Ambulansın mavi tepe lambaları, dördüncü katın pencerelerinden içeri ritmik, soğuk gölgeler düşürüyordu.
İki sağlık görevlisi, ellerinde ilk yardım çantaları ve katlanır sedyeyle kapıyı açıp içeri daldığında odadaki gerginlik doruğa ulaştı. Görevlilerden biri hemen Ece’nin yanına diz çöktü; kızın boynundaki nabzı kontrol ederken diğer görevli hızla kollarındaki cam kesiklerine tampon uyguladı.
"Tansiyon çok düşük, dehidrasyona bağlı hipovolemik şok tablosu var," dedi kadın sağlıkçı, hızlı ve mekanik bir sesle. "Serum açalım hemen, sedyeyi hazırlayın."
Enes, görevliler Ece’yi kucağından alıp sedyeye doğru kaldırırken adeta boşlukta kaldı. Dizleri uyuşmuştu, ellerine bulaşan hafif kırmızı lekelere bakarken nefes almayı unutmuş gibiydi.
Nermin Hanım görevlilerin peşinden feryat figan merdivenlere yönelirken, İnci yaşlı kadının koluna yapışmış, gözyaşları içinde ona destek olmaya çalışıyordu.
Mert, yerde donakalmış Enes’in kolundan tutup sertçe yukarı çekti:
"Kalk Enes! Hastaneye gidiyoruz, hadi!"
Enes ne ara ayakkabılarını giydi, merdivenleri nasıl indi, Mert’in motorunun arkasına binip sirenlerin peşinden hastaneye nasıl vardı, hiçbirini hatırlamıyordu. Zihninde sadece o buz gibi tenin hissi ve Ece’nin solgun yanağına damlayan kendi gözyaşı kalmıştı.
Devlet hastanesinin acil servisindeki o keskin tentürdiyot ve dezenfektan kokusu, insanın genzini yakıyordu. Kırmızı alanın sürgülü cam kapısı kapandığında, içerideki doktorların telaşlı konuşmaları dışarıdaki uğultuya karıştı.
Koridordaki plastik sandalyelerden birine çökmüş olan Nermin Hanım’a hemşireler sakinleştirici iğne yapmıştı. Kadın başını İnci’nin kucağına yaslamış, hafif hafif inliyordu. Mert koridorun sonundaki su sebilinin önünde duvara yaslanmış, yumruklarını sıkarak yere bakıyordu.
Enes ise kırmızı alanın kapısının hemen karşısındaki duvara sırtını dayamış, gözünü o buzlu camdan ayırmıyordu. Üzerindeki hırkanın omzu yırtıktı, kollarında ve parmaklarında kurumuş kan izleri vardı ama kimsenin "Elini yüzünü yıka" demesine bile tepki vermiyordu.
Yaklaşık iki saat sonra yeşil önlüklü genç doktor kapıyı aralayıp dışarı çıktı.
Dördü birden yerlerinden fırladı. Enes herkesten önce atılıp doktorun koluna uzandı:
"Nasıl? Uyandı mı?"
Doktor eldivenlerini çıkarıp yorgun bir nefes verdi. "Korkulacak bir durum yok, sakin olun. Kollarındaki cam kesikleri yüzeyseldi; dikiş atıldı, pansumanları yapıldı, sinir veya damar hasarı yok. Asıl tehlike uzun süreli susuzluk ve açlıktı. Vücut ileri derecede susuz kalmış, şekeri ve tansiyonu taban yapmıştı. İki ünite serum taktık, değerleri toparlanıyor. Normal odaya alacağız birazdan."
Nermin Hanım ellerini havaya kaldırıp şükrederken İnci kadına sarıldı.
Enes derin bir nefes aldı; günlerdir göğsüne oturan o devasa kaya parçası bir nebze olsun hafiflemişti. "Konuşabiliyor mu? Görebilir miyiz?"
Doktor duraksadı. Yüzündeki ifade hafifçe ciddileşti:
"Fiziksel olarak toparlıyor ama... Psikolojik olarak ağır bir travma geçirmiş gibi. Gözlerini açtı fakat kimseyle göz teması kurmuyor. Sorduğumuz hiçbir soruya cevap vermedi. Dudaklarını kilitliyor, sadece tavana bakıyor. Ağır bir tepkisellik, bir içe kapanma durumu var. Üzerine gitmeyin, onu konuşmaya zorlamayın. Zamana ihtiyacı var."
Öğleden sonra Ece’yi üçüncü kattaki tek kişilik sessiz bir odaya aldılar.
