İnci’nin yanından ayrılan Enes, mahalleye kadar neredeyse nefes almadan koştu. Merdivenleri dörder dörder tırmandı, ciğerlerindeki yanmaya aldırmadan dördüncü katın sahanlığına vardı. Doğrudan 12 numaranın kapısına yönelip zile ardı ardına bastı.
Kapıyı telaşla Nermin Hanım açtı. Yüzündeki yorgunluk ve şaşkınlık belirgindi. "Enes? Ne oldu oğlum, bu ne hal?"
"Nermin Teyze, Ece içeride mi? Konuşmam lazım onunla, lütfen."
Nermin Hanım çaresizce başını salladı. "Sabahtan beri odasından tek kelime çıkmadı Enes. Okula da gitmedi zaten, kapıyı kilitledi, ne dediysem açmıyor."
Enes beklemeden koridora adımladı, o kilitli kapının önüne dikildi. Elini ahşaba sertçe vurdu:
"Ece! Benim, Enes. Aç şu kapıyı, dinle beni bir kere! Sandığın gibi bir şey yok, yemin ederim yok. Ece, lütfen!"
Cevap gelmedi. İçerideki akustik süngerler dışarıdan gelen sesleri boğuklaştırsa da, Ece kapının arkasında dizlerini karnına çekmiş, sırtını baza kenarına dayamış haldeydi. Enes’in sesini duyuyordu. Ama her vuruş, zihninde geçmişin o sivri alaylarını, ortaokul koridorlarındaki fısıltıları canlandırıyordu. Parmaklarını kulaklarına bastırdı, gözlerini sımsıkı yumdu.
Enes kapının önünde saatlerce bekledi. Nermin Hanım’ın ısrarlarıyla akşam hava kararınca mecburen kendi dairesine geçti.
Cumartesi sabahı erken saatlerde sahanlıkta yine aynı ses yankılandı.
Enes kahvaltı bile etmeden 12 numaranın kapısını çaldı. Nermin Hanım kapıyı açtığında gözlerinin altı çökmüş, ağlamaktan kızarmıştı. "Hiçbir şey yemedi Enes," dedi kısık bir sesle, mutfak tezgahındaki dokunulmamış tepsiyi göstererek. "Dün geceden beri su bile içmedi. Kapının altına tepsi koydum, öylece duruyor. Ne oldu bu kıza birdenbire, aklımı kaçıracağım..."
Enes yine o kapının önüne gitti. Yumruğunu değil, bu kez avucunu kapının soğuk yüzeyine yasladı. Başını ahşaba dayadı.
"Ece," dedi, sesi çatallanarak. "İnci’yle konuştum dün. Her şeyi biliyorum. Ama beni diğerleriyle bir tutamazsın, anlıyor musun? Ben sana asla zarar vermem. Tek kelime bile çıkmayacak ağzımdan, kimse bilmeyecek. Yeter ki bir şeyler ye, sesini duyur bana. Korkma benden... Lütfen."
İçeriden çıt çıkmadı.
Odanın içinde hava ağırlaşmıştı. Stor perdeler inik, ışıklar kapalıydı. Sadece monitörlerin bekleme modundaki minik turuncu ışıkları karanlığı deliyordu. Ece, perşembe gecesi oturduğu o halının üzerinden neredeyse hiç kalkmamıştı. Dudakları susuzluktan kurumuş, boğazı kilitlenmiş gibiydi. Midesindeki açlık sancısı çoktan yerini uyuşuk bir hissizliğe bırakmıştı. Düşünmekten beyni zonkluyor, Enes’in "İnci’yle konuştum, her şeyi biliyorum" deyişi kulaklarında yankılandıkça daha da derine, o karanlık kabuğun içine çekiliyordu. Artık sadece sırrı değil, çocukluğunun en büyük yarası da Enes’in avuçlarındaydı. Bu çıplaklık hissi onu felç etmişti.
Pazar günü dördüncü kat adeta bir yas evine döndü.
Enes gün boyunca odasındaki masanın başında, ortak duvara bakarak oturdu. Gözünü kırpmadı, kulağı sürekli duvardaydı. En ufak bir gıcırtı, bir bardak sesi, bir adım... Hiçbir şey yoktu. Öğleden sonra tekrar 12 numaraya geçti. Nermin Hanım salondaki koltukta başını ellerinin arasına almış, çaresizlik içinde bekliyordu; doktor çağırmayı, kapıyı çilingirle kırmayı düşünüyordu artık.
Enes kapının eşiğinde yere çöktü, sırtını ahşaba yasladı. Tıpkı içeride, duvarın diğer ucunda yere çökmüş olan Ece gibi.
"Pazar bitti Ece," diye fısıldadı Enes, sesindeki çaresizlik kapının altındaki ışıksız boşluktan sızdı. "İki gündür o taşın üstünde oturuyorsun, biliyorum. Benim için bir önemi yok kim olduğunun. Butterfly olman, komşum olman... Hiçbiri umurumda değil. Ben sadece senin iyi olmanı istiyorum. Kendine bunu yapma."
İçerideki karanlıkta, Ece başını dizlerinin arasından yavaşça kaldırdı. Gözlerinden süzülen tek bir damla yaş, kurumuş yanağından çenesine doğru kaydı. Dışarıdaki çocuğun sesinde alay yoktu; tehdit yoktu; zafer sarhoşluğu yoktu. Sadece saf, tükenmiş bir acı vardı.
Ama elleri hala buz gibiydi ve kilidi çevirecek gücü kendinde bir türlü bulamıyordu.