarına ilişip okulda olan önemsiz şeyleri fısıldıyor, bazen sadece Ece’nin sargılı bileğinin hemen yanındaki çarşafa bakarak sessizliği paylaşıyordu. Ama Ece ona doğru bir milim bile dönmüyordu. Kızın o mutlak sessizliği, Enes’in göğsündeki suçluluk ateşini her geçen saat daha da harlıyordu.

Çarşamba günü öğle saatlerinde kapı sessizce aralandı.

İnci içeri girdi. Gözleri yatakta adeta ufalan, donuk bir heykel gibi yatan çocukluk arkadaşına kaydığında boğazındaki yanmayı bastıramadı. Ardından sandalyede iki büklüm olmuş, dirseklerini dizlerine dayamış Enes’e baktı. Çocuğun tükenmişliği odadaki havayı bile ağırlaştırıyordu.

İnci yavaşça Enes’in yanına yaklaştı. Elini omzuna koyup hafifçe sıktı.

"Enes," diye fısıldadı, sesi hastane koridorunun boğuk havasını taşıyordu. "Aşağı in biraz. Kantinden sıcak bir çay al, hava al. Yüzün kireç gibi."

Enes başını hafifçe iki yana salladı, gözlerini Ece’nin hareketsiz profiline dikti. "İyiyim ben İnci. Buradayım, bir yere gitmiyorum."

İnci derin bir nefes aldı. Sesindeki şefkat, yerini tartışmaya kapalı, kararlı bir tona bıraktı:

"Enes, lütfen. Ece’yle baş başa kalmam lazım. Çocukluğundan beri onun dilini en iyi ben bilirim. Bana biraz izin ver, tamam mı? İkiniz için de böylesi daha iyi."

Enes bir an duraksadı. İnci’nin kararlı gözlerindeki o kırılmaz bağı gördü. Yavaşça doğruldu; saatlerdir bükülü duran eklemleri sızladı. Ece’nin yorganın üzerinde duran parmaklarına kısa bir an baktı, dudaklarını birbirine bastırıp başını eğdi ve sessiz adımlarla kapıya doğru yöneldi. Kapıyı ardından çekerken kilidin tıkırtısı odaya son kez vurdu.

İnci, Enes’in boşalttığı sandalyeye oturmadı. Yatağın kenarına, tam Ece’nin yanına oturdu. Yatağın hafifçe çöküşü bile Ece’nin bakışlarını pencereden ayıramadı.

İnci uzandı, Ece’nin kucağında hareketsiz duran buz gibi elini iki avucunun arasına aldı. Avuçlarının sıcaklığıyla o titrek teni sarmaladı.

"Bana da mı kapattın o kapıyı Butterfly?" dedi İnci. Sesi titremedi; aksine, yılların getirdiği o tanıdık, güvenli sıcaklıkla döküldü kelimeler. "Sekizinci sınıfta da böyle yapmıştın. Hatırlıyor musun? Günlerce odandan çıkmamış, kimseyle tek kelime konuşmamıştın. O zaman da yanına oturup sana en sevdiğin çizgi filmin şarkısını söylemiştim, bana defter fırlatmıştın."

Ece’nin kirpikleri hafifçe titredi ama başını çevirmedi.

İnci arkadaşının elini biraz daha sıkı kavradı, yatağa doğru biraz daha eğildi.

"Ece, korkunu anlıyorum," dedi, sesi bu kez bir fısıltıya dönüştü. "Tekrar aynı şeyleri yaşamaktan, incinmekten, o acımasız kalabalığın seni parmakla göstermesinden ölesiye korkuyorsun. O oda senin kalendi. O kale yıkılınca bütün dünyanın üzerine geldiğini sandın."

İnci parmaklarını Ece’nin sargılı bileğinde gezdirdi.

"Ama bak bana. Bak buradayım. Mert dışarıda koridorda, senin için canını vermeye hazır bekliyor. Ve Enes..."

İnci yutkundu, gözlerindeki buğuyu saklamadı.

"O çocuk üç gündür bu kapının önünde ağlıyor Ece. Odanın kapısını kırmak için omzunu parçaladı. 'Ben ona asla zarar vermem İnci, ne olur yardım et' derken sesindeki o çaresizliği görmen lazımdı. O senin sekizinci sınıftaki o aptal arkadaşların gibi değil. O seni bir maskeyle, bir etiketle sevmedi. O, merdivenlerde her sabah ona dik dik bakan, kütüphanede filtre kahvesini sessizce yudumlayan o huysuz komşu kızını tanıdı önce."

Ece’nin göğsü hızla inip kalkmaya başladı. Çenesindeki o kaskatı kaslar hafifçe seğirdi.

"Sen o odada sadece zombilere ateş eden bir karakter değilsin Ece," diye devam etti İnci, sesindeki şefkat bir anne dokunuşu kadar saftı. "Sen benim tanıdığım en zeki, en cesur kızıksın. Kendini bu yatağa, bu sessizliğe hapsederek o eski yaralara teslim olamazsın. Sen Butterfly’sın; kanatların kırıldı diye uçmaktan vazgeçemezsin."

İnci uzandı, diğer eliyle Ece’nin yanağını tuttu ve arkadaşının başını usulca kendine, kendi yüzüne doğru çevirdi.

Ece’nin gözleri nihayet pencereden koptu.

Koyu renk gözlerindeki o donuk buz tabakası, İnci’nin gözlerindeki yaşlarla temas ettiği anda tuzla buz oldu. Dudakları titremeye başladı; boğazından bastırılamayan, günlerdir içinde biriken o boğuk, çatallı inilti koptu.

"İnci..."

Ses telleri sanki paslanmış bir metal gibi gıcırdadı; kısık, acı dolu ve derinden bir hıçkırıkla bölündü.

"Çok... çok korktum..."

İnci kollarını uzatıp Ece’nin boynuna sımsıkı sarıldı. Ece sargılı kollarını güçlükle kaldırıp arkadaşının sırtına doladı; yüzünü İnci’nin omzuna gömerek günlerdir içinde tuttuğu o koca tufanı, o kırgın, sarsıcı gözyaşlarını serbest bıraktı.

Odanın dışındaki koridorda, kapının hemen yanındaki duvara yaslanmış olan Enes, içeriden gelen o boğuk ağlama sesini ve çatallı fısıltıyı duyduğu an gözlerini kapattı. Göğsündeki o günlerdir nefesini kesen tonlarca ağırlıktaki kaya, ilk kez yerinden oynayıp un ufak oldu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.