Oda son derece sadeydi; pencereden hastane bahçesindeki sararmış çınar ağaçları görünüyordu. Yatağın kenarındaki serum askısında yavaş yavaş damlayan berrak sıvı, odaya ritmik bir tıkırtı veriyordu.
Ece, beyaz çarşafların arasında neredeyse kaybolmuş gibi yatıyordu. Kollarında beyaz gazlı bezlerle sarılmış kalın sargılar vardı. Yüzü hala solgundu ama o ölümcül beyazlık yerini hafif bir canlılığa bırakmıştı.
Fakat gözleri...
Doktorun dediği gibiydi. Gözlerini pencerenin camındaki bir noktaya dikmişti; ne içeri giren hemşirelere bakıyordu ne de yatağın kenarına oturup elini öpen annesine. Nermin Hanım’ın "Güzel kızım, bak ben buradayım, geçti bitti" sözlerine karşılık sadece kirpiklerini yavaşça kırpıştırmakla yetiniyordu. Ağzından tek bir hece, tek bir fısıltı bile dökülmüyordu. Kendi içine öyle derin bir hendek kazmıştı ki, sesini oradan dışarı çıkarmaya niyeti yok gibiydi.
Akşama doğru Nermin Hanım hava almak ve Enes’in annesi Sevim Hanım’ın getirdiği eşyaları almak için İnci’yle birlikte aşağı indiğinde, odada sadece Mert ve Enes kaldı.
Mert yatağın ayak ucunda bir süre dikildi. Ece’ye baktı, ardından Enes’e dönüp omzunu hafifçe sıktı. "Ben dışarıdayım," diye fısıldadı kapıyı çekerken. "Biraz yalnız kalın."
Kapı kapandığında odadaki tek ses, serumun damlama tıkırtısı oldu.
Enes yavaş, ürkek adımlarla yatağın yanındaki deri sandalyeye yaklaştı. Sanki en ufak bir sert adımında kız kırılacakmış gibi parmak ucunda yürüyordu. Sandalyeye oturdu, dirseklerini dizlerine dayayıp öne eğildi.
Ece’nin profiline baktı. Kızın gözleri hala penceredeki o boşluktaydı. Enes’in varlığını fark etmişti; seruma bağlı olan sağ elinin işaret parmağı, çarşafın üzerinde belli belirsiz kımıldamıştı ama başını milim çevirmedi.
Enes titreyen elini yavaşça uzattı. Ece’nin sargılı olmayan parmak uçlarına, buz gibi tenine değdirdi elini. Ece elini geri çekmedi ama karşılık da vermedi; sadece öylece durdu.
"Bana kızgın olduğunu biliyorum," dedi Enes. Sesi o kadar alçak, o kadar kırılgandı ki, hastane odasının sessizliğini incitmekten korkuyor gibiydi. "Konuşmak istemiyorsan konuşma. Tek bir kelime bile etme, dinle sadece."
Boğazındaki düğümü yutkunarak geriye itti.
"Ben seni o ekrandan önce tanıdım Ece. Merdivenlerde bana ters ters bakarken tanıdım. Kütüphanede 'fazla desibel yapıyorsun' diye fısıldarken tanıdım. Annemin çorbasını içerken, markette vanilya ararken tanıdım... Benim için kim olduğun hiç değişmedi. Butterfly olman umurumda değil. İster sil o kanalı, ister bir daha asla oyun oynama... Ama kendine bunu yapma."
Ece’nin göz kapakları titredi. Pencereye bakan gözlerinden, yanağına doğru tek bir damla yaş usulca süzüldü ve beyaz yastığın üzerine düştü.
Fakat dudakları kilitli kalmaya devam etti. Başını çevirmedi.
Enes onun bu sessizliğinin altındaki derin çığlığı duyabiliyordu. Kız hala korkuyordu; hala o kabuğun kırılmasının yarattığı soğukta donuyordu. Enes parmaklarını kızın elinin üzerinden çekmedi; hafifçe sıktı, başını yatağın kenarına, Ece’nin sargılı kolunun hemen yanına eğdi.
"İyileşene kadar buradayım," diye fısıldadı Enes, gözlerini yumarak. "Sen konuşana kadar, bana yeniden o alaycı laflarından birini söyleyene kadar hiçbir yere gitmiyorum."
Ece başını çevirmedi ama çarşafın üzerindeki parmakları, Enes’in sıcak avucunun içinde çok hafifçe, neredeyse bir kelebek kanadının rüzgarı kadar belirsiz bir şekilde kıpırdadı.